Yaşamın tanıklığındır..Tanıklığın yaşamın..

İçinde bir ANlayış duyumsarsın
Tam merkezinde kalır ve bakarsın
Yaşamın tanıklığındır
Tanıklığın yaşamın
Özdeşleşmeden OLanla
Reddetmeden, benimsemeden
Yapışmadan ve yapıştırmadan
Kalbinin sesi olup AKarsın
Yaşamın tanıklığındır
Tanıklığın yaşamın
Gürültü içinde sessiz kaldığında
Her sesin içindeki renkli tınısı ile uyanırsın
Dışında bildiğin her ses
İçinden çıkmakta ve yankılanmakta
GÖZün, kalbin ve yaşam merkezin
Işığının piramidinin noktalarıdır
Her nokta, geçtiğin kapılardan
Anlayışınla dolar ışıkla
Her kapı içinden bir başka kapıya açılır
Birini kapatırken diğerine açılırsın
Sarmalın her noktası ışıkla dolar
Sen ışık OLursun
Yaşamın ışıktır
Işık yaşamın ilk kaynağı
Işığın karanlığında BiR noktadır
Tüm noktalar BiR Olur ışığınla
Dönerek kapılardan geçer
İçinde BiR anlayış duyumsarsın
Yaşamın tanıklığındır
Tanıklığın yaşamın..

Düş / 31.07.2008

Bir Adı Vardı…

Sönmekte olan bir yıldız

Ağzında büyüyen bir lokma ekmek parçasını boğazına düğümlenen hıçkırıklar arasında yutmaya çalışıyordu. Masamıza izin isteyip oturduğundan itibaren zorla tutmaya çalıştığı gözyaşları, aniden bardak boşanırcasına yanaklarından aşağıya süzülmeye başladı. Elindeki ekmeği masasına bıraktı. Başını ellerinin arasına alarak sarsılarak ağlamaya devam ediyor ve titreyen dudakları arasından anlamsız kelimeler dökülüyordu. Kardeşim ve oğlıumla birlikte ne yapacağımızı , ne söyleyeceğimizi bilmeden şaşkın gözlerle onu izliyorduk. Bir müddet sonra toparlanmaya çalışarak, yaşlarla dolu ıslak gözlerini bana çevirdi. ‘Lütfen bana yardım edin! Ben kötü bir kadın değilim’ Bozuk bir plak gibitekrarladığı sözlerine bir son vermesini ve sakin olmasını söyledim. Gözlerini uzattığım peçeteye kurularken tekrar’ bana yardım edecekmisiniz?’diye sordu.

Herşey o kadar ani olmuştu ki..Kimdi? Nereye gidiyordu? Benden nasıl bir yardım istiyordu? Neden beni seçmişti? Ona ne söylemeli nasıl yardım etmeliydim? Hayatımda yeteri kadar problem vardı zaten, ben sorunlardan kaçıyordum. Bu yolculuğa çıkmaktaki amaçım sorunlarımdan biraz uzaklaşmak, çocuğumla ilgilenmek ve kendimle başbaşa kalmaktı. Oysaki Ankaradan ayrılalı henüz dört saat olmuş ve ilk mola yerinde yağmurdan kaçarken doluya yakalanmış, üstelik hiç tanımadığım biri benden yardım istiyordu. Ona ve söyleyeceklerine nasıl inanabilirdim? İyi niyetli biri olup olmadığını nasıl bilebilirdim? Nasıl güvenebilirdim? Cevap bekleyen bir yığın soruyla karşı karşıya idim. En önemli soru isei doğru olan ‘size yardımcı olamam, lütfen bizi rahat bırakın’ diyerek arkamı dönüp çekip gitmekmiydi? Yoksa onu dinleyip istediği her ne ise o yardımı ona sunmakmıydı? Çoğu insan böyle bir durumda hangi seçeneği seçerdi dersiniz?
Maalesef ben çoğunluğun yaptıklarını her zaman doğru olduğuna inanan biri değilim. Farklı davranmak, farklı düdüşnmek ve farklı olayları hayatıma çekmek gibi bir özelliğim vardı. Çevremdeki olaylara duyarsız kalmak beni anlatmıyordu. Gerçi bu duyarlılığım bana her zaman pahalıya mal olmuştu. Onu dinlemekle bir şey kaybetmezdim. Belki yapabileçeğim bir şey isteyecekti. İyi niyetimin suistimal edilme ihtimalina rağmen, yüreğimdeki minik sese kulak verdim. Bana sadece doğruları söyleyeceği takdirde elimden gelen bir yardımı yapabileceğimi söyledim.

Bir adı vardı YILDIZ.

Karanlık gecelerde gökyüzünde parlayan yıldızlar içinde sönmekte olan bir yıldız. Beline kadar uzanan düz ve kumral saçları, zayıf bir yüzü kahverengi gözleri, konuşurken sağa doğru hafifce kayan ince dudakları ile masum bir ifadesi vardı. Kısa boyu küçük bedeniyle uyum sağlıyordu. 20 yaşında , evli ve beş yaşında bir çocuk annesi. Gece yarısı yapılan bir kavgadan sonra kocası onu yaka paça dışarı atmıştı. Gidecek bir yeri, sığınacak sıcak bir ailesi yoktu. Sonunun ne olacağını bilmeden karanlık ve ıssız sokaklarda koşmuş, yolda gördüğü herkesten yardım dilenmişti. Kimi onu dinlemek istememiş, kimi para istediğini düşünerek birkaç lira verip başından def etmeye, kimileride ahlaksız tekliflerde bulunarak fuhuşa teşvik etmeye çalışmışlardı. Ankaraya giden bir otobüsün şöförüne rica etmişti. Neden Ankara diye sordum. 2oradaki insanların iyi olduğunu duydum. Büyük bir şehir işte beni orada kimse bulamaz hem sonra bir iş bulurum diye düşündüm. Otobüsteki muavin bana çok iyi davrandı.’ Üzerindeki eskimiş, yıpranmış hırkayı göstererek, üzerime giymem için işte bu hırkayı o verdi. Ayaklarındaki kocaman erkek terliklerini işaret etti ‘ aha bunları da’O ürkek ve şaşkın bakışların esir aldığı gözleri tekrar dolmuştu.

‘Abla ayakkabılarımı giyecek fırsat bile vermedi. Muavine başımdan geçenleri yolculuk boyunca anlattım. Bana Ankara da senin için birşeyler düşünürüz. Nasıl olsa otobüs boş para vermene de gerek yok dedi.!

‘peki düşündümü?’

‘İlk hayal kırıklığımı yaşatan da o oldu. Ankaraya geldiğimizde terminalin içinde bir kafeteryaya gittik. Bana bir tost ısmarladı, geri döneceğini ve beklememi söyledi gitti. Orada onu bir saat bekledim sonra kaytan bıyıklı, iri yarı bir adam geldi. Muavinin gönderdiğini, beni almaya geldiğini söyledi. Beni yine terminalin içinde küçük pis bir odaya götürdü ve kapıyı kilitleyip bana iyi bir parça olduğumu bu güzellikle çok para kazanabileceğimi ama önce onunla birlikte olmam gerektiğini, nazlanmamamı söyledi.’

Gözlerimin içine ona inanmamı istercesine baktı ve ‘abla ben kötü bir kadın değilim’ Başını öne eğdi, ellerini yüzüne kapatıp tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onu teselli edecek bir şeyler söylemeliydim ama sanki dilim tutulmuştu. Her zaman hiç susmayan ben şimdi konuşacak bir şey bulamıyordum. Bir müddet sessizce bekledikten sonra kaldığı yerden tekrar anlatmaya başladı.

‘ Derhal kapıyı açmasını beni bırakmasını yoksa çığlıklar ataçağımı’ söyledim. Bana pis pis gülümsedi ‘bizi beğenmedim herhalde…..’ dedi. Oradan nasıl çıktığımı bilemedim. Köşede bekleyen bir polis memuruna anlattım derdimi söylediklerime inanmadı ve beni evden kaçan küçük bir kız çocuğu sandı. Biletimi alarak beni bu otobüse yerleştirip evine git dedi. Ailem ben küçükken öldü. 3 kardeşim ve beni, yetiştirme yurduna verdiler kardeşlerim nerde bilmiyorum. Beni bir aileye evlatlık vermişlerdi. Önceleri iyiydim ama sonra kendi çocukları olunca benim için o evde işkence başladı. Beni başlarından atmak içinde 15 yaşında evlendirdiler.’

Onu dinlerken insanın sahip çıkacak kimsesinin olmaması ne kadar kötü diye düşünüyordum.

Sahipsizlerin neden bu kadar suç işlediklerini düşünmemiz gerekiyor. İnsan yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için hiç bir çıkış yolu bulamamışsa , hırsız da olabilir, katil de, fahişe de. Toplum olarak suçlulara ve fahişelere hep önyargılı yaklaşıyor ve onları oraya getiren nedenleri anlamak istemiyoruz oysaki çoğu zaman temiz insanları kirleten de işte bizim bu önyargılarımız değilmi?

Sistem acımasız arkadaşlar, hep sevgi diyorum diye eleştiriliyorum bazen ama kusura bakmayın sevmeyi, inanmayı, güvenmeyi unuttuk. İnsan olarak sorumluluklarımızdan kaçınmak içinde, ‘ olmaz öyle şey kanunlar var diyoruz’ ya da kişileri suçluyoruz. Ama unutmamak gerekir herkes aynı değil ve önyargılı davranmamak için önce dinlemek , anlamak gerekir. Şu 20 yaşındaki yaşamında sevgisizlikten başka bir şey görmemiş bu çocuğun suçu ne? Böyle bir psikoloji ile bu insanın nasıl doğru ve akıllı kararlar vermesini bekleyebiliriz?

Yazmak ve söylemek o kadar kolay ki… ama ya yaşamak…

Sıyrılmak ve Beklemek

“Konuşuyoruz, konuşuyoruz ve hiç aklımıza getirmiyoruz ki, sözcüklerin gerçekten var olmak için dinleyişle beslenmeleri gerekir.”

Susanna Tamaro’nun bu cümlesini okuduktan sonra, “susmanın” ve “dinlemenin”, gündelik hayatın bizi içine çeken “zamansızlığını” aşmak olduğunu hissettim. Yaşamak, kendimize, sevdiklerimize ve susmaya zaman ayırmaktı. Belki de sadece gün batımına bakarak, bir ağacın yapraklarında kaybolarak, bisikletimizle giderken bizi okşayan rüzgarı selamlıyarak, ya da yanımızdan geçen bir çocuğunu başını okşayarak “kaybettiğimizi” sandığımız ama aslında kazandığımız anlardı yaşam…

“Zamanı anlayabilmek için, onun en derin manasını kavrayabilmek için, onu yorumlamak yerine, ondan sıyrılmayı bilmek gerekir”, diyor Tamaro ve ekliyor:

“Sıyrılmak ve beklemek”.

“Çünkü bir tohum aylarca toprakta sessizce yatabilir ama bu karanlık bekleyiş içerisinde suyu arzulamaktan, onu beklemekten vaz geçmez. Suyu ve kabuğunu kırarak yukarıya doğru gelişmesibe, ışığın ve soluğun evrenine yükselmesine yardım edecek gücü bekler.Başlangıçtan beri üstlenmek üzere dünyaya çağrıldığı formu nihayet keşfetmek için bekler.”

Susanna Tamaro, Her sözcük bir tohumdur.

irade

Öncelikle sayın sonsuz, bu kelimeyi sitenizde arattım( hani sonra bu konu zaten sitede vardı demeyesiniz) fakat o kadar çok -irade- içerikli yazı çıktı ki karşıma açıkçası hepsine bakmaya üşendim fakat aradığım sorunun cevabını onlarda bulamayacağımı hissettim.

Nasıl iradeli olunur bunu merak ediyorum. bu sitedeki arkadaşlar nasıl iradeli oluyorlar? bir karar alıp sonra da kararın arkasında durarak iradeli olmanın beş temel şartını arıyorum, kısaca deneyimlere ihtiyacım var. (lütfen kimse ukalalık satmasın, bunun ne bana ne de ukalaya bi faydası olur, yani şu tarz cümleler okumak istemiyorum: siz iradeli olmayı kendiniz becermelisiniz, bu konuda kimse size yardımcı olamaz… bu yaşa geldiniz iradeniz yok mu(!) iradesiz olmak kişiliksiz olmaktır…..)

Bazı site sorumluları da -iradesiz olmayı önemsemeyiniz, siz önemsemezseniz bu hastalık zamanla kendiliğinden ortadan yok olacaktır- üslubunda sorumu hafife almasınlar lütfen.

Eveeeet sanırım tüm şartlarımı ve ihtiyaçlarımı dile getirdim, şimdi beklentim yardımlarınız yönünde, şimdiden teşekkürler.

Can Yucel’den – Bağlanmayacaksın

Siteyi gezerken okudugum siirlerden biri (hangisi oldugunu unuttum. balik hafizaliyimdir ben:)) bana Can Yucel’in bu siirini hatirlatti.
Cok severim..

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Can Yücel