“Evrenin Sırları”nda Sıtkı Aytaç, görünen düzenin yanısıra “görünmeyen düzen”i de inceleyen bilim insanlarının felsefi görüşlerini bizlere aktarırken; sufilerin bilimsel olmasa da ilham ve sezgi yoluyla görünmez düzeni anlatan görüşlerini de bize sunmaktadır.
Kuantum fiziği ve Hologram prensibi ile ilgili sitemizde yayınlanan gerek yazı gerekse e-kitapçıkların yoğun olmasındaki neden bizlere TEK’liği anlatan bu bilim dalları ve prensiplerin tarafımızdan ve tarafınızdan iyice hazmedilmesi gayesidir.
Evreni (algılayamadıklarımız dahil) yöneten ve farklı adlarla işaret edilen Yüce Gücün bu arzumuzu yerine getirmemiz için, önümüzü açık etmesini diliyoruz;
“Eğer bu duanın gerçekleşmesi, bizler ve tüm yaşam adına en iyisi olacaksa…”
Zaman ve Uzay Birbirinin Aynıdır
Kendimizi şaşırtıcı bir dünyada bulmaktayız. Çevremizde gördüğümüz her şeyden bir anlam çıkartmak istiyor ve şu soruları soruyoruz: Evrenin doğası nedir? Onun içindeki yerimiz ne, o ve biz nereden geldik? Evren niye böyle?
Bu sorular yüzyıllar boyu batı ve doğu filozoflarının ve bilim adamlarının en büyük uğraşı olmuştur. Ömer Hayyam “Nereye Gidiyoruz” isimli rubaisinde:
Hep bu çember, dolanıp durduğumuz
Ne önümüz belli, ne sonumuz
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nereden geldik? Nereye gidiyoruz.
diye sormaktadır.
Yüzyılımızın başlarına kadar eski Yunan’da ortaya çıkıp batıda gelişen materyalist, deterministik ve mekanistik klasik fiziğe dayalı dünya görüşü daha sonra Newton’un geliştirmiş olduğu evrensel mekanik modele dayanmaktaydı. Gerçekten de bu temel, bütün bilimleri destekleyerek kendi felsefesini ve doğa anlayışını yaklaşık üç yüzyıl ayakta tutabilmişti.
Newton evreni, klasik Euclid geometrisinin üç boyutlu uzay görüşüne dayanmaktaydı. Bu gözün tasarlayabildiği ya da beyinin bir imge ile canlandırabildiği yani alışageldiğimiz uzaydır. Çünkü gözlerimiz ve beynimiz bu uzay içinde çocukluğumuz ve insan türünün evrimi boyunca oluşmuştur. İçinde tüm fiziksel olayların oluştuğu bu üç boyutlu uzay, hiç bir biçimde değişmezdi ve bütünüyle durağan bir özelliğe sahipti. Buna bağlı olarak da, fiziksel dünyada oluşan her türlü değişim, yine kendi içinde mutlak olan bir başka boyut yani zaman ile ifade edilebilmekteydi. Zamanın, maddesel dünya ile hiç bir bağı olmadığı ve geçmişten geleceğe doğru hiç durmaksızın değişmez bir şekilde özgürce aktığı kabul edilmişti.
Newton dünyasının mutlak zamanı ve mutlak uzayında hareket etmekte olan temel öğeler, maddesel parçacıklardan oluşmakta olup Newton onları; küçük, sert ve bölünemez varlıklar olarak düşünmekteydi. Ona göre söz konusu varlıklar, evrende bulunan tüm maddenin yapı taşlarını oluşturmaktaydılar.
Düalist olan klasik mekaniğin temelleri, bütünü ile Newton’un denklemlerine dayanır. Bu denklemlerin değişmez birer yasa oldukları kabul edilmiş ve tüm maddesel noktaların bu yasalara göre hareket ettikleri düşünülmüştür. Bundan dolayı, fiziksel dünyada gözlemlenen bütün değişikliklerin kaynağında da, bu tür hareketlilikler aranmıştır. Newton’a göre Tanrı yani yaratan, zamanın başlangıcında maddesel parçacıkları, aralarında etki eden kuvvetleri ve hareketin temel yasalarını yaratmıştı. Böylece evren, bir bütün olarak harekete geçmiş ve o andan itibaren değişmez yasaların yönettiği bir makina gibi hareket etmeyi sürdürmüştür.
Bu bağlam içinde, doğanın mekanistik bir biçimde yorumlanması, katı ve kesin bir determinizme yol açmıştı. Buna göre, evrende meydana gelen her şeyin kesin bir sebebi ve ayrıca da bundan doğan kesin bir etkisi ya da sonucu vardı. Eğer belirli bir anda sahip olduğu tüm ayrıntı bilgileri biliniyorsa, bir sistemdeki her bir öğenin geleceği mutlak bir kesinlikle önceden kestirilebilir hale gelmekteydi. Bu dünyada gerçek mutlaktı ve bizim onu sorgulayış biçimimizden bağımsızdı.
Geçen yüzyılın sonları ve yüzyılımızın başlarında özellikle Einstein özel ve genel görecelik kuramıyla birlikte, Quantum fiziğindeki gelişmeler Newton’un deterministik evrenini temellerinden sarstı. Zaman ve uzay kavramlarına bakış, neden-sonuç ilişkisinin kavranışı, madde ve enerji anlayışlarının değerlendirilmesi çok farklı bir hal aldı. Bu yeni bilimsel anlayış, insanın evreni ve kendisini algılayışı ile inançlarını derinden sarsmış, onları yeni temellere göre oluşan değişik bir anlayışa sürüklemiştir.
Evrendeki tekliği ve birliği kavramaya yönelik olan bu yeni anlayış biçimi, kendisini çok değişik biçimlerde göstermektedir.
20. yüzyılda, insanların düşüncelerini etkileyen bir çok keşif yapılmıştır. Aslında keşif dediğimiz şey, evrende varolan, ama belirişi ve görünüşü ile simgelerin ardında gizlenen bilgilerin ortaya çıkarılmasıdır. Unutulmamalıdır ki gerçeğin yalnızca yaklaşık bir yansımasını ortaya koyabiliriz. Bundan dolayı da elde ettiğimiz bütün akılcı bilgiler kaçınılmaz bir biçimde sınırlı kalmaya, yani geniş kapsamlı olmamaya mahkumdur. Bu buluşlardan en belli başlıları olan ve “Yeni Çağın” bilimsel anlayış düzeyini oluşturmakta etki yaratanlar şunlardır:
Bizim duyumsal algı alanımızı aşan bir dördüncü boyutun varlığından söz eden ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de birbirlerine dönüştüklerini bize gösteren, böylece de maddenin aslında bir enerji biçimi olduğunu kanıtlayan Einstein’ın “Görecelik Kuramı”.
Atom altı dünyaya inerek, oradaki gerçekliğin kendi algı dünyamızdan çok farklı olduğunu keşfeden, böylece evrende bağımsız tek tek nesneler olmadığını bize anlatarak, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlı ve birbirine özdeş olduğunu ortaya koyan “Quantum Fiziği”.
Bütün varedilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini simgeleyen “Hologram Kuramı”.
Bu üç dev keşif te, aslında tek bir şeyi: Evrendeki tek’liği ve bir’liği göstermektedir. Evrende her şey birbirine bağlıdır, bağdaşıktır ve aynı gerçekliğin farklı yönlerini ya da belirişlerini yansıtırlar. Birbirinden ayrı ve bağımsız birimler yoktur. Madde enerjinin yoğunlaşmış bir şeklidir. Algılayabildiğimiz dünya ne madde ne de ruhtur, fakat görülmeyen enerjinin belli bir düzeyidir (buna alan da denilmektedir). Hepimiz aynı bütünün parçalarıyız ve içimizde aynı özü taşıyoruz. Bilgi her an ve her yerdedir. Çünkü ilerde de görüleceği gibi görecelik ve kuantum teorilerine göre üçüncü boyutun ötesinde ve frekanslar alanında, zaman ve uzay da birbirinin aynıdır. Hem vardır, hem de yoktur. Bunları uzatmak olasıdır ama şunu da unutmayalım ki “bilgi sorumluluktur”. Çünkü bilmemek işin sezgiye teslimiyetidir. Ama bilmek ise doğası gereği düalist olan akıl karıştığından insanı yolundan saptırma eğilimindedir. Onun için, bilgi sorumluluktur.
Evrenin Sırları – Sıtkı Aytaç
(Kitaplar bölümüne eklendi, isteyen oradanda takip edebilir sırayla.)
Şiir ve Büyü
Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.
Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.
Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.
İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.
Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.
Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!
Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.
Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.
Caudwell şöyle devam ediyor:
Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!
İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.
Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.
Birçok açıdan benim düşüncelerimi onaylayan ve hatta geliştiren bir sav bu. Mitolojilere baktığımda onların din kisvesine büründüğünü görüyordum (pek büyük bi buluş sayılmaz, herhalde herkes görüyordur); fakat kabilenin inanca gereksinim duymadığını, zaten onu yaşadığını hiç akıl etmemiştim. Bu şuna benziyor, eğer görüyorsan “ben görüyoruuummm diye sevinip tantana etmezsin; ama körsen görmenin nimetleri üzerine ciltlerce kitap yazsan yeridir 🙂
Caudwell’in bu konudaki çıkarımları bana oldukça ilginç ve bir o kadar da yakın geldi.
Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.
Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.
Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.
Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.
Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.
O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?
alıntı:
http://agnia.blogcu.com/
Not: Şimdilerde gerçek şair olma potansiyeline sahip kişiler reklam sektörü tarafından angaje ediliyorlar. Bu durumda, son yüzyılın büyücüleri reklam kreatörleridir diyebilir miyiz?
http://agnia.blogcu.com/1060581/
Amerika da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava….
*Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlaniyordu . Futbolcu yakalanmıştı.
Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi.
Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
´Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inaniyorum.
Buna az sonra sizler de inanacaksiniz.
Neden mi?
Bakın, şimdi 1´ den 10´ a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karisi bu kapidan içeri girecek…
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10…´ Bütün jüri kapiya döndü. Kimse girmedi içeri .
Avukat bir savunma dahisiydi , öldürücü hamlesini yaptı:
´Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz.
Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapiya baktınız.
İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.´
Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu sekilde sonuçlandi
.
Mahkeme çıkışında avukat , bayan jüri baskanina yaklasti:
´10´ a kadar saydigimda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız.
Neden böyle bir karara imza attınız?´
´Doğru´ dedi jüri başkanı ;
´Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu !.. ´
NOT: En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen
bakışları izleyen kişidir.
AÇIKLAMALAR
(1) – Filosof Yu: Konfüçyüs’ün en değerli öğrencilerinden biri.
(2) – Filozof Tsang [Shang da denir]: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(3) – Tzu-hsia: Konfüçyüs’ün en iyi öğrencilerinden biri.
(4) – Tzu Ch’in ve Tzu-kung: Konfüçyüs’ün ikinci derecede öğrencileri.
(5) – Meng İ [Ho-chi de denir]: Kuzeydoğu Çin’deki Lu derebeyliğinin büyük rütbeli subaylarından biri. O zamanın ünlü üç ailesinden birinin başkanıdır.
(6) – Ch’ıh: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(7) – Meng Wu: Meng İ’nin oğlu ve Üstadın öğrencisi.
(8) – Tzu-yü: Konfüçyüs’ün seçkin bir öğrencisi.
(9) – Hui [Yen Hui de denir]: Üstadın en sevdiği öğrencisi.
(10) – Yu [Tzu-lu da denir]: Konfüçyüs’ün en beğendiği öğrencisi.
(11) – Tzu-chang: Bir öğrenci.
(12) – Dük Ai: Lu derebeyliğinin dükü.
(13) – Chi Kang [Chi-sun Fu da denir]: Lu derebeyliğinde üç ünlü ailenin başkanı.
(14) – Yin sülalesi [ya da: Shang sülalesi] M.Ö. 1450-1050; Hsia sülalesi: Çin’in ilk sülalelerinden biri sayılır (M.Ö. 1800-1500).
(15) – Chou sülalesi dönemi: (M.Ö. 1050-247). Konfüçyüs’ün yaşadığı çağ.
(16) – Lin Fang: Lu derebeyliğinden bir kimse.
(17) – T’ai dağı: Çin’in beş kutsal dağından biri. Lu ve Ch’i derebeyliklerini sınırlandırır.
(18) – Tsan Yü: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(19) – Sung derebeyliği: Orta Çin’dedir (M.Ö. 700-500).
(20) – Wang-sun Chia: Wei derebeyliğinde (Orta Çin) bir devlet memuru. / Batı Güney köşesi: bir evde kutsal sayılan yer. Konfüçyüs zamanında evin “baca”sına da sunulurdu.
(21) – Tsan kenti: Konfüçyüs’ün babasının yönetiminde bulunan kent. O zaman Konfüçyüs’ün babasına “Tsaolu bey” derlermiş.
(22) – Dük Ting: Lu derebeyliğin prensi.
(23) – Kuan Tsü şiiri: Shih-ching adlı şiir kitabındaki ilk şiirin adı.
(24) – Tsai Wo [Tsai Yü de denir]: Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(25) – Kuan Chung: Konfüçyüs zamanında, Ch’i derebeyliğinde (Kuzey Çin) bir bakan.
(26) – İ kenti: Wei derebeyliğinin sınırında bir kent.
(27) – Tahtadan yapılmış çan: Sapı tahtadan yapılmış madeni bir çan; halkı toplamak için kullanılır. Burada, halka gerçeği anlatması için ‘Gök’ün Konfüçyüs’ü tahta bir çan gibi kullanacağı anlamındadır.
(28) – Shao ezgisi: Söylencesel imparator Shun’un (M.Ö. 2205) yaptığı bir müzik. Wu müziği: Kral Wu’nun yaptığı müzik.
(29) – Kung-yeh Ch’ang: Konfüçyüs’ün damadı. Kuşlarla konuştuğu ileri sürüldüğü için hapse atılmıştır.
(30) – Nan Yung: Üstadın bir öğrencisi.
(31) – Tzu-chien: Konfüçyüs’ün öğrencisi ve dönemin devlet adamı.
(32) – Yung [Tsan Yung da denir]: Konfüçyüs döneminde değerli bir kişi
(33) – Tsai Yü: Öteki adı Tsai Wo’dur (bk. 24).
(34) – Ch’iu: Tsan Yu’dur (bk. 18.).
(35) – Ch’ıh: Üstadın sevdiği bir öğrenci olan Tzu Hua’nın öteki adıdır.
(36) – Tsai Yü: Öteki adı Tsai Wo’dur (bak. 24).
(37) – Shan Ch’ang: Üstadın bir öğrencisi.
(38) – Yung Wen: Wei derebeyliğinin büyük memurlarından biri.
(39) – Tzu-ch’an: Cheng derebeyliğinin (Orta Çin) başbakanı.
(40) – Yen P’ing: Konfüçyüs döneminin üstün kişilerinden biri.
(41) – Tsang Wen: Lu derebeyliğinin büyük komutanlarından biri.
(42) – Chi Wen: Lu derebeyliğinde subaylardan biri.
(43) – Ning Wu: Weu derebeyliğinde büyük bir devlet adamı.
(44) – Ch’en: Orta Çin’de bir derebeylik.
(45) – Po-i ve Shu-ch’i: Shang sülalesi zamanında iki ünlü kişi.
(46) – Wei-shang Kao: Lu derebeyliğinde bir kişi.
(47) – Tsao Ch’iu-ming: Konfüçyüs zamanında değerli bir kişi.
(48) – Yen, Yüan’dır; Chi Lu, Tzu-lu’dur. (Üstadın öğrencileri.)
(49) – Tzu-tsang ve Po-tzu: Bunlar için bilgi verilmiyor. Chung-kung: Tsan Yung’un (Yung) öteki adıdır (bk. 32).
(50) – Yüan Sze: Konfüçyüs zamanında çok dürüst bir devlet adamı.
(51) – Chi K’ang, Tzu-lu’nun adı; Chung-yü: Tzu-kung’dur. Ts’se: Tsze-yü’dür. Konfüçyüs’ün öğrencileridir.
(52) – Ming Tzu-ch’ien: Değerli öğrencilerden biri.
(53) – Wen ırmağı: Ch’i ve Lu derebeylikleri arasından geçer.
(54) – Po-niu: Üstadın bir öğrencisi.
(55) – Yen Ch’iu: Bir öğrenci.
(56) – Tan-t’ai Mieh-ming: Bir öğrenci.
(57) – Meng Chıh-fan: Lu derebeyliğinde değerli bir komutan.
(58) – T’o: Wei derebeyliğinde bir devlet adamı. / Prens Chao: Çok yakışlı bir prens, Wei derebeyliğine hizmet etmiş bir asker.
(59) – Konfüçyüs zamanında köşeli bir içki kabının biçimi değiştirilmişti; ama aynı ad hâlâ kullanılıyordu.
(60) – Nan-tzu: Wei Dükünün eşi ve adı geçen prens Chao’nun üvey kız kardeşi. İki kardeş arasındaki serüven dolayısıyla ikisi de kötü ün kazanmışlardı.
(61) – Yaşlı P’ang (Lao P’ang): Konfüçyüs’ün kendisi için kullandığı ve alçakgönüllülüğü belirten bir söz olduğu gibi, kimi yorumcular bunun Lao-tzu, kimileri de Yin sülalesi zamanında yaşamış değerli bir kişi olduğunu ileri sürerler.
(62) – Chou Dükü: Chou hanedanı krallarından Wen’in oğludur.
(63) – Yen Yu: Üstadın öğrencisi. Burada, yukarıda adı geçen Nan-tzu’nun üvey oğlu tarafından öldürülmek istenmesi konusu konuşulmaktadır.
(64) – İ-Ching yani Değişkenlikler kitabı: Beş klasik kitaptan biri.
(65) – Sheh: Ch’u derebeyliğinde (güneyde) bir eyalet.
(66) – Huan Tui: Sung derebeyliğinin büyük devlet adamlarından biri ve gizli polisin başı.
(67) – Ch’en derebeyliği: Şimdiki Honan eyaletinde (Kuzey Çin). / Dük Chao: Lu Dükü (M.Ö. 541-509.) O dönemde aynı soyadını taşıyanların evlenmesi yasak edilmişti.
(68) – Kung-hsi Hua: Öğrenci Ch’ıh, yani Tzu-hua’dır (bk. 35).
(69) – T’ai-po: Chou kralı Wan’ın torunu.
(70) – Meng Chang-tzu: Wu derebeyliğinde büyük bir devlet adamı. Meng-wu’nun oğludur.
(71) – Shun ve Yü: Söylencesel imparatorlardan (M.Ö. 2255-2206?). Yü, kanalları yapmıştır (M.Ö. 2205-21987).
(72) – Yao: Söylencesel imparatorlardan (M.Ö. 2357-2256?).
(73) – Wu Wang: Chou hanedanının kurulması için çalışmış ve Shanglarla savaşmış bir kral. / T’ang: Söylencesel imparatorlardan Yao’nun öteki adıdır. Yü’de Shun için kullanılmıştır.
(74) – Kuang: Cheng derebeyliğinde bir sınır kenti. O dönemde buranın halkı Lu derebeyliğindeki bir askerden çok korkuyordu. Konfüçyüs bu askere çok benziyordu. Bir gün buradan geçerlerken Konfüçyüs’ü bu asker sanıp onlara saldırdılar ve birkaç gün hapiste tuttular.
(75) – Lao: Soyadı Ch’indir. Bir öğrenci. Tzu-k’ai ya da Yu Chang da denir.
(76) – Feng (Föniks): Söylencesel bir erkek kuş. Çinlilere göre, kutsal bir insan tahta geçtiği ya da dünyada gerçek ilkeler yer aldığında, bu kuş görünürmüş. / Fu Hsi zamanında (M.Ö. 2953). Ejder başlı, at gövdeli bir canavarın sırtında çizilmiş bir harita olduğu halde sudan çıktığı anlatılır.
(77) – Öğrencisi Tzu-lu, eski zamanlarını anımsayarak mutlu öleceğini düşünüp Konfüçyüs’e böyle davranılmasını istemiştir.
(78) – Bu tümcenin öteki bölümlerle hiçbir ilgisi yoktur. Neyin anlatılmak istendiği de anlaşılmamaktadır.
(79) – Pazar yerinde, sanıkların cezasını bildirmek için davul çalarak halkı toplarlarmış. Burada Konfüçyüs, öğrencilerinden davul çalarak Ch’i’ye yanlışlarını bildirmelerini istemiştir.
(80) – Üçüncü ayda kötü ruhlardan korunmak için bir ırmakta elleri ve giysileri yıkarlarmış. / Yağmur için yapılan yaz sunusu.
(81) – Ssu-ma (Tzu-niu): Ssu-ma Kang’dır. Sung derebeyliğinden Huan T’ui’nin kardeşidir (bk. 66).
(82) – Chi-tzu Ch’ang: Wei derebeyliğinden bir devlet memuru.
(83) – Lu Dükü Hsüan (M.Ö. 609-591), her aileye ek olarak bir ondalık daha çok vergi koymuştu.
(84) – Bu dönemde Ch’u Dükü, Wei devletini babasına karşı elinde tutuyordu. Konfüçyüs burada ‘ayıklama’ sözcüğünü, yolsuz bir iş yaptığından dolayı Dük için kullanarak, Dük’ün görevinden çekilip yerini babasına bırakması gerektiğini anlatmak istemişti.
(85) – O zaman Wei derebeyliği K’ang-shu ve Lu derebeyliği de kardeşi Chao-kung tarafından yönetiliyordu; aralarında sıkı bir birlik vardı.
(86) – Chü-fu: Lu derebeyliğinin batı sınırında küçük bir kent.
(87) – Hsien wen: Yüan Sze’dir (bk. 50). Konfüçyüs’ün ölümünden sonra yalnızlığa çekilmiştir.
(88) – Man-kung Kuo: Nan Yung olduğu ileri sürülür (bk. 30).
(89) – Burada, Cheng derebeyliği anlatılmak isteniyor. Bu, çevresi büyük ve güçlü devletlerle sarılı küçük bir devlettir; ama Tzu-cha’n (başbakan), Pi-Shan ve Shı-shu gibi değerli devlet adamları vardı.
(90) – Tzu-hsi: Ch’u derebeyliğinin başbakanı.
(91) – Meng Kung-cho: Meng ya da Chung-sun ailelerinin başkanıydı. Konfüçyüs’ün çok beğendiği bir kimseydi. Bu zamanda Tsin derebeyliği, Wei, Chao ve Han gibi üç ailenin elindeydi. Tang ve Hsieh ise küçük devletlerdi.
(92) – Tsang Wu-chung, Lu derebeyliğinde çok değerli bir asker. Ona ‘Kutsal insan’ da diyorlardı. / Pienli Chuang: Eski yorumculardan biri olduğu ileri sürülür.
(93) – Kun-ming Chia: Bunun hakkında pek bilgimiz yoktur. Kung Shu-Wen’in öğrencisi olduğu sanılıyor. / Kung-shu Wen: Wei derebeyliğinde bir asker. Dük ailesinden gelmiştir ve Kung-shu ailesinin kurucusudur.
(94) – Tsin Dükü Wen (MÖ 636-628) ve Ch’i Dükü Huan (MÖ 681-6433): Çin tarihinde önemli rolü olan iki büyük önder.
(95) – Dük Huan ve kardeşi Chiu: Ch’i derebeyliğinden kaçmışlardı. Chiu, bakanlardan Shao Hu ve Kuan Chung ile Lu’ya gitmişti. Ch’i prensinin ölümü üzerine Huan kardeşi Chiu’dan önce Ch’i-ye geldi ve buranın yönetimini eline aldı. Lu derebeyinden, kardeşinin öldürülmesini ve iki bakanın da geri gönderilmesini istedi. Prens öldürülünce, bakan Shao Hu da kendini öldürdü. Kuang chung ise Ch’i’ye döndü ve başbakan oldu. Ülkeyi iyi bir yolda yönetti. Tzu-lu, bunun utanç verici iyi bir davranış olduğu kanısındaydı.
(96) – Eskiden Çin’de sağ yan onur konumu olarak kabul edilirdi. Burada, gerek saç biçimi ve gerekse sol yanın kullanılması, barbar boylarına özgü bir şey sayılıyordu
(97) – Wei Dükü Ling, öteki adı Yüan’dır (MÖ 533-492): Man Tzu’nun kocasıdır. / Chung- shu Yü: Kung Wen’dir (bk. 38).
(98) – Chan Ch’ang (Chan Heng): Ch’i Dükü Chien’in bakanı (MÖ 481).
(99) – Chü Po-yü (Chü Yüan): Wei derebeyliğinde bir asker ve Konfüçyüs’ün öğrencisi.
(100) – Ch’i: Eski dönemlerde 1000 Li koşan bir atın adı.
(101) – Kung-po Liao: Chi Dükü’nün akrabalarından biri. / Chi-sun: Chi ailesi. / Tzu-fu Ching-po: Lu derebeyliğinde büyük rütbeli bir memur.
(102) – Shıh-men (Taş kapı): Lu derebeyliği ile Ch’i derebeyliği arasında bir geçit.
(103) – Taştan yapılmış müzik aleti, adı Ch’ing’dir. Çin’in sekiz ünlü müzik aletinden biridir.
(104) – Kao-tsung: Kral Wu-tsung (MÖ 1324-1264).
(105) – Yuan Tsan: Konfüçyüs’ün bir arkadaşı; ancak kendisi bir Taocudur.
(106) – Konfüçyüs bu çocuğu toplum kurallarını öğrenmesi için yanına almıştı. O dönemin toplum kurallarına göre, böyle bir çocuk odada konuklar varken bir köşede oturur, büyükleriyle yürürken birkaç adım geride kalırdı.
(107) – Shun hükümdarken, yanında çok yetenekli ve değerli bakanları vardı. Onlar ülkeyi çok iyi yönettiler; ama hükümdarın kişiliğinin güçlü oluşu da bunda etkilidir.
(108) – Müzik Üstadı Mien kördü. O zamanlar körler, duygu bakımından daha duyarlı, daha yetenekli olduklarından ve yardım gereksindiklerinden, konservatuvarda görevlendirilirlerdi.
(109) – Chuan-yü: Lu derebeyliğinde küçük bir ülke. Hükümdarı soylu bir aileden geliyordu. Konfüçyüs’ün ilk öğrencisi Tsan Yü ve Chi Lu, burada Chi ailesinin hizmetindeydiler.
(110) – Chao Tsan: Eski dönemin değerli tarihçilerinden biri. Kimileri Shang, kimileri de Chou döneminde yaşadığını ileri sürer.
(111) – MÖ 609’da Dük Wen öldüğünde veliaht da öldürülmüştü. Cariyelerden birinin oğlu Hsüan tahta oturdu. Bundan sonra hep bunun çocukları yönetimi ellerinde tuttular. / Üç Huanlar: Dük Huan’ın soyundan gelmiş aileler.
(112) – Ch’an K’ang: Tzu-ch’in (bk. 4). / Po-yü: Konfüçyüs’ün oğlu.
(113) – Burada, eskiden bir prensin karısına ne gibi adlar verildiğini gösteriyor: Fu-jen, yardımcı (eş); Chün Fu-jen, Prensin yardımcısı (eş); K’an Hsiao Chün, prensin küçük sevgilisi; Hsiao T’ung, küçük kız.
(114) – Yang Ho: Yang Hu olarak da bilinir. Chi ailesinin başbakanlarından biri. Lu derebeyliğinin yönetimini eline almak istiyordu; bu zamanda asıl Dük Chao sürgündeydi. Ho aynı zamanda Konfüçyüs’ü de elde etmek istiyordu. Konfüçyüs ise bundan kaçınıyordu.
(115) – Wu-ch’ang: Lu derebeyliğinde P’i bölgesindedir. Tzu-yü, buranın yöneticisiydi. Konfüçyüs, aşağıdaki tümcede, ‘Bir tavuk kesmek için bir inek bıçağının kullanılması’ ile, yüksek ilkelerin Tzu-yü tarafından uygulanmakta olduğunu anlatmak istemiştir.
(116) – Kung-shan Fu-tsao [Kung-shan Fu-niu da denir]: Yang Ho ile birlikte Chi Huan’ın hapsedilmesinden sonra, Fu-tsao Konfüçyüs’ü yanına çağırmıştı.
(117) – Chou devletinin yeri, Lu derebeyliğinin batısındaydi. Pi de buranın bir parçasıydı. Konfüçyüs buraya gelmekle bir Doğu Chou hanedanı kurarak Kral Wen’in yaptığını yapacaktı; ama Pi’ye gitmedi.
(118) – Pi Hsi: Tsin derebeyliğinde Chung-mao kentinin komutanı. O dönemde burada Chao ailesi vardı.
(119) – Chao-nan ve Shao-nan: Shıh-ching’in (şiir kitabı) ilk bölümü.
(120) – Tzu Pei: Hakkında pek az bilgi vardır. Lu derebeyliğinde küçük bir memurdu. Bir ara Konfüçyüs’ün derslerine gelmiştir. Yaptığı yanlışlar yüzünden Konfüçyüs ondan hiç hoşlanmamıştır.
(121) – Çinlilere göre 40 yaşında bir insan, en olgun çağındadır. Bu yaştan sonra artık sönmeye yüz tutar.
(122) – Wei ve Chi küçük devletlerdir. Wei vikontu, Yin hanedanının son hükümdarı olan acımasız Chao’nun üvey ağabeyidir. Chi vikontu ve Pi-kan Chao-nun amcalarıdır. Chi, kötülüklere dayanamayarak saraydan ayrıldı. Pi-kan hapse atıldı ve sonra barbarca öldürüldü.
(123) – Konfüçyüs MÖ 517’de Ch’i’ye gitmişti. Meng ailesi, Chi ailesinden çok zayıf durumdaydı. Chi ailesinin de konumu çok daha yüksekti. Ch’i Dükü, Konfüçyüs’e, Chi ailesine olduğu kadar ilgi göstermediği için Üstat buradan ayrılıp gitmiştir.
(124) – Konfüçyüs’ün Lu derebeyliğinde adalet bakanı olduğu; dahası, başbakanlık ettiği de söylenir. Komşu devletler, Lu’nun bir gün çok güçlü bir devlet olacağından ve onları egemenliği altına alacağından korkmuşlardı. Buna engel olmak için Ch’i derebeyi, Lu derebeyine atlar ve çok güzel kadınlar göndermişti. Chi ailesinin başkanı Chi Huan’ın salık vermesiyle, Lu Dükü bunları kabul etti. Bunu kendisini aşağılama sayan Konfüçyüs buradan ayrıldı.
(125) – Chieh-yü, öteki adı Lu Tung’dur. Devlet hizmetine girmemek için kendisini deli göstermiştir (MÖ 489). / Fang: Yukarıda sözü geçen Föniks’dir. Deli, bununla Konfüçyüs’ü anlatıyor.
(126) – Ch’ang-tsü ve Chieh-ni: Lu derebeyliğinde yalnızlığa çekilmiş değerli iki kişi.
(127) – O çağlarda, hükümdarlar her yemekte müzik dinlerlermiş. Bu ayrı bir memurun yönetiminde yapılırmış. Dük Ai zamanında Konfüçyüs bu müziğin düzenlenmesini istemişti. Bundan hoşnut olmayan müzik üstatları Lu derebeyliğini bırakıp başka ülkelere gitmek zorunda kalmışlardı.
(128) – Meng Chuang-tzu: Meng ailesinin başkanıdır. Babası gibi kendisi de çok yüksek bir insandı. Babası öldükten sonra, beş yıllık yas süresince, babasının koyduğu kötü memurları bile işinden çıkarmamış ve böylece, babasına olan saygısını sürdürmüştür.
(129) – Yang Fu: Tsang Shan’ın yedi öğrencisinden biri.
(130) – Weili Kung-sun Ch’ao: Wei düklerinden biriyle ilgisi olacak. / Chung-ni: Konfüçyüs’ün adı.
(131) – Shu-sun Wu-shu: Shu-sun ailesinin (Lu derebeyliğinde) başkanlarından biri.
(132, 133, 134) – Yao, Shun, Yü ve T’ang için bk. 72-71-73.