Yaratıcı Sıçramalar – 1

Bir metin ormanı bu. “Sembol, sembol, her yerde semboller var, manzarayı kapatıyorlar, aklımı çiziyorlar”. Günde 24 saat, haftada yedi gün karmaşa var.
Dünya servetinin üçte birinden fazlasının -markalar halinde- insanların akıllarında bulunduğunu biliyor muydunuz?! Şirketlerin geleneksel işletme değeri, milyonlarca müşterilerinin algılamalarına göre cüzi kalıyor. (örneğin; Ford, jaguar markasını satın aldığında tahmini fiziksel varlıkları toplam değerinin sadece %16 sı idi).
Reklamcılıkla ilgili belki de en çok alıntılanan ama en az gözlemlenen gerçek, günbegün herbirimizin 1600 ila 3000 arası reklam ve ticari mesajajın talihsiz hedefi oluşumuzdur.
Dünyadaki basılı bilgi miktarının her dört yılda bir katlandığı, yakında bunun iki yıla düşeceği belirtiliyor. Bize vadedilen kağıtsız topluma ne oldu? Araştırmacılara göre e-postanın kendisi, kağıt tüketimini yaklışık %40 arttırdı.
Google dünyada en sevilen medya şirketi, beş yıl önce yoktular ama bugün yılda elli milyar talebi işleme alıyorlar. Böylesi hızla değişen bir ortamda pazarlamanın, ölü ilan edilmesi pek garip değil. Pazarlamanın özellikle de büyük şirketlerde uygulandığı haliyle öldüğü doğruysa cinayet silahı muhtemelen aşırı veri yüklemesiydi. Müşteriler öyle ya da böyle ajanslarının yaptığı büyüye inançlarını yitirdiler. Onun yerine sahte tanrılara -stratejik danışmanlar, koçlar, araştırmacılar , gelecek tahmincileri- yöneldiler.
John Keats “çok fazla bilim, bir meleğin kanatlarını kırpacak, gökkuşağını sökecektir” diyor.
“Araştır ve yoket”! Reklam konseptlerini önceden test etmek potansiyel sihri resmen zırva haline getirir. Bu tip bir araştırma, insanların söyledikleri ile yaptıklarının aynı olduğu gibi ütopik bir varsayım ortaya çıkarıyor.
Araştırma sektörü günün birinde markanın intiharına yardım ve teşvik suçundan hüküm giyebilir. Ölçümlemenin bir patalojisi var. Bu performans sonuçları, herşeyi “objektif” sayılar kümesine indirgeme arzusunda. Bununla ilgili problem, sayıların karar mercilerine yanlış bir tamlık duygusu vermesidir. Pazarlamacılar hipnotize oluyorlar! (etme bulma dünyası desem??!)
Kesinlik, diğer bir illüzyondur diyor Monkey.
Büyük bir reklam fikri ile tüketici arasında, daha daha fazla yönetici, kararsızlık mercileri var; sürekli bir yeniden yapılanma, değişmeyen yön değişimleri, buzlu onay sistemleri, reklamları onaylamak için gücü olmayan donanımsız ama değiştirme, dikkat dağıtma ve işe su katma hakkını pürneşe kullanan insanlar var. Bu yönetim pelteliğini, yazar Saul “yoğun bir aleladelik” olarak ifade ediyor.
FBI, 11 Eylül saldırısı ile ilgili şöyle yorum yapmış: “İstihbarata dönüştürülmesi gereken bilgi, komuta zincirinde kayboldu, sanırım bu başarısızlığa zayıf orta kademe-rütbelere iyi insanlar alamadılar ve böylece bilgi kayboldu!”

Gerçek şı ki, çoğu ürün “ben de” reklamcılığından payını almadan önce “ben de” ürünü oluyorlar. Hepimizi sınıfta bırakan şey, pazara sunmak için gerçekten orijinal ürünler çıkarmayan uluslararası şirketlerin ar-ge birimlerindeki yaratıcılık eksikliğidir.
Tekdüzelik hastalığı yaşıyoruz.
Bugün farklılaşmayı başaramazsanız yarın tarih olursunuz. Bir antilobun ayaklarını yerden kesmesi risk arzeden bir gösteriştir ama gerçekte antilobun ne kadar zind ve korkusuz olduğunun reklamını yapar. Cesaretin açık ve zarif dışavurumu ile risk alma hevesleri statülerini güçlendirir, eşlerini çeker, takipçilerinin kafasını karıştırır.
Ormanda cesaretin karşıtı ödleklik değil, mutabakattır.
Sadeleşin!
Bu kadar basit.
Sadelik kalabalıktan en iyi sıyrılandır; çünkü diğer her hangi bir tekniğin aksini anlamak pahasına gerçekleşmez.
Modern aklın fazla uyarılması insanların dikkat sürelerinin kısaldığı anlamına geliyor. 1964’te Amerikalıların gözlemleri ortalama 30 saniye iken 74 de 10 saniye! (bir de gelip büyük inşaat makinelerini seyreden yurdumun erkeklerinin dikkatini ölçseler, 30 dakika çıkacağına şüphem yok!)
Sadeliği başarmak, basit olmaktan uzak ne yazık ki! Sade olanı tasarlamak zordur. Zahmetli ama gerekli bir süreçtir.
Müşterinin, büyük bir fikri satın alması, bazı açılardan bizim onu bulmamızdan daha zordur.

-Newman dan esinlenmeler-

Postmodern yaklaşım

Postmodern felsefeyi geliştirmiş olan Derrida, Lyotard, Faucault ve diğerleri , anlam dünyamızı (modernizm bağlamında) sarsacak çözümlemelere giriştiler. Kuhn ve Feyarebend de postmodern düşünceye birçok katkıda bulundular. Postmodern yaklaşım bir sorgulamadır. Bu doğru. Fakat neyi sorguluyor? 200 yıla yakın bir süredir batı toplumlarına kesin doğru imiş gibi pompalanan birtakım önyargıları ve varsayımları.

Bunların sorgulanması birinci aşama. İkinci aşama ise bu sorgulamaya bir yanıt bulma gayreti. Yani, anlamsızlıkta israr etmek yerine, anlamsız gibi görünen olgularda gizli olan anlamı ortaya çıkarabilmek önemlidir. Modern bilim kuramları, Kuantum Kuramı ve onun daha ileri modelleri, Özel ve Genel Görelilik Kuramları ve en son Karmaşa Kuramı anlam arayışına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu kuramlar klasik fizik görüşlerini alt üst etmiş durumdalar. Şu halde elimizde malzeme hazır.

Bakış açımızda açılımlar oluşması için öncelikle birtakım varsayımlardan kurtulmak gerekir. Bu varsayımlardan Yerel Gerçeklik varsayımı bizleri en çok bağlayan ve yorumlarımızı kısıtlayan bir yaklaşımdır. Bu varsayımla birlikte Süreklilik ve Özdeşlik varsayımları bizim olaylara bakış açımızı kısıtlamaktadır.

Önce, Fransız felsefeci Jacques Derrida’nın meşhur ettiği “Yapı bozumculuğu” (decontruction) kavramından söz etmek isityorum. “Yapı bozumu” yıkım değildir, nihilizm ile ilgili değildir, analiz hiç değildir. Daha çok batı düşünce sisteminin aşkın durumları açıklamakta karşılaştığı zorlukları çözebilmek için başvurulan bir bakıştır.

Bu bakımdan hem Aristo mantığının kabulleri hem de batı metafiziğinin temel varsayımları yeniden yorumlanıp farklı ufuklara doğru yelken açmalarına izin vermek gerekmektedir. Derrida’nın esas saldırı hedefi ikili (karşıt) kavramlardır. Yani, ikili karşıt kavramların ayrılığına dayanan yaklaşımın kısıtlayıcı olduğunu iddia etmiştir. Derrida bilimsel bir açıklamada kullanılan terimlerin anlamlarının yeni açıklamalarla genişletilmeleri gereği üzerinde durmuştur. Bu sav “Postmodern yaklaşımın” temel iddiasıdır.

Örneğin, “Gerçek nedir?” sorusu postmodern düşünürler tarafından yeniden ele alınmış ve tartışılmıştır. Jean Baudillard’a göre “Gerçek var olma özelliğini yitirmiştir”. Baudillard’ın sorgulaması Leipnitz’in sorgulamasından farklıdır. Leipnitz: “Neden varlık vardır?” şeklinde soru yöneltir. Baudillard ise: “Acaba yokluk var mıdır?” şeklinde sorar.

Bu sorgulamadan kasıt varlık-yokluk ikileminin özüne inmek ve bu ikili bakışın getirdiği birtakım sonuçların yapısını bozmak.
Varlık-yokluk ikilemi olduğu sürece ben ve öteki ayırımı da bulunmaktadır. Ben-Öteki ikilemini aştığımızda, yani bu ikili yapıyı bozduğumuzda, ben ile öteki yakınlaşmakta, biri diğerini kabul eder duruma gelerek bütünleşmektedir. Ancak yapı bozumculuğu kesin çizgilerle tanımlanabilen bir yöntem değildir. Kendini sürekli yenileyen “Yaşayan bir felsefe” modeli olarak tanımlanabilir. Yaşayan Felsefe, tanımını da ilk olarak ileri sürmüş olan düşünür, Jaques Derrida’dır.

Yaşayan felsefe içinde yapı bozumculuğu, Heidegger ve Nietzsche tarafından ileri sürülmüş olan “yıkım” veya “tersine çevirme” kavramlarından daha az negatif bir yaklaşımdır. Ancak, yapı bozumculuğunun kesin olarak tanımlanmaması felsefe ile uğraşanları rahatsız etmektedir. Çünkü, felsefe kesin kavramlarla çalışmak zorundadır. Bir bakıma felsefeye “Kavram matematiği” de denebilir. Dolayısıyla, açık ve kesin tanımlı olmayan kavramlar felsefenin ilgi alanının dışındadır, şeklinde bir görüş bulunmaktadır.

Ancak, felsefi kavramlar ortamın ve kültürün ürünü olmak zorundadırlar. Her dönemde ortaya atılmış olan kavramlar hem o dönemin bilimsel görüşlerinden etkilenmiş hem de o dönemin varsayımları üzerine inşa edilmiştir. Şu halde, 20. yüzyılda ileri sürülen bilimsel kavramlarla postmodern görüşün örtüşmesi hem doğal hem de gereklidir.

Yapay Zeka ve Otizm

“Şizofrenlerin gördüğü hüllüsinasyonların kendi içinde tutarlı olduğunu değerlendiren bizleriz” tespitlerine katılıyorum. Kişi kendisine dışardan bakamadığı için kendi dünyasında yaşadıklarını hemen her zaman “tutarlı” olarak değerlendirecektir. Beyin, dış dünyadan aldığı verileri/sinyalleri derleyerek bunları kendi arasında bir bütünlük anlayışı geliştirerek zihinsel olarak işler. “Akla uydurmak” denilen bu olsa gerek. Problem şurada ki, gelen sinyallerin illa dışarıdan gelmesi beklenmez. Beyin kendi üzerinde de sinyaller yaratarak kendi sanal gerçekliğini oluşturur. Rüyalar buna en bariz örneklerdir. Otokontrol sistemleri, sürekli olarak “bu yaşananlar gerçek mi” doğrulamasını yürütür. Buna rağmen beyin aldanmalara çok açıktır. Beş duyu kanalını tümüyle aldatarak kişilere sanal gerçeklik yaşatabiliriz. Çünkü, zihin gelen sinyallerin/bilgilerin “güvenilir” olduğu sanısıyla çalışır. Örneğin, uzun süreli “bilgisayar oyunu” oynayanlarda, dönemsel bir “gerçeklik duygusu sapması” yaşanabilir.

Kişinin kendi içinde birden fazla kişiliğe bölünmesi de, yaşadıklarını anlamlı bir bütünlük haline getirme gayretlerine rağmen, dış dünyanın gerçekliklerine uzak yeni dünya tanımlarına sebep olur. Beyin, kapalı bir kutu gibidir burada. Kendi üzerinde çalışan programların “reel” gerçekliğini sorgulamaktan uzaktır. Virüslü bir bilgisayarın, kendindeki virüsü tanıyamaması gibidir bu. Kendi içinde tutarlı bir bütünlük oluşturulurken, virüs de bu oluşumun entegre bir parçası haline gelmiştir. Kendini “mükemmel” olarak tanımlayan kişiler, kendilerini böyle gördükleri için bu değerlendirmeyi yaparlar. İnsanlığın genel olarak yaşadığı sıkıntıların çoğu bu “donanımsal at-gözlüğünden” kaynaklanmaktadır.

“Yapay Zeka”nın “düşünme” sınırları nerelere kadar gider, bilemiyorum. Yaşadığımız dönemde geometrik bir artış söz konusu. Teknolojik gelişmeler katlanarak gidiyor. Bilgisayarların hızlı bir öğrenme sürecine girdikleri aşikar. Bilgi işleme becerilerini, fikir üretmeye doğru götürdüklerini söyleyebilirim. Sınırları belli yönerge akışlarının, ne zaman belirlenmiş sınırlar dışına çıkacağı merak konusu. Zaten şimdilik insanı, makinelere üstün kılan hızları ya da kapasiteleri değil, zihinsel oyunlarla “sınırlı yönergeleri” atlatarak yeni açılımlar yapabilmesi/ yeni fikirler çalıştırabilmesidir.

Makro teknolojiler de süratle gelişmektedir. Bu da, robotların çok daha hafif ve yumuşak olmalarını getirecek. Böylece hareket kabiliyetleri çok artmış olacak. Eğer, “öğrenme” yeteneği de eklenebilirse, yakın gelecekte yetkinliklerinin yüksek olabileceğini söyleyebiliriz. Önemli olan, bu süper bilgisayar sistemlerinin tam olarak insanı örnek almamasıdır. Aksi taktirde insanın defolu yanlarını kendilerine kopyalayabilirler.

gürsel selçuk
www.kamCa.org
05;12;2007

İyiyi hatırla, kötüyü affet

İki arkadaş bir çölden geçiyorlardı. Yürürlerken kavga ettiler ve biri diğerine tokat attı. Tokadı yiyen, toprağa şöyle yazdı: “Bugün en iyi arkadaşım bana tokat attı.”

Yürümeye devam ettiler ve bir havuza vardılar. Burada yüzmeye başladılar. Tokat yiyen havuzda boğulmak üzereyken arkadaşı onu kurtardı. Ve ölümden dönen adam taşın üzerine “Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı” diye kazıdı.

Arkadaşı ona “Daha önce toprağa yazdın ve şimdi de taşa kazıdın. Neden böyle yaptın?” diye sordu. Arkadaşı yanıtladı, “Birisi seni kırdığında bunu en kısa sürede unutmaya çalışmalısın. Dolayısıyla sen bana tokat attığında kısa sürede rüzgarla silinip gitsin diye bunu toprağa yazdım. Hayatımı kurtardığında sonsuza kadar kalıcı olsun diye de taşa yazdım. Birisi sana iyi bir şey yaptığında bu hiç unutulmamalı ve uzun zaman hatırlanmalıdır.”

Sizi inciten şeyler affedilip unutulmalı ve iyi şeyler de sonsuza kadar hatırlanmalıdır.

O zaman hayat kısa, acısız ve ferah yaşanabilir.

Bağımlılık

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.
Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.
Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.
Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz.
Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kacamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbirsey yoktur.
Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini acıp yiyeceği bırakmaktır.
Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düsüren ve orada kalmamıza neden olan sey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur.

Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.

Joseph Goldstein