İyiyi hatırla, kötüyü affet

İki arkadaş bir çölden geçiyorlardı. Yürürlerken kavga ettiler ve biri diğerine tokat attı. Tokadı yiyen, toprağa şöyle yazdı: “Bugün en iyi arkadaşım bana tokat attı.”

Yürümeye devam ettiler ve bir havuza vardılar. Burada yüzmeye başladılar. Tokat yiyen havuzda boğulmak üzereyken arkadaşı onu kurtardı. Ve ölümden dönen adam taşın üzerine “Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı” diye kazıdı.

Arkadaşı ona “Daha önce toprağa yazdın ve şimdi de taşa kazıdın. Neden böyle yaptın?” diye sordu. Arkadaşı yanıtladı, “Birisi seni kırdığında bunu en kısa sürede unutmaya çalışmalısın. Dolayısıyla sen bana tokat attığında kısa sürede rüzgarla silinip gitsin diye bunu toprağa yazdım. Hayatımı kurtardığında sonsuza kadar kalıcı olsun diye de taşa yazdım. Birisi sana iyi bir şey yaptığında bu hiç unutulmamalı ve uzun zaman hatırlanmalıdır.”

Sizi inciten şeyler affedilip unutulmalı ve iyi şeyler de sonsuza kadar hatırlanmalıdır.

O zaman hayat kısa, acısız ve ferah yaşanabilir.

Bağımlılık

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.
Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.
Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.
Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz.
Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kacamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbirsey yoktur.
Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini acıp yiyeceği bırakmaktır.
Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düsüren ve orada kalmamıza neden olan sey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur.

Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.

Joseph Goldstein

Zamanda yolculuk

İnsanlığın fiziksel olarak zamanda yolculuk yapması mümkün müdür? Bu nasıl ve ne zaman mümkün olabilir?

Şu anda mümkün olmasa da ilerde olmayacağını kimse iddia edemez. Ancak düşünce boyutunda buna hiçbir engel yoktur. Her gece gördüğümüz rüyalar belki de zamanda yolculuk ile gerçekleşmektedirler. Rüyada farklı bir gerçeklik yaşanmaktadır. Bu gerçekliğin hangi zamanda (geçmişte veya gelecekte) yer aldığını söylemek mümkün değildir. Bu bağlamda rüyaların hayal ürünü olup olmadıkları da sorgulanmalıdır.

Bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum.

Oysa Sevmek Dokunmaktır

Bilgisayar ekranından meçhul dostlara selam yollamak ya da sanal bir oyuncakla sahte aşklar yaşamak… “Yalnız Kalpler Kulübü” yüzyılı, uzaktan sevmeyi kutsayarak kapatıyor. Oysa eski yüzyıl, Adem ile Havva’dan beri tanıdığımız bir ilişki türünü fısıldıyor kulağımıza: “Sevmek dokunmaktır…!”

Bazı haberler vardır, okurken gözünüze ilişen birkaç damla, beyninizde bir denize dönüşür. O damlanın saydamlığında bütün bir okyanusu görmüş gibi olursunuz.

Geçen hafta Aktüel’de çıkan birkaç satırlık bir haber, öylesine bir açık deni­ze sürükledi beni…

Birkaç yıl önce yayınlansa bilim­kurgu romanı zannedebileceğimiz bir öykü, gerçek bir olay olarak karşımız­daydı işte…

  1. yüzyılın eşiğinde oyuncak bebek­lerin, evcil hayvanların ve yakın dostla­rın yerine ikame edilen Japon icadı Ta­magotchi ile ilgiliydi haber… Daha bir­kaç ay önce çocukların dijital komutlarıyla beslenip “yaşayan” bir sanal oyun­cak olarak karşımıza çıkan Tamagotchi bu kez “hayat arkadaşı” olarak piyasaya sürülmüştü.

“Yalnızlıklar çağı”nın sanal sevgili­si, kimsesiz kalplere sevda insert’lemek üzere görev başındaydı. 6.5 milyon lira­yı gözden çıkaran genç kızlar, bu oyun­caktan alıp ceplerine koyuyorlar, sonra da bir erkek arkadaşla paylaşabilecek­leri herşeyi O’nunla paylaşmaya başlı­yorlardı. O’na hediyeler alıyor, partile­re götürüyor, kendilerini sevdirmeye çalışıyorlardı. Ancak çağımızın ilişki bi­çimlerine göre kodlanan Tamagotchi, zamanla gerçek bir partnerin tepkileri­ni veriyor, çok he­diye alırsa bir jigoloya dönüşüyor, şı­martılınca sevgilisi­ni terkediyordu.

Her şeye rağ­men, bu oyuncak muhafazakar kız babaları için “ehven-i şer”di. Ergenlik çağın­daki kızlarını “kötü niyetli” deli­kanlılardan uzak tutmaya çalışan ebeveyenler, onları sanal sevda­larla oyalamayı tercih ediyorlar ve Tamagotchi’nin en iyi müşte­rileri oluyorlardı.

AIDS çağına özgü ideal bir ilişki türü gibi görünüyor değil mi?

Ancak akıl edilemeyen şu ki, Tamagotchi’leri ken­di zevklerine ve gereksinimlerine göre kodlayanlar yi­ne o genç kızlar… ve “şeytan” sadece dışardaki kötü niyetli oğlanların içinde değil, yeni yetme kızların beyninde de gizli… O yüzden de küçük kızlar, beyin­lerindeki “şeytan”ı, minik oyuncaklarının “ruh”una kaydediyorlar. Sanal sevgili de bir süre sonra onla­ra bekledikleri soruyu soruyor:

“Benimle yatar mısın..?”

Yanıt “Evet” olursa Tamagotchi, zaferini ekranda binbir renk uçuşturarak kutluyor ve ardından kendini bir saatliğine kilitleyerek orgazmın tadını çıkarıyor. Yeniden açıldığında ilk sorusu, “Nasıldım bebeğim?” oluyor. Yanıtı beğenmezse sevgilisini terkediyor.

Nedense bu oyuncaklar bende geleceğe dair tu­haf bir karamsarlık ve kuşkuya yol açıyor. Çok yakın bir gelecekte, birbirleriyle iletişimi kopmuş milyon­larca yalnız çocuğun, sevgiyi, ceplerinde gezdirdikle­ri sanal oyuncakların ekranlarından yansıyan sahte aşklarda arayacaklarını hayal etmek, bana korkunç trajik geliyor.

Tıpkı uzun gecelerde kendine internet ekranında laflayacak bir dost arayan “Yalnız kalpler kulübü” üyeleri gibi…

Ya da ilk cinsel bilgilerini televizyon ekranında Tutti Frutti yarışmalarından alan yeni yetmelerin hali gibi…

Farkında mısınız bilmem, ana babaların “çocukla­rı yatırsak da erotik birşeyler seyretsek” dedikleri dö­nem çoktan kapandı. Şimdi çocuklar, ana babalarını yatağa yollayıp, şifresini ezbere bildikleri “kilitli tele­vizyonlarının ekranından ergin hayatının gizli dünyasını keşfe çı­kıyorlar.

Bütün bu keşifler, ilişkiler, dostluklar bir ekran başında ya­şanıyor.

Dokunmadan… Sevmenin dokunmak olduğunu bilmeden… Arkadaşlarını, evcil hayvanla­rını, oyunlarını olduğu gibi şimdi sevgililerini de sanal dünyadan seçmeye başlıyorlar. Japonya eti­ketli bir oyuncakla yaşanan sahte aşklar ve beyinlerindeki şeytanın dilini konuşan bir partnerle pay­laşılan cinsel fanteziler…

İşte AIDS’in çaresini bulduk. Sıra yalnızlığınkinde…

CAN DÜNDAR

Bir Mısra

Kim ki iblislerle savaşır
Kendisi de iblise dönüşmemeye dikkat etmelidir,
Çünkü uçuruma yeterince uzun süre bakarsan,
Uçurum da senin içine bakar!

Nietzsche

Bu mısra hakkında neler düşünüyorsunuz?