Kontrat Bitti

Boğazın karadenize bakan tepelerinde mütevazi, önü bahçeye açılan bir bekar evi.
Kadın küçük altın rengi arabasını yolun kenarına park eder. Apartmanın kapısından içeri girer, elinde mavi bir heybe çanta ve iki küçük poşet vardır. Sağa aşağı, bahçeye doğru dönerek inen demir merdivenden dikkatle iner. İçerisi görünmeyen sağdaki pencerelere bakarak kapıya ilerler. Aynı anda kapı açılır. Çoğu beyazlamış beyaz sakalları olan uzun boylu bir adam, beklediği belli olacak şekilde parlayan gözlerle kadına bakar.
“Hoş geldiiiiiinnnn”
“Hoşbulduk canım”
Dostça muhabbetle sarılır bir süre öyle kalırlar. Kadının ellerindeki eşyalar öylece durmaktadır hala. Sonra ayakkabıları çıkarıp salona geçer sandalyelerin üzerine bırakır elindekileri.
“Ne yapayım sana? Çay, kahve?”
“Ahh kahve iyi olur, sıcak simit getirdim, kek de aldım.”
Bir süre mutfağa girer çıkarlar, sonra adam çalışma masasına, her zamanki yere oturup bacaklarını masaya uzatır. Kadın küçük yeşil ahşap masaya yiyeceklerini koyar ve tabureye kurulur. İştahla yemeğe başlar. Bu arada havadan sudan, yolun giderek kısaldığından söz ederler.
Kahveler biter, sigara izmaritlerinden küçük öbekler oluşur kültablasında. Hava kararmaktadır.
“Başlayalım mı?” der adam
“Evet” der kadın.
Boşları toplar, kül tablalarını boşaltır, kendine ve arkadaşına birer büyük bardak su getirir.
Kadın köşede, dipteki tek kişilik yatakla salonun girişi arasındaki yaklaşık on metrelik çaprazlama yolu ağır adımlarla arşınlamaya başlar. Adam hala aynı pozisyonda; bacakları masaya uzatılmış sırtı iyice geriye yaslanmış olarak gözleriyle kadını takip eder.
Aslında bugünün de diğer onlarca öncekinden pek farkı yoktur başlarda. Kadınla adam son iki senelerinde ayda ortalama iki kez “seans” adını verdikleri bu toplantıları yapmışlardı. Seansların amacı “bilinmeyenden” mal aşırmaktı!
İyice loşlaşmış salonun bir ucundan diğerine yürümeye devam ederken, arada bazı hareketler yapar, bazen durup olduğu yerde sallanır, bilinmedik bir dansın figürleri gibi görünür karşıdan. Bazı sesler çıkarır, önemsiz gönünen bazı kelime ve cümleler. Hepsi olağandır bunların.
“Seninle ilişkimizin aniden tamamiyle gerilimsize dönüşünü hatırlıyor musun? Altı ay kadar önceydi sanırım. Orada çok mühim bir şey oldu. Ben Reşit’de karar kıldım. Arayış bitti. Farkında olayım ya da olmayayım doğduğumdan beri ben eşimi arıyordum. Bu arayışı hep kendimden saklamıştım, gururuma dokunuyordu belki. Fakat yaşamımdaki her şeye bakarken, tüm seçimler/seçimsizlikler esnasında aslında yaptiğim tek şey buydu; eşimi arıyordum! Bir erkeğe aşık olduğum zamanlarda bile süren bir arayıştı bu. Hatta bir erkeği arama fikri öyle utandırıcıydı ki arama güdümü bilgi’ye yönlendirmiştim. Her çeşitten bilgiye nasıl bir iştahla ve nasıl açgözlülükle saldırdığımı görebilseydin eğer, bunca yıllık hayatımı omuzbaşımdan izliyor olsaydın, bu çaresiz girişime ağlardın! Bulduğum her bilgi kırıntısıyla sevişiyordum aslında ben. Özüm onunla sarmaş dolaş oluyordu, küçük tatminler yaratıyordu tabi, sanki mastrübasyon yapmışsın gibi. Ancak asla hiç bir bilgiyle sahiden bir olamadım. Üzerinden kısa bir süre geçtiğinde yeniden karnım acıkıyordu, öyle ki sanki o ana kadar hep aç durmuşum kadar derin bir açlık; dipsiz kara bir delik gibi oluyordum. Ve bütün gücümle dışıma sarkıyordum, yutacak yeni şeyler arıyordum! Ahhhh…. Kayıp parçanı aramak, sonsuz gibi görünen bir beyhudelikti sanki ve üstelik bütün bunları bilmiyordum bile yaparken. Bir hayvanın doğal itilimi ve yaşamıydı bu!”
Yürüyüşe ara verip adama baktı. Kendi alemine dalmış gibi görünüyordu. Sessizliği fark edince başını kaldırıp Nursel’e baktı
“Sonra?”
Kadın yeniden yürümeye başladı
“Sonra, işte o kutlu an’a geldik. Bütün olumsuzluklara, her neviden imkansızlıklara ve yarım saat sonrasının garantisi olmamasına karşın, tam o anda, Reşit’in benim eşim olduğuna karar verdim. Aradığımı bulmuştum. Üstüne bir de garanti istemenin anlamsızlığı apaçıktı. O benim kayıp parçamdı. Buna aydığım an aynı zamanda kendime bir söz verdim. Eş zamanlıydı sanırım. Bu kararımı asla, sonsuza kadar sorgulamamaya yemin ettim! İşte o an bişey oldu! Tüm erkeklerle aramda olan ve doğrudan birleşmeye engel olan o parazit kayboldu. Her birine baktığımda, yaklaştığımda doğrudan, bodoslama diye tabir edilecek bir biçimde onlarla bir olmaya başladım.”
Tam o anda yürüyüşünü durdurdu, salonun ortasında pencere ile Ayhan’ın orta yerinde, eski halının üzerinde birdenbire bir patlama oldu. Kadın farklı bir ses ve terminoloji ile konuşmaya başladı.
“Ahhhhhgggğğğğhhhkkkkhh…. Sennn onu nerelerden beri getirdiğimizi bilemezsin! Biz Nursel’i onbinlerce yıl önceden, ne büyük bir ihtimamla şu ana getirdik. Sen ona ne kadar yatırım yapmış olduğumuzu asla hayal edemezsin! O bir deha eseridir. Planlanmasında binlerce kişi senelerce çalıştı. Her bir ince ayrıntısını ki bunlar trilyonlarcadır, tarihin en dibinden bu yana en küçük bir hataya olanak vermeyecek şekilde, çizdiler onun. Hepsi ama bütün bu tarifsiz çabanın hepsi onu işte bu ana getirmek içindi”
Öne doğru eğilip gürledi, korkunç hıçkırıklar çıkıyordu, dışarı. Bedeni katılıyordu, göbeğinden yirmibeş santim çapında üstü pullu bir hortum çıktı dışarı. O katılırken, hortum dışarı çıkıyordu. Birden silkinip hortumu bir bebeğin göbek bağı gibi kesti!
“Ve burada kontrat bitti! Aman allahım kurtuldum! Özgürüm… Ya başaramasaydı? Bu kadar yatırıma rağmen başaramıyabilirdi, bu ihtimal yine de vardı. Ya başaramasaydı!”
Yeniden ulumaya başladı, hıçkırıkları, devlere yaraşabilirdi. Göz yaşları halıyı sele batırdı. Ayhan şimdiye kadar görmediği bu sahne karşısında paniğe kapılmıştı. Yerinden kalkıp kadının yanına gelmek, onu sarmalayıp avutmak istedi. Ama Nursel’in bedeni bu tepkiye olanak vermedi.
“Ama başardı. Şükürler olsun ki başardı. Az önce başaramama seçeneğine baktım, duyduğum üzüntüyü, tarifsiz üzüntüyü sana anlatamam! Fakat olmadı, o seçenek kullanılamadı. Ben şu ana bakıyorum. Ve Nursel’e minnetarım. Her ne kadar çok ince hesaplarla yapılmış olsa da başaramayabilirdi. Bu onun zaferidir. Bana özgürlüğümü kazandıran bir zafer bu! İnanamıyorum, yüz yıllardır bu anı bekleyerek ne sıkılmıştım bilemezsin.”
Durdu bu sefer gök gürültüsünü andıran kahkahalar atmaya başladı. Kahkahalar da katıla katıla çıkıyordu. Kahkahalar bazen hıçkırığa dönüşüyordu. Ve herşey açılan göbek deliğinden azgın sular gibi dışarı boşanıyordu. Bunun ne kadar sürdüğünü Allah bilir.
“Nursel’i teknolojinin en üst boyutunda bir robot gibi düşünebilirsin. İtiraf etmeliyim ki bu kontratı asla gönlümle kabul etmezdim. O bana berbat bir şaka olarak yutturuldu. Bir doğum günü hediyesi gibi şirin bir paketçikle elime tutuşturuldu. Ve açtığımda ne gördüm? Fünyesi çekilmiş bir el bombası! Berbattı, berbat. Ben nasıl böyle bir tufaaya düştüm. Aman Allahım, toptan bir şaka, eşşek şakası bu!”
Deliler gibi gülüyordu
“ Nasıl bir kontrat bu, kiminle yapıldı?”
“Şimdi bak, şöyle anlatmaya çalışayım; bizim olduğumuz yerde zorunluluklar, kısıtlamalar filan yoktur. Sanki sonsuz gibi görünen bir zaman içindeyiz. Yaptığımız fazla bişey de yok. Amacımız yok, öğretmen yok, tavsiye veren bile yok. Buranın da yeni sakinleri oluyor tabi, onlar işte bu tür kontratlar hazırlar sonra da birine satarlar. Kontrat almaya hevesli olan epeyce yeni de var yani. Ama bunları seyretmek için çok tecrübeli olmak lazım, e işte tecrübeliler de kontrat almazlar, deli mi bunlar! İşte bu sorumluluğu ancak yutarak alırsın! Onlara bu kontratı bana kakaladıkları için kızamıyorum bile çünkü zaten yaptıkları bu eşek şakasının bedelini peşinen ödediler; onu hazırlamak için binlercesi biraraya geldi ve yıllarca çalıştı, çok emek verdiler, bildiğin gibi değil.”
Dakikalarca güldü, belinden aşağı bükülmüştü, ağzından akanları görmeye çalışır gibiydi.
“Nursel, ben bu kontratı anlayamadım, kiminle aranda yapıldı bu kontrat?”
Kadın gülmeye devam ediyordu
“Nursel bunlardan anlamaz. Kontratın farkında bile değildi o. Ha şu andan sonra o da bir can kazandığı için, yavaş yavaş kendi oyunlarına bakacak, belki o da bir kontrat hazırlamaya cesaret edecektir. Her neyse benden uzak olsun da, ne yaparsa yapsın. Yanlış anlama, onu sevmediğimi sanma; ama Nursel artık benim sorumluluğumda değil. Bundan sonra her ne isterse yapabilir o. Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Ne hali varsa görsün artık. Belki arada geçip giderken bakarım neler yapıyo diye, o da sırf onu çok iyi tanıdığım için, yakınlık hissedip bakabilirim.”
Yeniden salonu arşınlamaya başladı. Sanki bir takım hayaletlere karşı konuşurmuş gibi mırıldandı
“Hiç, hiç ısrar etme! Kontrat bitti. Özgürüm. Nursel’in ne yapacağı beni hiç ilgilendirmiyor! Ben o zokayı bir kere yuttum. Allaha şükür Nursel bunu başardı. Ve bitirdik”
Tam o sırada telefon çaldı. Ayhan telefonu açıp konuşmaya başlayınca kadın salondan çıkıp tuvalete geçti. Adamın konuşma sesi uzaktan duyuluyordu.
Banyonun içi görünüşleri tuhaf bir sürü insanla doluydu. İyice elipsleşmiş gibi saydam baloncuklara benziyorlardı. Birbirlerine yapışık gibiydiler. Sanki birçok damlaydılar yapışmışlar ama tek damla olamamışlardı. Nursel’in bedeninin çevresini sardılar, sanki hep bir ağızdan konuşuyorlardı, fakat tek şey söylüyorlardı:
“İyi ama Nursel çok istekli, bak ona ne kadar tatlı biri”
“Bana ne! Ben size o kötü, ya da acı diyor muyum?! Sadece beni ilgilendirmiyor diyorum. Kontratım bitti. Bu kadar!”
“Ama nasıl şaşkın bir bak ona, ne yapacağını bilmiyor. Nasıl dinliyor, bir ses duyabilmek için nasıl tetikte bekliyor”
“Hiç karışmam. Madem çok beğeniyorsunuz, biriniz alın o zaman. Ya da almayın. Gerçekten ilgisizim”
İtirazlara kulak tıkamak için, banyodan çıkıp yatak odasına geçti. Çift kişilik yatağın üzeri dağınıktı. Odadaki kesif rutubet kokusu Nursel’in bedeninden ona kadar ulaştı. Banyodaki kalabalık gurup onun peşinden odaya doluşmuştu, yatağın çevresini sarmış, hep bir ağızdan ama tek sesle konuşmaya devam ettiler:
“İnatçılık yapıyorsun. onu yanlız bırakamazsın”
“Bal gibi bırakırım. Kontratım bitti. Elime tutuşturduğunuz hediye/bomba sonuçlandı. Nursel başardı. Artık bana ihtiyacı yok. Olsa da hiç bir sorumluluk duymuyorum. Bunu böyle bilesiniz.”
Artık tek söz duymak istemezmiş gibi, hızla odadan çıktı, salona doğru küçük antreyi kat etti. Adam bu sırada görüşmesinin sonuna gelmişti. Yeniden sandalyesinde geriye doğru kaykıldı. Uzun bacaklarını masanın üzerine uzattı. Kapıdan girmiş olan kadına “pardon” dedi.
Kadın ağır adımlarla çapraz yürüyüşüne başladı.
“Şimdi o sorduğun soruya cevap vereceğim. Kontratla ilgili hani.”
Durakladı nereden başlayacağını tarttı bir süre.
“ Kontratın bir projelendirme, bir hazırlanma yani oyunun kurulma aşaması, bir de icra aşaması vardır. Yani olayı üç bölümde anlatacağım. İlk aşama olayın proje safhasıdır ki bunu dünyada yapılan silik kopyalarından hayal edebilirsin. Bizim bulunduğumuz yerin aşağılarında sayısız katmanlar bulunur, bunların bazıları (Nursel’in az önce yetki aldığı gibi) oyun projelendirme görev/yetkisini almışlardır. Bunlar bir gurup halinde bir proje oluştururlar ve yapılabilirliği için yüksek katlara sunarlar. Bunların bir çoğu yetersiz bulunur, bazıları ise kabul edilir. Kabul edilen bir projenin kurulumu için çok geniş katılımlı (siz burada ihale diyebilirsiniz belki) bir duyuru yapılır. Yapılan müracaatlar değerlendirilerek o proje için en iyi takım oluşturulur. Bu, projenin derinliğine göre bin kişiden onbinlerce kişiye kadar değişebilir bir guruptur. Kurulan takım çok ama tahmin edemiyeceğin kadar çok titiz hesaplamalar yapmak durumundadır. Bunu sana anlatmak zor çünkü zaman sıralaması alıştığınız gibi değildir bu planlamada.”
Yürümeyi kesip bir bardak su içti. Gözünün önünde açık bir film perdesini seyredermiş gibi baktı bir süre. Arada gülüyor, hayret nidaları çıkarıyordu.
“Önce projenin hedef noktasını alırlar. Sonra oradan aşağı doğru şartları ve kesişmeleri işaretlemeye başlarlar. Projenin büyüklüğüne ve kendi kabiliyetlerine göre bu döşeme işleri binlerce yıl geriye doğru bir koniden tabana ilerlercesine her yöne doğru gelişerek ilerler. Tabi bu işlemin yapılabilmesi için binlerce bazen onbinlerce varlığın iznini almak ve onlarla co-kontrat yapılması gerekir. İş bununla bitmez. Senin nasıl anladığını duyuyorum. Hayır öyle değil. Bu döşeme işlemi hollografiktir. Bu sebeple herhangi bir sebeple kesişmelerden birinin başarısız olma ihtimaline karşı grubun tüm tecrübe/duyarlılığı oranında binlerce alternatif kesişme planlanır. Aslında çok zevkli/zahmetli bir iştir. Zamanında bunlardan çok yapmıştım. Ama gözüm görmesin artık.”
Yeniden bir kahkaha nöbetine tutuldu.
“Neyse, önce taslak bitirilir. Sonra yapım aşamasından bile daha uzun zaman süresince ince ayar yapılır. Sonuçta proje hazırlanmış, uygulamaya hazır hale gelmiştir. Fakat üçüncü aşama bundan da zordur. Projenin, bizim bulunduğumuz bölgeden bir varlığa pazarlanması gerekir!”
“Neden? Sizin işleviniz nedir?”
Kadın gülmekten yerlere yıkıldı
“Çobanlık! Hahahahahahahaha… İnanmayacaksın ama berbat bir iş. Ha dediğim gibi bundan hoşlanan ve hevesli olan kardeşlerimiz de vardır. Kontratın yapıldığı kişiye gözlemci de diyebilirsiniz. Bir kardeşimiz bunu istekle ya da şakayla/hileyle eline aldığında kontrat geri dönüşsüz olarak mühürlenir. Gözlemciyi bir nevi balıkçı gibi düşün! Bulunduğu noktada kontratın ta dibinden başlayarak oyunun nasıl oynandığını seyretmek zorunda olan bir balıkçı. Trilyonlarca bağlantıyı, onbinlerce yıl seyretmek söz konusu olduğunda bir balıkçıdan bile daha sabırlı olmak durumundasın.”
“Yani gözlemci, oyuna direktifler mi veriyor?”
“Asla! Bunu yapamaz”
“Neden? Yasak mı?”
“Hayır yasak olduğu için değil. Direktif verebilmek için tercih yapabilmek gerekir. Oysa gözlemcinin konumu buna müsait değildir. Gözlemci için baktığı her şey birbirinin aynıdır. Aynı şeyler arasında seçim yapılamaz, bu sebeple direktif verilemez.”
“O halde gözlemci/çoban/balıkçı her ne ise işte o ne işe yarıyor?”
“Güzel bir soru. Sen avukat olmalıymışsın! Hahahahahahahahaha. Gözlemci yanlızca hedefe ilerleyene, onun bütün bağlantı yollarında o varlığa bakmakla yükümlüdür sadece.”
“Bakarak ne oluyor yani, koruyor mu onu?”
“Yooo, korunacak ne var ki! Bak bu şöyle bir şey, farzet ki ona bakarken gözümden o varlığa bişey akmaktadır. Akan şeye ne denilebilir? Buradaki benzeri ile sanırım elektriğe benzer o şey. Bizden akan sayesinde o varlıkla onbinlerce yılı birlikte geçmiş oluruz. Ta ki hedefe varana kadar. Hedefe varıldığında kontrat biter. Gözlemci sorumluluktan kurtulur. Az önce burada senin evinde Nursel’den kurtulduğumuz gibi olur.”
Kadın yeniden yürüyüşe ara verdi. Mutfağa gidip koca bir tabak dolusu meyve yıkayıp getirdi, bardakları suyla doldurdu.
Aceleyle ve arka arkaya beş tane yeni dünya, beş altı tane kayısı yedi. Adeta geri çevrilmesi münasip olmayan bir isteğe kabul sunarmış gibi yedi.
“Ahhh… Sennn Nursel’i nerelerden buraya getirdiğimizi bilemezsin. Az önce kontratın başladığı yere doğru hızlı bir tarama yaptık, bu bile yorucuydu ve gereksizce sıkıcıydı. Herneyse her şeye rağmen başarılı olmasına seviniyorum.”
“Ama eminim seni bekleyen yeni maceralar vardır, daha kimbilir neler olacak?”
“Sanırım Nursel’i kastediyorsun. Tabii bundan sonra serbesttir. Çizili bir planı yok. Kendi yolunu kendi çizmek zorunda. Benimle bir alakası kalmadı onun. O filiz vermiş bir bitkidir. Kendi filizinin peşinden kendi projelerini oluşturacak, ya da boş boş oturacak, beni hiç alakadar etmiyor.”
“Peki kontrat olmadığında orada neler yapılıyor?”
“Dediğim gibi her ne istersek onu yapabiliriz. Çoğunlukla aylak aylak gezeriz. Görüntü sana çok komik gelebilirdi, aslında sen biliyorsun da Ayhan bilmiyor. Gezdiğimiz her noktanın altında bir kontrat olabilir. Bazıları senin gibi çok naziktir; bulunduğu yere bir işaret flamasına benzer iz bırakmıştır. Bunun manası “under construction” yani burada iş yapılıyor, kontrat takibindeyim tabelasıdır. Bu noktalar köstebek yuvası gibi dibini göremeyeceğin kadar derin deliklerdir. Kontratı olmayanlar yani şükürler olsun şu andaki ben gibi olanlar, saydam baloncuklar gibiyiz. Yani senin gözlerinin anlama potansiyeline uygun bir benzetmeyle öyleyiz. Yoksa istediğimiz her şeyiz biz.”
Durdu. Adama doğru bakışlarını uzattı.
“Örneğin sen kendi kontratının sonlarındasın, hatta bazen yarı beline kadar çıkıyorsun, seninle bakışıyoruz. Acaba sen nasıl aldın bu kontratı? Müsaade edersen bir bakayım”
Kadın adamın bulunduğu noktadan delik boyunca inmeye başladı. Geçtiği yerlere dikkat etmiyordu. Binlerce yıllık derinliği indi indi, kontratın alındığı ana ulaşmaya çabaladı.
“Evet sanırım buldum. Aaa sen genç bir delikanlı gibisin o zaman. Yani genç bir delikanlının ruh durumuna benzer bir durumda; aldırmaz, fütursuz biri. Kontratı sana pazarlamacı, reklamcı gibi bir başka genç adam getiriyor. Sana diller dökmeye, malını satmaya uğraşıyor. Sen onu dinler-dinlemez arasında bir yerdesin; çünü kontratı almaya peşinen gönülsüzsün. Anlat anlat, heyecanlı oluyo ruh durumuyla dinliyorsun. Adam sana yanlış görmüyorsam ikiyüzelli yıl dil döküyor. Elinde tuttuğu hiç bir şeye benzemeyen, küçük ve telli bir müzik aletini andıran şeyi ha bire sana uzatıyor. Sen sıkılıyorsun artık, bezginlik geliyor. Alet hakkında sorular soruyorsun. Adam çok şey anlatıyor ama hiç biri tutarlı değil. Daha sattığı aleti bilmiyor değil ki nasıl satacak diye geçiriyorsun içinden. Alete biraz yakından bakıyorsun, ne olduğunu anlamaya çalışır gibi onu süzüyorsun. Adamın söyledikleriyle alakası yok sanki. İşte tam o anda, o talihsiz anda adamın senin eline doğru iteklediği şeyi alıyorsun; aslında şunu söylemek için alıyorsun: ver şunu kabiliyetsiz herif, ver de ben sana iki dakikada çözeyim onu! Ahhhh gençliğin küstahlığının kurbanı olmuşsun kardeşim. Çünkü bunu söyleyemiyorsun bile çünkü alet eline değdiği anda kontrat mühürleniyor. Vay canına!”
Kadın şaşkınlık dolu kahkahalar atıyor.
“Demek kontratı böyle aldın! Herkes için uygun bir yutturma yolu vardır.”
O gülerken adam itiraz ediyor
“Hayır öyle değil. Ben hiç bir zaman küstah olmadım. Hatta çok utangaçtım Haddinden fazla alçak gönüllüydüm. Gençken de, çocukken de öyleydim.”
“Gençken tabirimi Ayhan olarak algıladığını görüyorum. Ben ondan bahsetmiyorum. Ayhan, projenin en sonuna kadar yaklaşmış olan uçtur. Ben gözlemci olan senden bahsediyorum. Demek sen genç bir gözlemciymişsin!”
Adam itirazını sürdürdü.
“Hayır yanılıyorsun, ben hiç küstah olmadım.”
Kadın anlayışla gülümsedi
“Pek tabii. Kontrat elinde küstahlık ve bezginlikten dolayı patladığı için epeyce ders almış olmalısın. Oldukça derin bir projeymiş seninki de. Allah kolaylık versin kardeşim”
Yanında bulunan yatağa bir an oturur gibi oldu. Elleriyle yüzünü oğuşturdu. Bir iki dakika duramadan yerinden kalktı ve yeniden odayı turlamaya başladı.
“Acıktın mı?” dedi adam
“Evet, hem de çok”
“Ne istersin, sana sebze yemeği pişirdim ondan yemek ister misin?”
“Ne olursa yiyebilirim” dedi kadın gülerek.
Adam tabağa koyduğu yemeği ona verirken uyardı
“Bak şunlar var ya, erik onlar. Çekirdeği ile atmıştım. Onlara dikkat et.”
“Tamam ederim”
Patlıcan, kabak, üzüm, sarmısak ve erik. Muhteşem bir birliktelik oluşturmuştu. Kadın beğenme sesleri çıkararak beş dakikada tabağı temizledi.
“Muhteşem olmuş. Ahçılığın Nursel’i geçti.”
“Yok canım o kadar da değil ama fena olmamış. Domates kalmamış, o da olsa tamam olacaktı.”
“Hiç de değil. Şu andaki haliyle mükemmel bu yemek. Hem domates destek kuvvettir; eksik tadları kapatmak için biraz da göz boyamak için iyidir. Oysa bu yemek desteğe gereksinmeyecek kadar güzel olmuş. Domates ve soğan olmayan bir bileşimden bu tadı çıkarmak her şefin harcı değil!”
Ayhan bu arada tuvalete gittiğinden, övgülerin bir kısmını duyamadı.
Kadın boş tabakları mutfak lavabosuna bıraktı. Salona dönüp dalgın dalgın çapraz yürüyüşüne devam etti.
Banyodan dönen adam yerine oturmadan “kahve?” diye sordu
“Hayır, daha sonra, teşekkür ederim”
Adam yerine mutad şekilde yerleşti.
“Bu ışık seni rahatsız ediyor mu?”
“Yooo” dedi kadın dalgınca.
Sessiz geçen bir kaç dakikanın sonunda adamın sesi duyuldu
“Peki burayı anlat biraz, dünyayı yani”
“Tarla” dedi kadın gülümseyerek
iki tur attıktan sonra devam etti
“Bunu anlıyorsun. Burası üretim yeridir. Hedef yeni ruhlar üretmektir. İnsanın içinde yeşeren bişeydir o. İnsanın mekanizması aynı bir fabrika gibi onu üretir.”
“Ne olacak ruh üretilince?”
“Ruh, ağacın meyvesi gibidir. Meyve ne işe yarıyor?”
“İnsanlar yiyor, hatta hayvanlar da yiyor, yenilmediğinde, yere düşüp gübre oluyorlar. Peki ruhları kim yiyor? Düz mantık kuruyorum.”
“Doğru. Ruhlar gezegen için, ay içindir. Onlar da canlıdır ve onların da beslenmeye ihtiyacı var. Ama bu uzun bir konu.” Durup soluklandı “ahhh kendimi öylesine özgür hissediyorum ki bilemezsin. Bırak da bunun tadını çıkarayım.
Garip bir şarkıya başladı, yürüyüşü hızlanmıştı. Arada bulunduğu yerde garip dans figürleri yapıyordu.
“Kontrat bitti! Kontrat bitti” diye nakarat tutturdu. Bir süre böylece sürüp gitti. Sonra aniden saate ilişti gözü.
“Aman Tanrım! Saat üç olmuş! Kaçta başladık biz?”
Adam içini çekti
“Bilmem, altı var mıydı?”
“Galiba, vay canına dokuz sattir burada yürüyorum ben.”
“Yoruldunsa yatabiliriz”
“Evet sanırım biraz uykum geldi”
Adam kalkıp içerden yorgan yastık getirdi. O ortalarda dolaşırken. kadın ardından sesleniyordu
“Dokuz saatir burada yürüyorum ben, sence ne kadar yürümüşümdür?”
“Çok olmamalı” diye bağırdi adam içerden
“Şimdi hesaplarım ben onu. Normal yürüyüş hızıyla çapraz mesafeyi yürüdü.
“Gidiş gelişim 30 saniye sürüyor.”
Yatağa oturup aklından hesap yaptı. O sırada salona giren adama dünyanın sekizinci harikasını bulmuş gibi sevinçle haykırdı
“İnanamazsın ama yaklaşık onbir kilometre yürümüşüm”
Adam kadının yüzüne sevgiyle baktı
“O bişey mi gönlümün çiçeği” dedi “sen bu gece belki yüzbin yıl yürüdün.”
Kadın yerinden kalkıp adama sarıldı, bir süre öyle kaldılar.
“Dur seni bir silkeleyeyim” dedi. Koltuklarının altından tutup kaldırdı.
Kadın çocuklar gibi kahkahalar attı.
Sonra adam onu bıraktı, telefonun fişini çekti. Kadının erkenden uyandırılmasını istemiyordu.
“İyi geceler tatlım” dedi
Işığı kapatıp salondan çıktı, yatak odasına doğru gitti.
Kadın önce tuvalete gitti, sonra pijamalarını giydi. Salonun dibindeki tek kişilik yatağın içine kaydı.
Vücudunu dinledi. Boşalmıştı. İçi boşalmıştı.
12.06.2005
Sibel Atasoy
Ortaköy

Koku ve Ses

Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en
az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses,
kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı
halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz,
hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.

Kendi sesimiz bize yabancıdır
Kendi kokumuzu da alamayız.
Kokumuz da yabancıdır bize.

Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı
olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden
kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın
sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki
de bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini
ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine
koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız
gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın
sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru
yaptığımız bir yolculuk.

Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok.
Biz kendimize yabancıyız.
O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle
acı duyuyoruz.
Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak
belki.
Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya
çalışmak.
Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı
kaybetmekten.
Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz
insanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek
geride bıraktığmız boşluktan.

Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize
bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın
sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.

Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.

Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında
bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu
anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.

Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da
isteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim
ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda
başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp
dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak
başkalarıyla ulaşabileceğiz.

Aşk tanrısı, dünyayı yanılın emriyle yaratacak.
Hep yanılacağız.
Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz.
Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız.
Yanıldığımız sürece seveceğiz.
Sonra yanıldığımızı anlayacağız.
Ve gidip yeniden yanılacağız

Ahmet Altan

Aklın düşünebildiği her şey kazanılabilir…

Stone’la calısırken, kendisi bana;”Senden bir hedef belirlemeni istiyorum; bu oyle buyuk bir hedef olsun ki, onu elde ettiğinde, seni cıldırtsın ve ona ulasmanın tek nedeninin, sana ona hedef koyarak ulasacagını öğretmiş olmam oldugunu anlamanı saglasın.” Yılda ortalama sekiz bin dolar kazanıyor oldugum o donemde; ”Yılda yüz bin dolar kazanmak istiyorum.” dedim.Bunu nasıl basaracagıma dair hiç bir fikrim yokdu.Hiç bir stratejim olmamasına, hiç ihtimal vermememe ragmen; ”Bunu ifade edeceğim, buna inanacagım, bu dogruymus gibi davranıp, bunu yayacagım.” dedim ve oyle yaptım…

Bana öğrettiği seylerden biri, her gun gozlerimi kapayarak, hedeflerime simdiden ulasmıs oldugumu zihnimde canlandırmakdı.Yuz bin dolarlık bir banknot hazırlayarak bunu tavana yapıstırdım. Böylece, uyandıgımda ilk yaptıgım sey yukarı bakıp o banknotu gormek olacak, bu da bana boyle bir duam oldugunu hatırlatacaktı.Sonrasında ise gozlerimi kapatarak, bu yılda yuz bın dolarlık yasam biçimini yasadıgımı zihnimde canlandıracaktım.Otuz gun boyunca onemli bir sey yasanmaması yeterince dikkat cekiciydi.Ne bana atılım yaptıracak herhangi bir buyuk fikir aklıma gelmişti, ne de kimse bana para teklif etmişti…

Bunu ızleyen dort hafta içinde, aklıma yuz bin dolarlık bir fikir geldi.Oyle birden bire aklıma geldi.Yazmıs oldugum bir kitap verdı; ”Her biri bir ceyrekden, dort yuz bin adet satarsam, yuz bin dolar kazanırım.” diye dusundum. Söz konusu kitap zaten vardı ama, hiç boyle dusunmemiştim. (aklınıza, hedefiniz dogrultussunda, ilhamla gelen bir fikriniz olursa, ona guvenip, harekete gecin.) Dort yuz bin adet kitabı nasıl satacagımı bilmiyordum…

Sonra, markette ”National Enquirer” gazetesini gordum.Bu gazeteyi daha once defalarca gormustum ama daima arka planda kalmıstı.O gun ise, sanki birdenbire ustume atlamıs ve on plana gecmişti ve ben; ”Bu gazetenin okuyucuları kitabımdan haberdar olurlarsa, dort yuz bin kişinin mutlaka gidip kitabımı alır.” diye dusundum…

Altı hafta kadar sonra, Newyork’ taki ”Hunter College” da altı yuz kısılık bir ogretmen grubuna vermiş oldugum konferanstan sonra, bir kadın yanıma yaklastı ve; ”Harika bir konusmaydı, sizinle roportaj yapmak isterim.Buyrun kartım burada” dedi. Kartta yazılana gore, ”National Enquirer” gazetesi için serbest calısan bir yazardı.Kafamın içinde ”Alacakaranlık Kusagı” filminden bir parca calmaya basladı; ”vay be, hedef koyma işi gercekden işe yarıyor.” dedim.Beklenen makale geldi ve kıtabımın satısları yukselişe gecti…

Burada belirtmek istediğim nokta, bu kişi de dahil olmak uzere, butun bu olayları ve insanları hayatıma cekmiş olmam.Kısa kesmam gerekirse, o yıl yuz bin dolar kazanamadım.Kazandıgım para, doksan iki bin üç yüz yirmi yedi dolardı. Buna bozulup, ”işe yaramadı” dediğimizi mi zannediyorsunuz yoksa? Hayır, boyle bir sey söylemedik. ”Bu olaganustu bir sey.” dedik. Sonra esim bana; ”Yüz bin dolarda ise yaradıgına gore, bir milyon dolar için de işe yararmı ne dersin?..” diye sordu. Cevabım; ”Bilmiyorum.İşe yarayacagını dusunuyorum.Haydı gel deneyelim.” oldu…

Yayıncım, ilk ”Tavuk Suyuna Corba” kitabımın telif hakkı için bana yazdığı cekin uzerine imzasıyla birlikte bir gulen yuz yapmıstı, cunku bu onun hayatı boyunca yazdığı ilk BİR MİLYON DOLARLIK ÇEKDİ…

Boylece sonucu kendi deneyimimle gormus oldum, cunku onu test etmek istedim. Hedef koyup inanmak gercekden işe yarıyormu? Bunu test ettik; kesinlikle işe yaradı ve ben artık hayatımın her gununu hedeflerle yasıyorum…

(scrt)

BALIKÇI İLE RUHU

Her akşam genç Balıkçı engine çıkıp ağlarını denize salardı.

Rüzgâr karadan estikçe ya hiçbir şey bulamaz ya da pek az bir şey tutardı; çünkü bu, tatsız tutsuz bir rüzgârdı. Ona karşı çıkanlar sert dalgalardı. Ama rüzgâr kıyıya doğru esince balıklar enginlerden gelir, ağının gözlerine kendilerini atar, o da çarşıya götürüp onları satardı.

Her akşam denize çıkardı, bir akşam ağ öyle ağırlaşmıştı ki kayığıın içine çekemedi. Kendi kendisine gülüp, “Kesinlikle bütün yüzen balıkları birden tuttum. Belki de insanları meraka düşürecek iri bir canavar ya da büyük Kraliçe’nin hoşuna gidecek korkunç bir şey yakaladım,” diyerek bütün gücünü topladı ve kollarında tunç bir vazonun üstündeki mavi mine menevişler gibi uzun damarlar belirinceye kadar asıldı. İnce iplere sarıldı, yassı mantarların halkası da yaklaşa yaklaşa, sonunda ağ suyun üstüne çıktı.

Ama içinde ne balık vardı, ne canavar, ne de korkunç bir şey. Yalnızca derin uykuya dalmış küçük bir denizkızı uzanmış yatıyordu.

Saçları ıslak altın tüyler gibiydi; saçının her teli sırça bir kâsede incecik bir sırma teline benziyordu. Vücudu beyaz fildişi gibiydi, kuyruğu da gümüşle incidendi; çevresine denizin yeşil bitkileri sarılmıştı. Deniz kabukları gibi kulakları vardı; dudakları deniz mercanına benziyordu. Buz gibi dalgalar göğsüne çarpıyor, göz kapaklarında tuz parlıyordu.
Öyle güzeldi ki, genç Balıkçı onu görünce şaşakaldı; ellerini uzatıp ağı çekti, küpeşteden eğilip onu kollarının arasına aldı. Eli değince kız ürkmüş bir martı gibi haykırdı, uyanıp faltaşı gibi açılan gözleriyle korku içinde baktı ve kurtulmak için çabaladı; ama genç Balıkçı onu sımsıkı kavramış, bırakmak istemiyordu.

Kız kurtulma yolu olmadığını görünce ağlamaya başlayıp, “Yalvarırım beni bırakın, gideyim, çünkü ben bir kralın bir tanecik kızıyım. Babam yaşlı, hem de yalnız,” dedi.

Genç Balıkçı, “Seni ne zaman çağırırsam gelip bana şarkı söylemeye söz vermezsen bırakmam, çünkü balıklar deniz halkının şarkısını pek severler, benim de ağlarım dolar,” diye yanıt verdi.

Denizkızı, “Bu sözü verirsem gerçekten bırakır mısın?” diye haykırdı.
Genç Balıkçı, “Gerçekten bırakırım,” dedi.

Kız da Balıkçı’nın istediği sözü verip deniz halkının yaptığı gibi ant içti. Genç sımsıkı kollarını çekti, Denizkızı da şaşırtıcı bir korku içinde titreyerek denize indi.
Her akşam genç Balıkçı engine açılıp Denizkızı’nı çağırıyor, kız da sudan çıkıp ona şarkı okuyordu. Çevresinde yunus balıkları yüzüyor, başının üzerinde haşarı martılar fırıl fırıl dönüyordu.

Olağanüstü şarkılar okuyordu. Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp küçük buzağılarını omuzlarında taşıyan deniz halkını; Kral geçerken büklüm büklüm iri mührelerden boru çalan uzun yeşil sakallı, göğüsleri kıllı deniz erlerini; Kralın berrak zümrüt damlı, parlak inci döşemeli, som kehribar sarayını; bütün gün büyük menevişli mercan kanatlarının dalgalandığı, balıkların gümüşten kuşlar gibi fırıl fırıl oynaştığı, Girit lalelerinin kayalıklara sarmaştığı, menevişli kumsallarında karanfillerin tomurcuklandığı denizaltı bahçelerini anlatıyordu şarkılarında. Yıldız denizlerinden gelip kanatlarından buzlar sarkan balinalardan, “Seslerini işitip meraktan denize atlar boğuluruz,” diye tüccarları kulaklarına balmumu tıkamak zorunda bırakacak denli meraklı şeyler söyleyen su perilerinden; batan uzun direkli kalyonların armalarına sarılan donmuş gemicilerle, açık lombarlardan içeri dolan uskumru balıklarından; gemilerin omurgalarına yapışıp dünyayı baştan başa dönüp dolaşan şeytan minarelerinden; uçurumların dibinde yaşayan, kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep balıklarından destanlar okuyordu. Yelkeni ipekten, kendisine özgü güneşgözü taşından oyma gemili deniz dolambaçlarından; kollarıyla en büyük gemileri kucaklayan, koca deniz devini arp çala çala uyutan mutlu denizcilerden; kaypak domuz balıklarını yakalayıp güle güle sırtlarına binen deniz çocuklarından; bembeyaz köpüklerin üzerine sere serpe yaslanıp gemicilere kollarını uzatan denizkızlarından; kıvrık dişli denizaslanlarıyla uzun yeleli derya küheylanlarından söz ediyordu.

Denizkızı şarkı söylerken bütün ton balıkları derinliklerden onu dinlemeye çıkar, genç Balıkçı ağlarını çevirip onları tutar, ötekileri de zıpkınlardı. Kayığı iyice dolunca Denizkızı ona gülümseyerek denizin içine çekilirdi.
Hiçbir zaman Balıkçı’nın ona elini sürebileceği bir yere dek gelmezdi. Çok zaman Balıkçı ona seslenir, yalvarırdı; ama o gelmezdi. Genç Balıkçı onu yakalamaya kalkışsa, tıpkı bir fokbalığı gibi suyun içine dalar, o gün bir daha görünmezdi. Sesinin güzelliği de Balıkçı’nın kulağına her gün daha tatlı gelirdi. Sesi öyle güzeldi ki Balıkçı ağını da, kurnazlığını da unuttu, işine de hiç aldırmaz oldu. Lâl kanatlı, boncuk boncuk altın gözlü tonlar sürü sürü yanından geçti, ama o aldırmadı. Zıpkını yanında el sürülmeden duruyordu, kamıştan örme sepeti de bomboştu. Aralanmış dudakları, şaşkınlıktan dalmış gözleriyle kayığında tembel tembel oturup dinledi, deniz sisleri çevresini kuşatıp, gezgin ay esmer kollarını gümüşle kaplayıncaya dek dinledi.

Bir akşam ona seslendi, “Küçük Denizkızı, küçük Denizkızı, seni seviyorum. Beni al, senin güveyin olayım, çünkü seni seviyorum,” dedi.

Ancak küçük Denizkızı başını iki yana salladı; “Sende insan ruhu var,” diye yanıt verdi, “Ruhunu atarsan, seni sevebilirim.”

Genç Balıkçı kendi kendine, “Ruhumun bana ne yararı var? Onu göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum. Elbette üstümden atar, birçok mutluluğa kavuşurum,” dedi ve dudaklarından bir sevinç sesi taştı. Boyalı kayığında ayağa kalkarak Denizkızı’na kollarını uzattı. “Ruhumu atacağım, sen benim gelinim, ben senin güveyin olacağız; denizin derinliklerinde birlikte yaşayacağız, bütün şarkılarında söylediklerini bana göstereceksin, bütün istediklerini yapacağım, birbirimizden hiç ayrılmayacağız,” dedi.

Küçük Denizkızı sevincinden gülüp elleriyle yüzünü kapadı.

Genç Balıkçı, “Ama ruhumu üstümden nasıl atayım?” diye haykırdı, “Söyle, nasıl yapayım bunu? Evet, olacak bu.”

Küçük Denizkızı, “Yazık, bilmiyorum. Deniz halkının ruhu olmaz ki,” diyerek ona özlemle baktı ve derinliklerin içine daldı.

Ertesi sabah güneş dağın üstünde bir karış bile yükselmeden, genç Balıkçı, papazın evine gidip kapısını üç kez vurdu.

Rahibin çömezi parmaklıktan bakıp da gelenin kim olduğunu görünce, kol demirini çekip, “Buyurun,” dedi.

Genç Balıkçı içeri geçip yerdeki güzel kokulu hasırın üzerinde diz çöktü. Kutsal Kitap’ı okuyan rahibe seslenip, “Babacığım,” dedi, “Ben deniz halkından birine gönül verdim; ama ruhum bu isteğime kavuşmama engel. Söyleyin, üstümden ruhumu nasıl atayım; çünkü artık ona gereksinmem yok. Benim için ruhun ne değeri var? Göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum.”
Rahip göğsünü dövüp yanıtladı: “Yazık, yazık, sen çıldırmışsın, ya da zehirli bir ot yemişsin; çünkü ruh insanın en yüce parçasıdır. Tanrı da mertçe kullanalım diye bize onu vermiştir. İnsan ruhundan daha değerli hiçbir şey yoktur; dünya varlıklarından hiçbiriyle de denk olamaz. Dünyanın bütün altınıyla ölçülemez, kralların yakutlarından daha değerlidir. Bunun için oğlum, artık bu konuyu düşünme, çünkü bu bağışlanmaz bir günahtır. Deniz halkına gelince, onlar yok olmuştur, onlarla düşüp kalkmak isteyenler de yok olur. Onlar iyiyi kötüden ayırt edemeyen yabanın kurdu kuşu gibidir, efendimiz onlar için ölmedi.”

Rahibin bu acı sözlerini duyunca genç Balıkçı’nın gözleri yaşardı. Diz çöktüğü yerden ayağa kalkıp, “Babacığım, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar ormanda otururlar, kayaların üstünde de kızıl altından arplarıyla deniz erleri oturur. Ben de onlar gibi olayım, yalvarırım sana, çünkü onların günü çiçeklerin günü gibi geçiyor. Benim ruhuma gelince, sevdiğim şeyle arama girecek olduktan sonra ruhumun bana ne yararı var?”
Rahip, kaşlarını çatarak, “Vücut sevgisi boş! Dünyasında dolaşmalarına Tanrı’nın göz yumduğu o dinsiz döküntüleri boştur, kötüdür. Koru yurdunun keçi ayaklı faunlarına ilenç olsun, ilenç olsun denizlerin destancılarına! Geceleyin onları duydum, beni tespihimden ayırmaya kalktılar. Pencereye fiske vurup kahkaha atarlar. Kulaklarıma yok edici şenliklerinin öyküsünü fısıldarlar. Beni kendi benliğimle baştan çıkarmaya kalkarlar. Dua etmek istesem alay ederler; onlar yok olmuştur, sana söylüyorum, yok olmuştur onlar. Onlar için ne cennet var, ne cehennem. İkisinde de Tanrı’nın adına şükranlarını sunamayacaklar.”
Genç Balıkçı, “Babacığım sen ne söylediğini bilmiyorsun. Ben ağımla bir kralın kızını tuttum. Kız sabah yıldızından güzel, aydan beyaz. Onun vücudu için ben ruhumu verir, aşkına gökleri fethederim. Sana sorduğumu söyle bana, söyle de rahat rahat gideyim,” diye haykırdı.

Rahip, “Çekip, çekil! Senin oynaşın yok olmuştur, sen de onunla birlikte yok olacaksın!” diye bağırdı, duasını esirgedi ve kapısından kovdu.

Genç Balıkçı da pazara indi, üzüntülü bir adam gibi, başı önünde ağır ağır yürüdü.
Pazardaki toptancılar onun geldiğini görünce birbirleriyle fiskos etmeye başladılar; içlerinden biri ilerleyip onu adıyla çağırdı ve “Satılık neyin var?” dedi.

Balıkçı, “Sana ruhumu satarım,” yanıtını verdi, “Yalvarırım sana, benden al onu, çünkü artık bıktım. Ruhumun bana ne yararı var ki? Göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum.”
Ama aracılar onunla alay edip, “İnsan ruhunun bize ne yararı olacak? Sahte bir gümüş parçası etmez, bize vücudunu köleliğe sat da deniz eflatunu giydirelim, parmağına da bir yüzük takıp büyük kraliçeye eğlence yapalım seni. Ama ruh sözünü ağzına alma; bizim için hiçtir o, işimize de yaramaz,” dediler.

Genç Balıkçı da kendi kendine, “Ne tuhaf şeymiş bu! Rahip ‘Ruh bütün dünyanın altınına bedeldir’ diyor; toptancılar, sahte bir gümüş parçası bile etmediğini söylüyorlar,” diyerek pazar alanından geçti, deniz kıyısına gidip ne yapacağını düşünmeye koyuldu.
Öğleyin su rezenesi toplamakla geçinen arkadaşlarından birinin köyün ötesinde bir mağarada oturan, büyücülükte pek becerikli genç bir cadıdan söz ettiğini anımsadı. Koşa koşa yolu tuttu, ruhundan kurtulmaya öyle istekliydi ki, kıyının çevresinde taban teperken bir toz bulutu da peşinden koşuyordu.

Genç Cadı avucunun kaşınmasından onun geldiğini bildi, güle güle kızıl saçlarındaki bağı çıkardı. Çepeçevre çözülmüş kızıl saçlarıyla mağaranın kapısında durdu. Elinde de yaban baldıranının çiçekli bir sürgünü vardı. Genç Balıkçı yalçın bayırdan yukarı soluk soluğa çıkıp önüne baş eğerken, Cadı, “Neyin eksik?” diye bağırdı, “Rüzgâr ters yönden eserken ağına balık mı istiyorsun? Bende kamıştan küçücük bir kaval var, öttürürsem kefaller salına salına koya gider; ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Gemileri parçalayıp zengin hazine sandıklarını kıyıya atacak bora mı istiyorsun? Bende rüzgârın elindekilerden çok bora var; çünkü ben rüzgârdan daha güçlü birine hizmet ederim. Bir kalburla bir kova su yeter, koca kalyonları denizin dibine yollarım ben. Ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Koyakta yetişen bir çiçek bilirim, benden başka kimse bilmez onu. Eflatun yaprakları vardır. Tam göbeğinde de bir yıldız; özü süt gibi beyazdır. Kraliçenin sert dudaklarına bu çiçeği değdirecek olsan, dünyanın öbür ucuna dek peşinden ayrılmaz; kralın yatağından çıkıp dünyanın öbür ucuna kadar peşinden gelir. Ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Kara kurbağayı havanda döver çorba yaparım, çorbayı ölü bir erkek eliyle karıştırırım. Düşmanın uyurken üstüne püskürt, hemen kapkara bir engerek olsun da kendi öz annesi onu öldürsün. Bir makarayla gökten ayı çeker, bir kristalin içinden sana ölümü gösterebilirim. Neyin eksik? Neyin eksik? Dile benden ne dilersin? Sana vereyim, sen de bana bir karşılık verirsin güzel oğlan, karşılık!”
Genç Balıkçı, “Dileğim küçük bir şey, ama rahip kızıp beni kovdu. Önemsiz bir şey, ama toptancılar alay edip vermediler. Bunun için sana geldim; sana kötü diyorlar, ama karşılık olarak ne istersen veririm sana.”

Cadı yaklaşarak, “Nedir istediğin?” diye sordu.
Genç Balıkçı, “Ruhumu üstümden atmak istiyorum,” yanıtını verdi.
Cadı’nın yüzü kül kesildi, titredi; yüzünü mavi harmaniyesinin altına sakladı. “Güzel oğlan, güzel oğlan, bunu yapmak korkunç bir şey,” diye mırıldandı.
Balıkçı kumral perçemlerini sarsa sarsa güldü; “Ruhum benim için hiç,” dedi, “Göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum.”
Cadı güzel gözleriyle ona bakıp, “Söylersem bana ne verirsin?” diye sordu.
Genç Balıkçı, “Beş altınla ağlarımı, içinde oturduğum çit kulübemi, sonra üstünde denize çıktığım boyalı sandalımı. Yalnızca ruhumdan nasıl kurtulabileceğimi söyle, bütün varımı sana vereyim,” dedi.
Cadı alaylı alaylı gülüp, baldıran sürgünüyle ona vurdu, “Güz yapraklarını ben altına çeviririm. İstersen solgun ay ışığından gümüş dokurum. Ben öyle birinin hizmetindeyim ki dünyanın bütün krallarından zengin ve onların bütün topraklarına sahiptir o,” yanıtını verdi.
Genç, “Altın da gümüş de almazsan, öyleyse sana ne vereyim?” diye haykırdı.
Cadı gencin saçlarını ince beyaz elleriyle okşadı, yavaşça, “Benimle dans etmelisin, güzel oğlan,” dedi, konuşurken de ona gülümsedi.
Genç Balıkçı şaşırarak, “Bu kadarcık mı?” diye haykırıp ayağa kalktı.
Cadı kız, “Bu kadarcık,” dedi ve bir daha gülümsedi.
Balıkçı, “Öyleyse güneş batınca gizli bir yerde dans ederiz. Dans ettikten sonra da sen, öğrenmek istediğim şeyi bana söylersin,” dedi.
Cadı başını iki yana sallayıp, “Ay dolun olunca, ay dolun olunca,” diye mırıldandı. Sonra dört yanını gözetleyip kulak verdi. Mavi bir kuş yuvasından bir çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde fırıl fırıl döndü. Üç tane benekli kuş, kül rengi bayağı otları hışırdata hışırdata çıktı, karşılıklı ıslık çaldılar. Aşağıda parıl parıl çakıl taşlarını yalayan dalganın sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Cadı ellerini uzatıp onu kendisine doğru çekti ve kupkuru dudaklarını kulağına kondurdu.
“Bu gece…” dedi, “…. dağın tepesine gelmelisin, orada âyin var. O da oradadır.”
Genç Balıkçı irkilip kıza baktı, o da beyaz dişlerini gösterip güldü. Genç, “Kim bu söylediğin?” diye sordu. Cadı, “Kim olursa olsun,” dedi, “Sen bu gece git de gürgen ağacının dalları altında dur, benim gelişimi kolla. Kara bir köpek sana doğru koşarsa, bir söğüt dalıyla vur ona, kaçar. Bir baykuş sana bir şey söylerse sakın yanıt verme. Ay dolun olunca seninle birlikteyim; çayırların üstünde seninle dans edeceğiz.”
Genç Balıkçı, “Ama,” dedi, “Ruhumu üstümden nasıl atabileceğimi söyleyeceğine ant içer misin bana?”
Cadı güneşe çıktı; kızıl saçlarından dalga dalga rüzgâr esti. “Keçinin tırnakları hakkına ant olsun,” dedi.
Genç Balıkçı, “Sen cadıların iyilerindenmişsin, seninle bu gece dağın tepesinde kesinlikle dans edeceğim. Keşke ya altın, ya gümüş isteseydin. Ama istediğin karşılık buysa, al,” diye haykırdı; şapkasını çıkarıp başını eğdi ve büyük bir sevinç içinde koşa koşa kasabaya döndü.
Cadı arkasından durup baktı, gözden yitince mağarasından içeri girdi. Oymalı fıstık bir çekmeceden bir ayna çıkarıp bir çerçeveye geçirdi ve önündeki yeni yanmış çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının dolambaçlarında göz süzdü. Biraz sonra öfkeyle ellerini ovuşturdu; “Bu oğlan benim olmalıydı. Ben de o kız gibi güzelim,” diye söylendi.
Ve o akşam, ay doğunca genç Balıkçı dağın tepesine çıkıp gürgen dallarının altında durdu. Yuvarlak deniz, ayaklarının altında parlak madenden bir kalkan gibi uzanmıştı. Küçük koyda da balık kayıklarının gölgeleri kıpırdıyordu. Sapsarı kükürt gözlü bir baykuş onu adıyla çağırdı. Ama o yanıt vermedi. Kapkara bir köpek üstüne doğru koşa koşa gelip hırladı. Balıkçı bir söğüt dalıyla ona vurdu; köpek ağlaya ağlaya uzaklaştı.
Gecenin yarısında havadan yarasalar gibi uça uça cadılar geldi. Yere konarlarken “Fiyuu! Burda tanımadığımız biri var,” diye haykırıp çevreyi kokladılar; sonra birbirleriyle konuşup işaretler yaptılar. Hepsinden sonra kızıl saçları rüzgârda çağıldaya çağıldaya genç Cadı belirdi. Üstüne sıvama tavus gözü işlenmiş sırmalı bir giysi giymişti, başında da yeşil kadifeden küçük bir takke vardı.
Cadılar onu görünce, “Neredeymiş? Neredeymiş” diye çığlık kopardılar; ama o yalnızca gülüp gürgene doğru koştu, genç Balıkçı’yı elinden tutup ay ışığına çıkardı ve dansa başladı.
Fırıl fırıl döndüler, genç Cadı öyle sıçradı ki oğlan kıpkırmızı pabuçlarının tabanını gördü.
O zaman tam dans edenlere doğru dört nala koşan bir atın nal sesleri geldi. Ama görünürde at yoktu, Balıkçı korktu.
Cadı, “Daha hızlı daha hızlı,” diye haykırıp kollarını Balıkçı’nın boynuna doladı, sıcak soluğu gencin yüzünü ateş gibi yaladı. “Daha çabuk, daha çabuk!” diye haykırdı; ona, toprak ayaklarının altından yuvarlanıyor gibi geldi, beynini bir karanlık kapladı; kötü bir göz kendisini seyrediyormuş gibi üstüne büyük bir korku çöktü; sonunda bir kayanın gölgesi altında daha önce orada bulunmayan bir yüzü fark etti.
Bu, siyah kadifeden İspanyol biçiminde giyinmiş bir adamdı. Yüzünde acayip bir renksizlik vardı; ama dudakları kendisini beğenmiş al bir çiçek gibiydi. Yorgun bir görünüşü vardı. Arkasına dayanmış, ilgisiz ilgisiz hançerinin topuzuyla oynuyordu. Yanında, çayırın üstünde tüylü bir şapkayla, kollukları sırma oya üstüne büyük bir beceriyle inci işlenmiş bir çift eldiven duruyordu. Sırtına samur kaplı kısa bir pelerin atılmış, ince beyaz elleri yüzüklerle bezenmişti. Gözlerinin üzerinden ağırlaşmış göz kapakları sarkıyordu.
Genç Balıkçı büyülenmiş gibi ona bakakaldı. Sonunda göz göze geldiler; ne yanda dans etseler, ona, adamın gözleri kendi üzerine dikilmiş gibi geldi. Cadının kahkahasını duydu, belinden kavradı, deli gibi fırıl fırıl döndürdü, döndürdü.
Birdenbire bir köpek uludu. Dans edenler durdu, ikişer ikişer adamın önünde diz çöktüler, el öptüler. Tıpkı bir kuşun kanadını değdirip suyu güldürmesi gibi, adamın kendini beğenmiş dudaklarına küçük bir gülümseme değdi; ama bunda küçümseme vardı. Genç Balıkçı’ya bakıp duruyordu.
Cadı, “Hadi tapınalım,” diye fısıldadı. Onu ileri doğru götürdü, kız yalvarırken içini büyük bir istek kapladı ve peşinden gitti. Ama yaklaşınca niçin olduğunu bilmeden göğsünün üstünde haç çıkarma işareti yaptı ve kutsal adı andı.
Bunu yapar yapmaz cadılar çaylaklar gibi çığlık koparıp uçtular; ona bakıp duran solgun surat, bir acı sarsıntısıyla buruştu. Adam küçük bir koruya gidip ıslık çaldı. Gümüş haşalı, küçük bir İspanyol atı koşarak onu karşıladı. Adam eğerin üstüne atlarken geri dönüp genç Balıkçı’ya acı acı baktı.
Kızıl saçlı Cadı da uçup gitmeye kalktı, ama Balıkçı bileklerinden yakalayıp sımsıkı tuttu.
Cadı, “Bırak beni!” diye haykırdı, “Bırak da gideyim, çünkü ağıza alınmayacak şeyi söyledin, bakılmayacak şeyin işaretini yaptın.”
Balıkçı, “Yok!” dedi, “Bana o gizi söyleyinceye dek seni bırakmam.”
Cadı, yaban kedisi gibi güreşerek, benek benek köpüren dudaklarını ısıra ısıra, “Ne gizi?” dedi.

Kaç Ayak Var?

Bir Otobüste 7 Çocuk var,
Her Çocuğun 7 Sırtçantası var,
Her Sırtçantasında 7 Büyük Kedi var,
Her Büyük Kedinin, 7 Küçük Kedisi var,
Her Kedinin 4 Ayağı var.

SORU : Otobüste kaç Ayak bulunmakta?

Cevabı Buraya Yazınız:


Tebrikler, Doğru Cevap“;
}
else
{
echo “Malesef, Yanlış Cevap“;
}

}
?>