Barok

16. Yüzyılda, arka planda sürüp gitmekte olan dini çalkantılar karşısında Avrupa sanatı bir kez daha değişti. Barok sanat, Roma Katolisizminin imajını güçlendirmek için seçilen maksatlı bir araç olarak gelişti. Geniş bir üslup yelpazesini içinde barındırırken, duygu, dinamizm ve dramayı ve ek olarak bilhassa resimde, ışık ve tonları resmetmek için yeni metotları bir araya getirdi.

Reform ve matbaanın keşfinden sonra yayılan protestanlığa tepki olarak katolikler dini bölünmeyi durdurmak ve protestanların yönelttiği suçlamaları temize çıkarmak için Katolik Kilisesinin önde gelenleri mümkün olan en çok sayıda insana ulaşabilmek ve onları etkileyebilmek adına çok sayıda eser siparişi verdi.

Trento Konsili, Roma Katolik kilisesi adına sipariş edilen eserlerin anlaşılabilir, açık ve net bir dini içeriğe sahip olması gerektiğini belirledi. Roma Katolisizminin promosyon malzemesi olarak ortaya çıkan Barok döneme ait ilk eserler, onlara bakanlarda empatik ve düşünceli bir tefekkür oluşturması beklentisiyle ayrıntılı betimlemeler, güçlü bir ışık ve duygusallık içeriyordu. Sanatçılar, sınırları önceden belirlenmiş bir tarzda, gösterişli ve maharet dolu illüzyon teknikleri sergileyerek çalışmaya başladılar. Heykelde ve resimde, hareket hissi ve enerji hakimdi. Buna ek olarak, resimde, dramatik efektleri güçlendirmek için ışık ve gölgede sert kontrastlar kullanılıyordu.

Barok Sanat daha sonra Katolik Kilisesinin ötesine geçerek önce kraliyet ailesine sonra aristokrasiye ulaştı. Avrupa’nın bir çok bölgesine yayılarak Barok Sanatım takipçileri ve değişik tarzda eserleri yaygınlaştı. Akla ve duygulara hitap eden Barok sanat, İtalya, Fransa ve İspanya’da görkemli, çarpıcı, duygusal tepkiler uyandıracak bir şekilde icra edilmeye devam etti.

Barok sanatın geliştiği her yerde, sanatçıların toplumdaki önemi arttı. Kendilerinden önce çok az sanatçıya nasip olan bir saygı gördüler. İnsanları hayrete düşürmek ve düşüncelerini etkilemek amacıyla yapılmaya başlanan sanat, kısa sürede, neredeyse bütün bir kıtada en rağbet gören moda haline geldi.

de / da eki ve yazım kuralı

Bugünlerde sosyal medyada sıkça karşıma çıkan bir durumu kısaca belirtmek istedim. Bunun sebebi insanlara biraz da olsa yardım etmek amaçlı, özellikle özlü söz, atasözü gibi yazmaya çalışanlara.

Cümleden “de”yi çıkardığınızda anlam bozuluyorsa bitişik yazmalısınız; bozulmuyorsa -ama belki biraz değişiyorsa- ayrı yazmalısınız.

Aslında kural bu kadar basit. Dahi anlamını falan karıştırmaya gerek yok. Çok kitap okuduğunu, çok yazdığını belirtenler özellikle dikkat ederse kendileri için daha olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Feud ve Haftanın diğerleri

The Sea of Trees

Sonsuzluk Ormanı diye çevrilmiş. Japonların intihar etmek için kullandıkları uçsuz bucaksız bir orman. İlginç bir film. Ünlü oyuncular, ölüm, yaşam evlilik üzerine ilginç bir kurgu. Sakin ama derin bir film.

Orman hayat gibi; nefes kesici bir güzelliği var ve bir o kadar da tuzaklarla dolu. yolunu kaybettiğin de oluyor ve bunun için tıpkı benim küçükten beri yaptığım gibi geçtiğin yollara işaret bırakman lazım (ben pirinç tanesi yerine sürekli yazdım, kaybolmamak için, yolu geri dönebilmek için).
Cennete çıkan merdiven de cabası!
*
SS-GG
Her şey, 14 kasım 1941’de, almanya’nın britanya savaşı’nı kazanmasından 14 ay sonra, londra’da başlar…
Hitler işgali esnasında geçen 5 bölümlük mini ingiliz polisiye dizisi. İlk bölümü merak ettiriyor.
Ülkenin işgal altında olması insanı boğuyor biraz, Allah kimseye göstermesin.
*
Nefes kesen bir başlangıç yaptı Feud dizisi, bu kadar ünlüyü bir filmde bile toplu olarak görmek nadirken bir dizide bir araya gelmişler. Bence kadınlar bu diziye bayılacak 🙂

SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi

Sevgili Sibel Atasoy ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim çünkü; hepimizin hayat içinde soruları ve bilinmezlikleri var! Bu sözsel gezintiyi paylaşırken belki merak ettiğiniz soruların cevabını bulabilirsiniz…

 

Neslihan Yazıcılar:

İlk romanınız ‘Sırıtkan kırmızı ay’ da zamanda yana doğru zarif J bir atlayış var. Son roman Laniakea’da ise sadece zamanın değil mekanın ve gerçeklik algısının da değiştiği başka bir evrene geçiyor kahramanımız.

İlk romanınızdan son romanınıza kat edilen bu yolun referanslarından söz edebilir misiniz?

Sibel Atasoy:

Laniakea’yı yazarken hatta bittikten sonra bile bu söylediğiniz benzerliğin farkında değildim. Tuhaf değil mi? Farkına vardığımda çok şaşırdım, gerçekten de her iki romanın kahramanlarının başına gelen olay bir şekilde benzeşiyor, adeta onları saran atmosfer sihirli denebilecek bir kazayla değişmiş. Aynı zamanda her iki romanın kahramanı bu sıra dışı sıçramayı yapabilmelerini oldukça acı veren gerileme/kayıplara borçlular, öyle ki her ikisi de eski algının gerçekliğine dönebilmenin müthiş çabasını gösteriyorlar fakat değişim süreci başladığında bunun mümkün olamadığı anlaşılıyor. Böylece sonraki kabul ve keşif aşamasına geçilebiliyor.  İki roman arasındaki uzunluğun on beş yıl olduğunu düşünürsek bu süreye bir insanın iki esaslı değişiminin sığabileceğini görüyorum. İlk değişim muhtemelen Bir Kadını Öldürmek kitabımda olmuş diyebiliriz.

İlk ve son kitaptaki en bariz fark, ilkinin kahramanı kendi atmosferinde 5 kişiyi etkiler biçimde dönüşürken, son kitapta Serap, ülkesinin hatta dünyanın değişimini özellikle 2037 yılı sahneleriyle apaçık ilan ediyor. Yine ilk kitapta dönüşümün kişisel ve duygusal nedenleri olduğunu görüyoruz fakat Laniakea tam bir kaza! Gerçeklik algısı, tüm dışsal ögelerin içsel yansıması olarak toptan bükülüyor! Bu terim fantastik edebiyatın ve büyücü diye nitelendirilen yüksek bilinçli şahısların gösterebildiği bir şifa mucizesidir diyebilirim.

Neslihan Yazıcılar:

Bir kadını öldürmek demişken, o romanınız tercihe bağlı olarak birden fazla düzlemde okunabilen bir roman olarak dikkatimi çekmişti. İsteyen aynı anda iki roman hatta iki düzlemi birleştirerek bir üçüncü romanı da okuyabiliyor.  Bu kurgunun bir nedeni var mıydı? Yukarıda bahsettiğiniz ilk değişim bu kurguyu zorunlu mu kılmıştı?

Sibel Atasoy:

Bilinçaltımda neler olup bitiyor bunu pek bilemiyorum, belki de şartlar böylesi değişik bir kurgulamayı gerektirecek şekilde hizalanmıştı. Bir Kadını Öldürmek kitabı benim evrenin o gün itibariyle (2004) görebildiğim bir fotoğrafını çekmiş olan, Oyun Kuramı adını verdiğim beş sayfadan ibaret bir akış ile başladı. Böylece kitabın tek sayılı bölümleri deneyimsel, çift sayılı bölümleri kuramsal bir dizin içinde sürdüler. Bu yazım sitilinin başka bir örneği olduğunu sanmıyorum. Bir kararla böyle yapmadım, öyle olmasına izin verdim.  Annemin de sıklıkla söylediği gibi acayiplikler herhalde benim ayrılmaz bir parçam J Örneğin Venüs Bağlantısı kitabımda da isterseniz kitabı okur, isterseniz en başta okuyucuya sunulan Einstein’ın beş bilinmeyenli denklemi yöntemiyle kurduğum bulmacayı çözersiniz, her iki türlü de katil kimmiş anlaşılır! J

Neslihan Yazıcılar:

İnsanın yaşadığı kaba, sert ve acımasız gerçeklikten daha iyi ve sevgi dolu bir evrene kaçışı olarak da okunabilir mi Laniakea?

Devamını oku “SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi” →

Ohm Yasası

Gökgürültülü bir fırtınanın içinde uçan bir uçağın yolcuları neden aslında tehlikede değildir? Paratonerler binaları nasıl korur? Evimizdeki ampüllerin ışığı neden bir yenisini açıldığında zayıflamaz? Tüm bu soruların yanıtı Ohm yasasındadır.

Elektrik, elektrik yüklerinin hareketiyle oluşur. Elektrik yükü atomaltı parçacıkların temel bir özelliğidir ve onların elektromanyetik alanlarla nasıl etkileşeceğini belirler. Bu alanlar kuvvet yaratarak elektrik yüklü parçacıkları hareket ettirir. Yük, tıpkı enerji gibi korunur; yani yok edilemez ve yaratılamaz.

Yüklü parçacıkların hareketi, durgun elektriğin birikmesine yol açar. Zıt yükler farklı yerlerde birikir. Plastik tarağın elbisemize sürtünmesi ve yıldırımların oluşumu buna örnektir.

Hareket halinde olan elektrik akımı, bir yük akışıdır. Evde kullandığımız elektrik metal kablolarla iletilir, çünkü metallerdeki elektronlar belli atom çekirdeklerine bağlı değildir ve kolaylıkla harekete geçebilirler. Seramik ve plastikler gibi içlerinden elektriğin kolayca akamadığı maddelere yalıtkan denir.
Devamını oku “Ohm Yasası” →