Tanrı Zar Atıyorsa Kader Hâlâ Masada mı?

Bir sabah kahvenizi karıştırırken şunu düşünün: Evrenin en derin katmanında, parçacıklar sanki küçük birer hokkabaz gibi davranıyor. Elektronun nerede belireceğini kesin olarak söyleyemiyoruz; yalnızca olasılıklar haritası çıkarıyoruz. İşte burada eski ve ağır bir soru, modern fiziğin laboratuvar önlüğünü çekiştiriyor: Eğer temel olaylar öngörülemezse, kader fikri çöker mi?

İlk bakışta cevap cazip biçimde basit görünür: Evet, çöker. Çünkü kader genellikle her şeyin önceden yazılmış olduğu, evrenin dev bir senaryo gibi işlediği düşüncesiyle anılır. Newtoncu evrende bu fikir oldukça rahattı. Yeterince güçlü bir zihin, tüm parçacıkların konumunu ve hızını bilseydi, geçmişi de geleceği de hesaplayabilirdi. Laplace’ın şeytanı denilen bu hayali varlık, kozmik bir muhasebeci gibi evrenin defterini kapatırdı. Fakat kuantum mekaniği geldi ve deftere kahve döktü.

Kuantum dünyasında bazı olaylar yalnızca bizim bilgisizliğimizden dolayı belirsiz değildir; doğanın kendisi olasılık diliyle konuşuyor gibidir. Bir radyoaktif atomun ne zaman bozunacağını kesin söyleyemeyiz. Tek tek olaylarda kesinlik değil, istatistiksel düzen vardır. Yani evren, makro ölçekte gayet ciddi bir mühendis gibi köprüler kurarken, mikro ölçekte caz müzisyeni gibi doğaçlama yapar.

Rastgelelik kaderin düşmanı mı?

Burada dikkatli olmak gerekir. Rastgelelik, özgürlükle aynı şey değildir. Bir kararımın kuantum dalgalanmasıyla belirlenmesi, beni daha özgür yapmaz; sadece daha öngörülemez yapar. Bir rulet topunun nereye düşeceğini bilmemek, topun irade sahibi olduğu anlamına gelmez. Bu yüzden kuantum rastgelelik, katı determinizmin burnunu kanatır ama insan özgürlüğünü otomatik olarak tahta çıkarmaz.

Kader kavramı da tek bir taş blok değildir. Bir yorumda kader, her ayrıntının önceden sabitlendiği kozmik bir dosyadır. Bu yorum, kuantum belirsizlik karşısında ciddi yara alır. Çünkü evrenin temelinde gerçekten indirgenemez olasılık varsa, gelecek tek bir çizgi halinde önceden mevcut değildir. Daha çok dallanan, titreşen, ihtimallerle örülü bir alan gibidir.

Ama kaderin başka bir yorumu daha vardır: Kader, olayların tek tek mekanik zorunluluğu değil, varoluşun daha derin bir örüntüsüdür. Jungiyen bir dille söylersek, insan yalnızca dış nedenlerin itişiyle değil, iç arketiplerin, gölgelerin, arzuların ve bilinçdışı çağrıların çekimiyle de yaşar. Bu durumda kader, gelecekte yazılmış bir cümle değil; insanın karşılaşmaktan kaçamadığı soruların biçimidir. Kuantum rastgelelik bu kaderi çürütmez; olsa olsa onu daha gizemli kılar.

Bir savaşçı gibi bakarsak mesele şudur: Evrenin kesin olmaması seni kurtarmaz. Belirsizlik, sorumluluktan kaçış kapısı değil, sorumluluğun sahnesidir. Eğer her şey önceden belirlenmiş olsaydı, eylemimiz yalnızca bir kukla dansı olurdu. Eğer her şey rastgele olsaydı, eylemimiz anlamsız bir savruluşa dönüşürdü. İnsan bu iki uçurum arasında yürür: Ne tamamen programdır ne de tamamen gürültü.

Kuantum fiziğinin felsefeye verdiği en keskin ders belki de şudur: Gerçeklik, insan aklının sevdiği kadar düz, kapalı ve itaatkâr değildir. Biz kaderi çoğu zaman güvenlik ihtiyacımızla düşünürüz. Bilinmezlik korkutucudur; bu yüzden evrenin bir planı olduğuna inanmak isteriz. Fakat kuantum belirsizlik bize, varoluşun kalbinde açık bir pencere olabileceğini söyler. Bu pencere kaosun değil, imkânın penceresidir.

Sonuç olarak kuantum rastgelelik, kaderin basit ve mekanik versiyonunu zayıflatır. Her şeyin en baştan milim milim yazıldığı fikri, modern fiziğin olasılıkçı evreninde eskisi kadar rahat nefes alamaz. Fakat kaderi daha derin, sembolik ve varoluşsal bir anlamda düşünürsek, kuantum onu yok etmez. Aksine kaderi bir zincir olmaktan çıkarıp bir karşılaşma alanına dönüştürür.

Belki de asıl soru şudur: Gelecek önceden yazılmış mı, yoksa biz onu mu yazıyoruz? Kuantum evreninin fısıltısı daha incelikli olabilir: Gelecek ne tamamen yazılıdır ne de boş bir sayfadır. O, olasılıklarla dolu bir mürekkep gibidir. Kalem elimizde değildir belki, ama elimiz de büsbütün kalemsiz değildir.

Bir Maymun Shakespeare Yazarsa, Yazar Kim Olur?

Sonsuz Maymun Teoremi kulağa hem komik hem de ürkütücü gelir: Bir maymun, bir daktilonun tuşlarına sonsuza dek rastgele basarsa, eninde sonunda Shakespeare’in bütün eserlerini eksiksiz yazacaktır. Hatta sadece Shakespeare değil; kayıp İskenderiye Kütüphanesi’ni, henüz yazılmamış romanları, sizin yarın kuracağınız cümleyi ve belki de evrenin otobiyografisini de yazacaktır. Teorem matematiksel olarak doğrudur; ama zihinsel olarak insanı rahatsız eder. Çünkü bize şunu fısıldar: Şaheser dediğimiz şey, yeterince uzun beklenirse rastlantının çöp kutusundan da çıkabilir mi?

Olasılık Tanrısı sabırlıdır

Teoremin kalbinde basit bir fikir vardır: Eğer bir olayın gerçekleşme olasılığı sıfır değilse ve deneme sayısı sonsuza gidiyorsa, olay neredeyse kesin gerçekleşir. Bir maymunun Hamlet’in ilk cümlesini doğru yazması inanılmaz derecede düşük ihtimaldir; tüm oyunu yazması ise aklın terazisini kırar. Fakat sonsuz zaman, düşük olasılıkları yavaşça ezer. Sonsuzluk, sabırsız insan zihninin kaldıramayacağı kadar büyük bir makinedir.

Yine de burada bir tuzak var: Matematiksel mümkünlük ile varoluşsal anlam aynı şey değildir. Bir çocuğun yere boya dökmesiyle oluşan leke, tesadüfen Van Gogh’un yıldızlı göğüne benzeyebilir. Ama o leke Van Gogh’un gecesini, yoksulluğunu, krizlerini, sarı ışığa duyduğu metafizik açlığı taşımaz. Biçim benzerliği, içsel zorunluluk demek değildir. Maymun metni üretebilir; fakat metnin niçin orada olduğunu bilmez.

Yaratıcılık yalnızca üretmek değildir

Yaratıcılığı çoğu zaman yanlış yerde ararız. Sanırız ki yaratıcı eylem, yeni bir kombinasyon üretmektir. Elbette bu doğrudur, ama eksiktir. Yaratıcılık aynı zamanda seçmektir, ayıklamaktır, bağlam kurmaktır, yaraya parmak basmaktır. Rastgelelik sonsuz malzeme yığabilir; fakat hangi cümlenin kalbe saplanacağını, hangi melodinin çağın ruhunu yakalayacağını, hangi görüntünün kolektif bilinçdışındaki eski bir ejderhayı uyandıracağını seçemez.

Burada Jungiyen bir gölge belirir: İnsan yaratıcılığı, sadece bilinçli zekânın değil, bilinçdışının da ürünüdür. Bir sanatçı bazen kendisinin bile anlamadığı bir sembol doğurur; ama o sembol rastgele değildir. Karanlıkta büyümüş, rüyalarla beslenmiş, kültürün derin mağaralarında yankılanmış bir şeydir. Maymunun tuş vuruşları kaostur; sanatçının sezgisi ise kaosla yapılan bir düellodur. Savaşçı, rastgele saldırmaz; karanlığın içinden gelen hamleyi hisseder.

Şaheser bulunduğunda kim tanıyacak?

Sonsuz maymunlar gerçekten de bütün kitapları yazsa bile, önümüzde daha büyük bir sorun kalır: O kitapları kim okuyacak? Sonsuz rastgele metin okyanusunda Hamlet’in bulunması, samanlıkta iğne aramak değildir; bütün evreni saman yapıp iğnenin neye benzediğini unutmak gibidir. Rastgelelik şaheseri üretebilir, ama onu şaheser olarak tanıyacak bir bilinç gerekir. Anlam, yalnızca nesnenin içinde değil, karşılaşmada doğar.

Bu nokta özellikle teknoloji çağında önemlidir. Yapay zekâ, algoritmalar ve üretken sistemler bize devasa kombinasyonlar sunuyor. Bir makine şiir yazabilir, resim çizebilir, beste yapabilir. Fakat asıl soru hâlâ şudur: Üretilen şey yalnızca istatistiksel bir yankı mı, yoksa insan deneyiminde yeni bir kapı mı açıyor? Makine rastgeleliğin hızlandırılmış kuzenidir; yaratıcı değer ise hâlâ dikkat, niyet ve yorumla belirlenir.

Demek ki sonsuz maymun teoremi yaratıcılığı küçültmez; tam tersine onun gizli iskeletini görünür kılar. Yaratıcılık, hiçlikten bir şey çıkarmak değil, olasılıklar cehenneminden anlamlı olanı kurtarmaktır. Sanatçı, evrenin gürültüsünde bir melodi duyan kişidir. Bilim insanı, veri çölünde desen arayan kişidir. Filozof ise maymunun yazdığı cümleye bakıp şunu sorar: Bu cümle doğru olabilir, ama hakikat mi?

Sonuçta rastgelelik, yeterince zaman verilirse şaheserlerin biçimini üretebilir. Ama şaheser olmak için biçim yetmez. Bir eserin şaheser sayılması için hafızaya, acıya, sezgiye, toplumsal yankıya ve onu karşılayan bilinçli bir okura ihtiyaç vardır. Sonsuz maymun Shakespeare’i yazabilir; fakat Shakespeare’i Shakespeare yapan şey, yalnızca kelimelerin sırası değil, insan ruhunun o kelimelerde kendi uçurumunu görmesidir.

Kuantum Kesinsizliği

Bir pencere bulun. Şayet yakından bakacak olursanız, kendi yüzünüzün zayıf bir yansımasını görebilirsiniz. Bunun nedeni camın tamamıyla saydam olmamasıdır. Üzerine çarpan ışığın yüzde 95’ini geçirirken, kalan yüzde 5’ini geri yansıtır.

Eğer ışık bir dalgaysa, bunu kavramak oldukça kolaydır. Pencereye vuran ışık dalgası, camdan geçen büyük bir dalgaya ve geri dönen daha küçük bir dalgaya ayrılır. Bir sürat teknesinin kıç tarafında oluşan dalgayı düşünün. Bu tekne, yarıya kadar suya batmış bir şekilde sürüklenen bir tahta parçasına rastladığında, oluşturduğu dalganın büyük bir kısmı yoluna devam ederken, küçük bir dalga parçası ise tahta üzerinden geri döner.

lights water blur rain

Öte yandan ışığı bir dalga olarak kabul ettiğimizde bu davranışı anlamak ne denli kolaysa, özdeş parçacıklardan oluşan bir akım olarak düşündüğümüzde de aynı ölçüde zordur. Sonuçta tüm fotonlar özdeşse, pencerenin bu fotonların her birini aynı şekilde etkilemesi gerektiğini düşünürüz. Bir futbolcunun defalarca serbest vuruş kullandığını düşünün. Eğer futbol topları özdeşse ve futbolcu her birine tamamen aynı şekilde vurursa, hepsi havada aynı falsoyu alır ve hedefi aynı noktadan vurur. Bu bakış açısıyla, topların çoğu hedefi aynı noktadan vururken, bir kısmının auta çıkacağını düşünmek mantıksız olacaktır.

Öyleyse nasıl oluyor da, birbirinin tamamen aynısı parçacıklardan oluşan bir akım pencereye çarptığında, yüzde 95’i camın içinden geçip giderken, kalan yüzde 5’i geri dönebiliyor? Einstein’ın ortaya koyduğu üzere, bunun tek bir yolu var. “Özdeş” kelimesinin mikroskobik dünyada, gündelik hayatımızdakinden çok daha farklı bir anlama gelmesi gerekiyor – indirgenmiş ve budanmış bir anlama.

Görünen o ki, mikroskobik dünyada, özdeş şeyler özdeş koşullar altında özdeş davranışlar sergilemiyor. Bunun yerine, yalnızca, herhangi bir şekilde davranmak açısından özdeş bir şansa sahipler. Pencereye varan her bir fotonun, pencereden geçme (yüzde 95) veya yansıma şansı (yüzde 5), diğer fotonların sahip olduğu şansın aynısı.

Herhangi bir fotona ne olacağını kesin olarak bilebilmenin yolu yok. Söz konusu fotonun camdan geçmesi ya da geri yansıması bütünüyle şansa bağlı ve rastgele gerçekleşmekte.

20. yüzyıl başlarında bu öngörülemezlik, dünya için kökten bir yenilikti. Rulet döndükçe üzerinde sıçrayan topu düşünün. Rulet durduğunda topun hangi sayının üzerinde kalacağını bilemeyeceğimizi varsayarız. Ancak durum gerçekte böyle değildir. Şayet topun harekete başladığı rotayı, ilk hızını, hava akımının kumarhanede bir andan diğerine nasıl değişiklik gösterdiğini ve bu türden diğer bilgileri bilebilseydik, fizik kurallarını kullanarak topun nerede duracağını yüzde 100 kesinlikle belirleyebilirdik.

close up shot of a roulette

Aynı şey yazı-tura atmak için de geçerlidir. Fırlatma anında ne kadar kuvvet uygulandığını, paranın tam olarak şeklini ve diğer verileri bilebilseydik, fizik kuralları paranın yazı mı tura mı geleceğini yüzde 1 00 kesinlikle belirleyebilirdi.

Gündelik hayatta hiçbir şey kesinlikle öngörülemez değildir. Aynı şekilde, hiçbir şey tamamıyla rastlantısal da değildir. Rulet oyununda veya yazı-tura atıldığında sonucu tahmin edemememizin sebebi, hesaplayabileceğimizden çok daha fazla verinin göz önüne alınması gerekliliğidir.

Fakat prensip olarak (esas nokta da budur) , her ikisini de tahmin etmemizi engelleyecek hiçbir şey yoktur. Fotonların mikroskobik dünyası ise bunun tam tersidir. Ne kadar veriye sahip olduğumuzun hiçbir önemi yoktur.

Bir fotonun camdan geçeceğini ya da geri yansıyacağını tahmin etmemiz prensipte bile imkansızdır. Bir rulet topunun her hareketinin bir nedeni vardır; çok sayıda küçük kuvvetin karşılıklı etkileşimi geçerlidir. Ancak bir fotonun gerçekleştirdiği eylemin hiçbir sebebi yoktur! Esas olan, mikroskobik dünyanın öngörülemez oluşudur. Ve bu durum gerçekten de, dünya üzerinde yepyeni bir şeydir. Ve fotonlar için geçerli olan bu durum, mikroskobik dünyanın tüm sakinleri için de aynı şekilde geçerlidir.

Bir bomba, zamanlayıcısı tetiklediği için, titreşimlerden dolayı veya içeriğindeki kimyasallar aniden indirgendiği için patlayabilir. Kararsız (veya “radyoaktif”) bir atom ise herhangi bir duruma bağlı olmadan patlayabilir. Şu anda patlayan bir atomla patlamadan önce 10 milyon yıl bekleyen özdeş bir atom arasında gözlemlenebilir hiçbir fark yoktur.

Pencereden her baktığınızda yüzünüze vuran sarsıcı gerçek, tüm evrenin rastlantısallık üzerine kurulmuş olduğudur. Einstein bu fikre o kadar bozulmuştu ki, dudaklarını büküp şu açıklamada bulundu: “Tanrı evrenle zar atmaz !”

five dice on sand

Sorun ise Tanrı’nın bunu yapmasıdır. İngiliz fizikçi Stephen Hawking’in alaycı bir dille ifade ettiği gibi: “Tanrı evrenle zar atmakla kalmaz, bazen zarları bizim göremeyeceğimiz yerlere de atar!”

Einstein 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü ünlü görelilik kuramıyla değil, fotoelektrik olayını açıklamasıyla aldı. Üstelik bu Nobel kurulunun hatalı bir kararı değildi.

Einstein’ın kendisi de, “kuantum” üzerine yaptığı çalışmanın, bilim dünyasında gerçekleştirdikleri içinde devrimsel olan tek şey olduğuna inanıyordu. Nobel kurulu da kendisiyle tamamen aynı fikirdeydi.

Işık ile maddenin arasını bulma çabalarından doğan kuantum teorisi, o güne dek bilinen tüm bilimle çatışma halindeydi. l900’lerden önce fizik, geleceği tam bir kesinlikle tahmin etmenin reçetesi olarak görülüyordu. Bir gezegen belirli bir noktadayken, Newton’un hareket kanunları ve kütleçekim kanunu kullanılarak ertesi gün hangi noktaya ilerleyeceği kesin bir şekilde öngörülebiliyordu. Uzayda başıboş dolaşan bir atomun durumu ise bunun tam zıttıdır. Bu atom üzerine hiçbir şey kesin bir doğrulukla bilinemez.

Öngörebileceğimiz yalnızca olası rotası ile olası son noktasıdır.

Kuantum belirsizlik üzerine kurulmuş olsa da, fiziğin kalanı kesinlik üzerinedir. Bunun fizikçiler için bir sorun olduğunu söylemek biraz hafif kalır! “Fizik verilen koşullar altında neler olabileceğini çözme probleminden vazgeçmiştir,” der Richard Feynman. “Yalnızca olasılıkları öngörebiliriz.”

Mikrodünya bütünüyle öngörülemez olsaydı, evren kaosun hüküm sürdüğü bir yer olurdu. Ancak durum bu denli kötü değil. Atomlar ve türevlerinin ne yapacağı öngörülemez olsa da, en azından bu öngörülemezlik durumu öngörülebilir!

Brown Hareketi

Brown hareketi, bir sıvının veya gazın içindeki çok küçük parçacıkların dört bir yana yaptığı gelişigüzel hareketlerdir. İlk olarak mikroskobunun ıslak lamında hareket eden polenleri gören botanikçi Robert Brown tarafından gözlenmiştir. Hareketi matematiksel olarak açıklayan kişiyse Albert Einstein olmuştur. Brown hareketi, durgun suda veya havada kirliliğin nasıl yayıldığını açıkladığı gibi, su taşkınları veya borsa hareketleri gibi birçok rassal süreci de açıklar. Aynı zamanda fraktalların oluşumunda devreye girer.

Einstein, Brown’ın gözlemlediği hareketleri başarılı bir şekilde açıklamak için moleküllerin çarpışmasına dayanan ısı kuramından yararlanmıştır.

Olasılık ve Rastgelelik

Eski dönemlerden beri insanlar kartların düşüşündeki veya zarların yuvarlanışındaki rastgelelikten etkilenmişlerdir. Aydınlanma çağı ile kargaşanın bir matematiksel bilime tabi olduğu görüşü gelişti. Laplace ve diğer matematikçiler şans oyunlarının yasalarını keşfettiler. İlk bakışta, şans oluşumlarını yöneten herhangi bir yasa bulunduğu açık değildir. Fakat olaylar rastgele oluşurlarsa , o zaman belirli yasalara tabi olan ortalama düzenleri vardır. Bir zarın pek çok defa atılışı her yüzün ortalama altı defada bir üstte olması sonucunu vermelidir aksi takdirde zarlar hilelidir. Fakat yalnızca ortalama dışında tek tek yuvarlanışlar dizisinin bir düzeni var mıdır? Bir olaylar dizisinin, zarın tek tek yuvarlanışları gibi mi -tamamen anlamsız- yoksa bir bebeğin meydana gelişinin genetik kodu olan bir DNA molekülündeki kimyasal bazların sırası gibi mi olduğunu nasıl biliriz?
Devamını oku “Olasılık ve Rastgelelik” →