Aumakua

“Sizin öz varlığınız en yüce öğretmendir. Dıştaki öğretmen yalnızca bir kilometre taşıdır. Sizinle birlikte hedefe yürüyecek olan ancak içteki öğretmendir; çünkü o hedefin ta kendisidir.” de ilk ve en sevdiğim öğretmenlerimden Maharaj
Bazı literatürlerde Yüksek Benlik adıyla yer bulan içimizdeki öğretmen, ebeveyn, ruhun temsilcisi Hawaii şamanlığında Aumakua adını almıştır ve bilincimizin Kane bölümünde ikamet eder.
Korkunun kökeni acı beklentisidir. Yaratıcı imgelemin şimdiki ya da geçmiş zamandan bir noktayı alıp geleceğe projekte etmesi neticesinde kurmaca bir acı deneyimi oluşturmaktır. Temelinde acı beklentisi vardır. Hatta bu beklentinin daha evvel yaşanmış olması bile gerekmiyor, öğrenilmiş olması bile yeterlidir. Korku asla şu an’ın malı değildir. Geleceğe dair kurgulanmıştır ancak sorun şu ki, Ku(beden hafızası) doğal yapısı gereği bunu bilmez. (Ku’da özne-zaman yok), dolayısıyla zihnimize giren her şey geçerli ve şimdi eylemidir, bedeni negatif stres döngüsüne sokar.
*

13. Cuma

Bugün ayın 13 ü ve Cuma. Aynı zamanda dolunay var. Bilirsiniz 13. Cuma ile ilgili bir sürü hikaye, film mevcut. 13 sayısı uğursuz olarak kabul ediliyor, Cuma günü için de öyle bir inanış var. Dolunay etkilerini zaten çok okumuşsunuzdur.

Ayrıca bugün Dünya Dertleşme Günüymüş. Dertleşmek isteyen varsa beklerim.

Gerçeklik Örgüleri

Biz gerçeklikten bahsettiğimizde onun somut olduğunu varsaymak eğilimindeyiz fakat şu an dünyada mühimsenecek düzeyde insan topluluğu gerçeğin somut ve soyut katmanlardan oluştuğuna ikna olmuş durumda. Laniakea’da Serap’ın fiziksel ya da somut bedeniyle soyut bir gerçekliğe savrulmuş olması bence dünyanın evrilmekte olduğu yeni duruma uygun bir gösterge olmuş. Yani bunu şimdi görebiliyorum J Yazarken bunların hiç birinin farkında değildim. Ve haklısınız şimdi düşününce geri dönen kahramanımız Harmonia’nın artık yalnızca somut bir gerçeklikte yaşamadığını soyut gerçeklikleri de içine katmış olduğunu söyleyebilirim. Bazı Doğu öğretilerinde, bilgeliğin en son ve en zor fiziksel bedene indiğini söylerler. Bu durumda önceki sorunuza bağlantılı olarak Lemuryanların, bilgeliklerini fiziksel bedene taşımaya zahmet etmediklerini, belki gereksiz bulduklarını belki de üşendiklerini söyleyebiliriz. Onlar zamanlarının çok büyük kısmını ışık bedenlerinde geçiriyorlardı J Fakat anlaşılan o ki ışığın (farkındalığın) fizik bedene indirilmesi artık farz olmuş.

Tüm bu olanların bilimsel izahı var tabi fakat bunu sadece anlatabilmek değil anlayabilmek için de kuantum fiziği, psikoloji ve sosyoloji üzerine birleştirici bir çalışma yapmış olmak gerekir. Tabi böylesi bir bütünlemeyi yapmış olarak dünyaya yeni gelenler,  çocuklar ve gençler var. Onlar bu bilgiye hücrelerinde sahipler ve siz daha söylemeden ne dediğinizi anlarlar fakat çoğu da bizim eski somut dünyalılarımızca hasta olarak görülmekte şu an. Kozmik dönüşüm devirlerinde bu hep olmuştur yani normal görülebilir. Hatta önceki dönüşümlerde böylesi kişilerin çoğu işkenceyle öldürülmüşler.

Carl J. Calleman’a göre Maya Tun Takvimi son derece ilginç döngülere sahip. Yazar bu döngüleri dünyadaki bilinç geçişleri, dinler açısından incelemiş; olaya, dünyanın sonu olabilecek felaket senaryoları üretmek yerine anlamak için bakmak isteyenlere öneririm. “Sol-beyin yarıküresinin-eril-  hakimiyeti sona erdiğinde, lineer zaman deneyimi de sona erecektir.” Der Calleman. Bunu dünyanın sonu gelecek biçiminde anlayıp senaryolar üretenlerin yanıldıkları 2012’den geçmekle kanıtlanmış oldu. Maya bilgeliğinde sona erecek olarak bahsedilen olgunun; dünya yaşamı değil ‘sol-beyin hakimiyeti’ olduğu anlaşılmalıdır.

Az önce söylediğim kuantum-psikoloji örtüşmesini en iyi yapanlardan bir olan Fizikçi Danah Zohar’ın kitaplarıyla uzun seneler önce tanışma fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissederim. Neyse ki Dünya’da 360 derece değerlendirme yapabilen bilim insanları ve kurgucular var, her devirde olmuş, hepsine yolu aydınlatan ışıldakları için minnettarım. Sibel Atasoy

Anılardan…

Hayatımda birçok meslek yaptım, hepsini de severek yaptım. Zaten yaptığım şeyi severim nedense, ben onu seçeyim ya da o beni seçsin galiba fark etmiyor. Sorumluluk duygum yaradılıştan yüksek programlanmış belki o sebeple biraz titizlendim fakat hiç bir zaman ifrata varmadı titizliğim, hep derdim ki %70 i tuttursam yeter. 🙂 Kervanın yolda düzeleceğine dair bir iç sesim olur fakat ben bu sezi üzerine yan gelip yatmam yine de elimden geleni yaparım. Bunun üstüne çıktığım konular da olmuştur ama işin o kısmıyla pek ilgilenmedim.
Uzun hayatım boyunca severek yaptığım işlerden en sevdiğim -ne zaman düşünsem aynı sonuç çıktığına göre galiba yaradılışıma en uygun olanıdır bilemiyorum-, bilgisayar programı yazmak oldu. Bu olayı en başından en sonuna kadar yapabiliyor, yaşayıp yaşatabiliyordum.
Programın ihtiyaç haline geldiğini görüyor ve bunun için kolları sıvıyordum ve başlıyordum sistem analistliğine. Zaten program yazılacak konunun detaylarını biliyor olurdum ama bununla yetinmez, programı kullanacak olan kişilerle uzun zaman geçirir, ihtiyacın detaylarına dair tüm verileri toplardım. Değişkenler ve sabitler üzerine akılcı ve uygulanabilir doğru seçimleri yapabilmek için titizlenirdim. Sonra onları bir araya toplardım ve fayda analiz noktasını hesap etmeye çalışırdım. Çünkü programlama bir ” giriş ve çıkış” dansıdır. Ne kadar veriyi ne kadar zaman harcayarak gireceksiniz ve bundan ne tür faydalı bir çıkış umuyorsunuz. Alınması amaçlanan sonuçta, zaman ve emek korelasyonu çok önemli. Hiç bir program tüm değişkenleri dikkate alamaz. Detaylar içinde kaybolunur ve kullanıcılar bunun yararsızlığını bilinçli ya da bilinçsiz fark ederek programı kullanmayı reddeder yeniden ana baba hesabına dönerler!
İşte bütün bu hesapları yaptıktan sonra, hayalinizde çalışan programı verdiği raporları, yaptığı hesapları bir bir görüp tatmin olduktan sonra iş sembolik inşa kısmına geliyordu. Harika bir başka süreç de buydu. Programları yazarken yanlız ve ferah bir oda ve klasik müzik müthiş bir eşlikçi olurdu. Programı yazma sürecim genelde kısa sürerdi. Son noktayı koyduğun an müthiş bir merak hakim olur, acaba çalışacak mıdır? Önceden hayalimde gördüğüm sonuçları verebilecek midir? Hevesle örnek veriler girip programı çalıştırma komutuna basarsın ve onun şimşek hızıyla yaptığı hesaplamaları bir an beklersin ve biiiip… hazırım şimdi hangi sonucu istiyorsun dile benden ne dilersen gibi bir sestir bu 🙂
En acilinden başlayarak istemeye başlarsın. program çalışmaktadır. Bu nasıl bir sevinçtir anlatmak zor, ben bunu senelerce yaşama zevkine eriştim. Bir çok şirketin ve onun çalışan bileşenlerinin işlerini kolaylaştırdım, kendi işlerimi de kolaylaştırdım tabi. Bu da alınan zevkin bitmeyen hep süren kısmı oluyor. Bir annenin çocuklarını uzaktan seyredip mutlu olması gibi.
Bir programın işlevsel olabilmesi için, önceden manuel yapılan işlerin hepsini yapabilip daha kısa zamanda daha geniş-derin analizlere yer verebilmesi, seçimler sunabilmesi, yeniden yeniden yorulmadan deneme konusunda azimle programlanmış olması gerekir. Bu zaten insanın yaptığı bir şeydir ama onun daha kısa zamanda daha çok şey yaşamasını ve denemesini sağlar, mevcut imkanından daha büyük resmi görebilmeyi hemen herkes için mümkün kılar. Bir anlamda insan hayatını uzatan ve kolaylaştıran bir işlevi var da diyebiliriz belki. Tabi iyi düşünülmüş programlardan bahsediyorum ve geçerliliğini yitirenler hemen değiştirilmeli ya da seviyesi artırılmalı. Programlar asla sabit kalmaz, putlaştırılmaz, güzel tarafı da budur. Sadece ihtiyaca cevap verdiği kadar yaşarlar, sonra yine insanlar tarafından evrilmeye mecbur bırakılırlar.
Nerden aklıma geldiyse, güzel güneşli bir günden aloha.
*
Aslında her söze başlarken özür dilemek lazım… Sebebi söz ayrımcılık üzerine kuruludur. Ve her ne kadar tutarlı-samimi bir şey söylemiş olsak da saçmalamanın daniskasıdır. Mümkün olduğunca az söz söylemeye çabalasak da kendi adıma sus pus oturamadığım için söze en iyisi peşin özürle başlamak 🙂
*

Devamını oku “Anılardan…” →