Kacıncı düzeyden gerçeksin?

“gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir; yalnızca doğanın yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır” Heisenberg

Yani gerçekliklerimizin en ufagindan en büyuğüne hepsi hakikatin sorularimiza verdigi yanitlardan ibaret. Hepsi dogru, hepsi hangi sorulari ve nasil sorabildiginle alakalı. Hakikatin kendini bizatihi onun verdigi cevaplardan üstün tuttugumuz sürece bir kısır döngüye giriyoruz, bence insanlik tarihi bununla dolu. Sebep? Cümlenin icinde saklı ve insan acgözlülüğünün bir uzantısi.

Tıpkı Ömer Hayyam’ın söylediği gibi:

 

Ben düşündükçe var dünya;

ben yok, o da yok

Gören göze güzel çirkin hepsi bir;

Aşıklara cennet cehennem hepsi bir;

Ermiş, ha çul giymiş ha atlas;

Yün yastık taş yastık, seven başa hepsi bir.

♡♥☆

Benim mütevazi bi şiirimde de “söyle bana, sen kacincı düzeyden gerçeksin” diyordu.

Rüzgarı hissedemeyen biri, perdenin hareket enerjisine sahip oldugunu yani canlı oldugunu iddia edebilir.

Hatta bu kisi, rüzgarin kendi bile olabilir 🙂

Gelecegin fiziği

Genetik hastalıkların tedavisinde gen terapisi standart uygulama olacak ve sadece hasta genlerin düzeltilmesi değil, normal genlerin de geliştirilmesi söz konusu olacak. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar başarılı olunca insanlara da uyarlanmaya başlayacak. Genetik biliminin ilerlemesini fırsat bilen insanlar mitolojik hikayelerden bu yana süregelen insanüstü güçlere sahip olma arzusuna karşı koyamayarak, süperinsan kabiliyetleri olsun isteyecek ve bilim, zor da olsa bunu sağlayacak genler yaratabiliyor olacak. Yüzyıl ortasına gelindiğinde tasarım çocuklar gerçek olabilir. Ebeveynlerin, çocuklarının daha kuvvetli bir hafızaya sahip, daha zeki, daha dikkatli, daha kaslı veya daha güzel olmalarını sağlayacak genetik oynamaların yapılmasını istemesi gayet mümkün. Hastalıkların iyileştirilmesi dışında genlerle oynanmasını yasaklayan kanunlar çıkarılsa da önüne geçmek zor olacak. Doğal olarak çocuğuna en iyisini sağlamaya şartlanmış olan anne-babalar yeni ve rekabetçi bir dünyada çocuklarına avantaj sağlamak için birbirleriyle yarışacağından, genetik özelliklerin pekiştirilmesine yönelik uygulamalar yüzyıl ortasında sıradanlaşabilir. GF

¤★☆

Well back Atlantis!

Demek ki 2070 e gelmeden kanatli insanlar, aslanbasli erkekler, kartal gozlu cocuklar standart hale gelecek. Atlantisli atalarin onbin yilda geri donecegini kim tahmin ederdi :)slında genom analizi bir nevi kullanım kılavuzuna benzetilebilir. Tehlikeli hastalıklara yatkınlıktan tutun, atalarınızın göçlerine kadar her şey DNA’mızda kayıtlı ve yakın gelecekte pek çok insan kendisiyle ilgili bu bilgilere sahip olma imkanı bulabilecek. (Bu sadece tedavi amaçlı uygulamalarda değil, adli tıp açısından da devrim niteliğinde. Çünkü kepekteki DNA kalıntısından bile insan yüzünü bilgisayar ortamında oluşturmak mümkün.)

Kuantum sayesinde yaşamı oluşturan moleküllerin en başından atom düzeyinde nasıl yapılandığını biliyoruz artık. Bilgisayarlar sayesinde uzun, zahmetli ve masraflı bir süreç olan gen dizilimi de otomatikleşti. Bu bilim açısından yeni bir branşın açılması demek. Biyoenformatik, binlerce organizmanın bilgisayarlarla genomunun taranıp genetik analizinin hızla yapılabilmesi anlamına gelmekte. Başta tek bir insan vücudunda bulunan yaklaşık 25 bin genin dizilimini çıkarmak birkaç milyon dolar tutarken, birkaç yıl içinde bu teknoloji isteyen herkesin ulaşabileceği bir hizmete dönüşebilir. Şu anda maliyeti 50 bin dolara düşen bu uygulamanın önümüzdeki yıllarda 1000$’a ineceği öngörülmekte. Böylece daha çok insan bundan yararlanmış olacak. Birkaç on yıl geçtikten sonraysa 100$’ın altına düşmesi olası. Bu da herhangi bir kan testinden pahalı olamayacak demek. Öngörülen bu hızlı düşüşün nedeni de insanların DNA’sının ortalama 0.1’den az bir oran dışında neredeyse tıpatıp aynı olması ve ne kadar çok insanın gen dizilimi yapılırsa bu işlemin o kadar kolaylaşması.

 

..avcı bir soydan geldiğimiz için uzun süre başkalarını seyredebiliyor ya da saatlerce televizyonun karşısında oturabiliyoruz. Ancak birinin bizi izlediğinin farkına vardığımız an hemen tedirgin oluyoruz. İzlemekten çok hoşlanmamıza rağmen izlenmek rahatsız edici geliyor. Yabancı gözlerin uzun süre üzerinde olması insanı huzursuz ediyor, bazen saldırganlaşanlar bile oluyor. Bunun altında yatansa, av olma korkusu ve hayatta kalmak için savunmaya geçme dürtüsü.

Gelin, illa beş duyumuzla algılamak istememize Yüksek Dokunuş (High-Touch) diyelim. Aslında Yüksek Teknolojiyle (High-Tech) Yüksek Dokunuş arasında bitmek bilmeyen bir rekabet var. Uzanıp elimizle dokunmakla, ekrandan seyretmek arasında olduğu gibi. Tabii ki, tercihimiz ikisinin birden olması ve gelecekte de böyle olmasını istemeye devam edeceğiz. Fakat seçim şansı verilse, mağara insanı gibi Yüksek Dokunuşu seçeriz. O yüzden siber uzay ve sanal gerçeklik çağında hala canlı konserlerin, gösterilerin biletleri kapış kapış.

..siberuzay sözcüğünü türeten yazar William Gibson’ın dediği gibi “gelecek zaten burada yalnızca eşit olmayan biçimde yayılmış durumda”.

Genellikle insanlar bilimin gelişme hızını yabana attığından yüzyıl içinde bu kadar ilerleme kaydedileceği çok az kişinin aklına gelirdi. Hatta bazen kendi çalıştıkları alanlarda meydana gelecek değişimi hiç mi hiç tahmin etmeyenler çıkabilir. İşte bir kaç örnek: “İcat edilebilecek her şey icat edilmiştir.” 1899 – C.H. Duell – Amerikan Patent Bürosu şefi “Aktörlerin konuşmasını kim duymak istesin ki?” 1927 (sessiz film dönemi) – Harry M. Warner- Warner Brothers kurucu ortağı “Dünya bilgisayar pazarı belki beş adet olabilir.” 1943- Thomas Watson – IBM yönetim kurulu başkanı Mesela New York Times 1903’te uçan makinelere kafa yormanın zaman kaybı olduğunu yazdıktan bir hafta sonra Wright Kardeşler tayyarelerini uçurmayı başardı; 1920’de ise roket bilimci R. Goddard’ı eleştiren Times, 49 yıl sonra Apollo 11 aya indiğinde roketlerin vakum içinde işleyebildiğinin ispatlandığını yazarak hatasını kabul etti. Buradan çıkarılacak ders, gelecek aleyhine iddialaşmanın tehlikeli olabileceğidir

 

Laboratuvarlarda, makinelerle çelik ve silikona adeta can verilmeye çalışılırken akla şu soru geliyor: ‘Bu insan ırkını özgürleştirecek mi yoksa köleleştirecek mi?’ Gazete manşetlerine bakılırsa, insanoğlunun çok yakında kendi yarattıkları tarafından ele geçirilmesi söz konusu: “Bilim insanları makinelerin insandan zeki olmasından endişeli” New York Times 2009. Benzer konular, (Terminator Salvation, Surrogates gibi) Hollywood filmlerinde de işlenmekte: gelecekte insanlarla savaşan robotlar veya süperinsan olmayı seçip yaşlanmaktan kurtulan insanlar, vb. Yapay Zeka uzmanları, robotlar bizi kafese mi tıkacak yoksa evcil hayvan gibi kucaklarında mı taşıyacak diye tartışmakta. Bunlara bakarsanız, insanlık sanki son nefesini vermek üzere gibi görünmekte. GF

Kitabin yazari keske -satir aralarinda biraz kucumsedigi – bilimkurguculari daha iyi inceleyebilseydi (Belki de kitabin ilerleyen bolumlerinde bunu yapmistir, yargilama olmasin) Asimov’un bu gercekten buyuk sorunsala dahice bir cevap bulmus oldugunu görüp rahatlayabilirdi.

 

 

 

Subliminal… Pişşşttt baksana

İnsan algı sisteminin  her saniye beyne 11 milyon parça bilgi gönderdiğini,

Oysa 1 saniyede işleyebileceğimiz bilgi miktarının 16 ila 50 parçada ibaret olduğunu biliyor muydunuz?

İşte bu sebeple rüyaları önemsiyorum. 11 milyon parça/saniye hızla girişi olan bu devasa bombardımanın altında ezilmemek için uyku var, onlardan bi şeyler öğrenebilmek imkanı da rüyaların uygun yöntemle deşifresi ile mümkün.

Biz aslında gördüğümüzü, iletişdiğimizi anlaştığımızı sanırken aslında kendi bilinmedik bahçemizde kumdan heykeller yapmaktayız 🙂

Bir bilgisayara “ruh iradelidir ama ten zayıftır” cümlesini önce İngilizceden Rusçaya, sonra yeniden ingilizceye çevirmesi istenmiş. Hikayeye göre sonuç şöyle olmuş:”Votka güçlüdür ama et çürümüştür” hahahahahaha

Gülersiniz değil mi, sanki bilinçli zihnimiz bundan pek farklıymış gibi!

Neyse ki bilinçdışımız çok daha iyi iş çıkarmakta ve dili, duyusal algıyı ve sürekli algıladığımız sayısız başka görevi büyük bir hız ve doğrulukla çözümleyerek bize daha önemli işlerimiz(!) için fırsat tanıyor.

Bilinçdışı kavramını- eski bilgelikleri dışlayıp tamamen unutmuşken- bizlere yeniden kazandıran Freud, Jung,Carpenter, Peirce, Jastrow, William James ve adını anımsayamadığım diğer bu azimli öncülere ne kadar teşekkür etsek azdır. Hiç olmazsa bu sayede biraz haddimizi bilir olduk

..

Gerek kriminal vakaların irdelenmesi gerekse yapılan geniş tabanlı bilimsel araştırmalar pek emin ve iddialı olduğumuz durumların hiç de öyle olmadığını, söylenen sözlerin çoğu kez aslıyla ilgisi olmadığını ortaya çıkarmıştır.

Peki deneyimlerimizin çoğunu ıskartaya çıkaran bir hafıza sistemi nasıl olur da evrimin insafsız elemesinden geçmiş olabilir? Eğer bu subliminal çarpıtmalar atalarımızın hayatta kalması konusunda zararlı etki yapmış olsaydı, hafıza sistemimiz, hatta belki de türümüz varlığını devam ettiremezdi. Anlaşılan o ki hafıza sistemimiz mükemmel olmamakla birlikte “yeterince” iyidir. Her saniye muhatap olduğumuz o milyonlarca veri girdisinin bombardımanı altında olduğumuz anlaşıldıktan sonra, kusursuz hatırlama yeteneği yerine, muazzam miktardaki bu bilgiyi işleme ve üstesinden gelme yeteneği geliştirmiş olduğumuz anlaşılıyor.

Dilbilimsel açıdan iki tür dil yapısı var; Yüzeysel Yapı- kullanılan sözcükler ve nasıl sıralandıkları, ifade edilme biçimi. İkincisi ise Derin Yapı: düşüncenin ana fikrine dairdir. Çoğumuz ayrıntıları kenara atıp ana fikirleri ediniriz. Yüzeysel yapı normal olarak 8-10 saniye kadar hafızamızda kalır ve sonra pufff…

İnsanların bu iki yapıyı ağırlıklı olarak kullananlar gibi özelliklere ayrıldığını da görmüşümdür, geneli dikkate alsak ortalamaya erişir belki ama örneğin ben hep ana fikirci bir yapıya sahip olduğumu, hafızamın da 10 saniye civarında olduğunu eskiden beri kendimi gözlemleyerek fark etmişimdir. Bu konu üzerinde epey kafa yordum aslında ben 🙂

Ve iki yetinin birbirinin aleyhine çalıştığını ve biri bilgisayarın deposunda stoklanırken diğerinin anlık işletim hafızası gibi olduğunu düşünürüm, hatta bilgisayarın veri sıkıştırma işleminin de hızı artırmak için gerekli olduğu gibi biz insan biyomakinelerin de buna benzer ihtiyaçlarımızın olduğunu söylediğim bir yazımı hatırlıyorum.
Tabi bir de anıların zaman içinde değiştiği gerçeği var! Onları zaman içinde yargılarımız davranışlarımız ve alışkanlıklarımızın değişimine paralel biçimde farklı hatırlarız, hatta onların ilk söylediğimiz hali teypten bize dinletilse ya da kendi el yazımızdan bize gösterilse bile bunu kabul etmeyiz.
“Genel olarak yanılıyor ama asla şüphe etmiyor olabilir miyiz?” diye soruyor Subliminal 🙂 Belki hepimiz hatırladıklarımızın doğru olduğu, diğerlerinin yalan söylüyor olduğu yargımız konusunda kendimizden daha az emin olmalıyız 🙂

Biz insanların nasıl ilişki kurduğumuzu anlamak için yapılan bir dizi araştırma sonucunda; yeryüzündeki herhangi iki insanı birbiriyle ilişkilendirmek için 5 ila 7 bağlantının yeterli olduğu kanısına varılmış, hatta bu durum “altı derecelik ayrılık” teriminin doğmasına sebep olmuştur.

Aşk bir Sapıtma mı?

Her aşk sona erer ta ki kendinden sıkılmayana kadar.
Peki kendinden sıkılmıyorsan acaba aşık olabilir misin?
(65000 pesoluk bir soru)

Biz teorik ve pratik olarak hep geçmişte yaşıyoruz (ışık hızına ulaşıncaya kadar). Hal böyle olunca, gelecekteki (potansiyel) halini gördüğün an aşık olursun. Geçmişteki hallerini gördüğünde acı acı -şefkatle- gülümsersin!

Sokrat, aşkın tanrılık bir sapıtma olduğunu söyler. Çok doğru bir tespittir bence, dengeye gelmiş bir insan bir süre içinde dinginleşir ve giderek kımıltısızlığa doğru ilerler, bu hal kişiyi sıkıntıya sürükler. Sıkıntının ise kişinin yaradılışı ve özellikleri itibariyle gideceği iki ana yol varmış gibi görünür, biri depresyon da denilebilen hayattan uzaklaşma ve giderek tam uzaklaşma yani ölüm. İkincisi ise sıkıntıdan çıkma arzusudur. Bu arzu dengenin öyle ya da böyle bozulmasını talep eder. Denge aşk yoluyla bozulursa tanrısal bi sapıtma olacaktır veya bir felaket ve acı ile de bozulabilir. Böylece varlık dengeyi yitirerek yeni bir evrim sürecine girer, belki buna yeniden doğum bile denebilir hani. 🙂

Şimdi kendi sözlerimi okuyunca şu sonucu çıkarıyorum: aşk, denge ve dengesizlik arasındaki salınımlarda ortaya çıkabilen, kişinin kontrol edemeyeceği (bu sebeple tanrılık bi iş), sonuçlarını ise asla kestiremeyeceği bilinçsiz (bu sebeple sapıtık) bir işlemdir denebilir.

Elbette  insanın “kendi” ayrımı kalmadığında, “kendinden sıkılma” da olamayacaktır mantıken.  Fakat bu süreç yapay olarak oluşturulamaz. Sıkıla sıkıla suyun çıkması lazım hahahahahaa

Denizatı Vadisi- Selim Erdoğan

Kitabı zevkle okudum. Yakında bir bilimkurgu yazma niyetinde olan ben için hoş bir sürpriz oldu çünkü böyle genç ve hızlı üstelik  başarılı bilimkurgucu ülkedaşlarım olduğu için sevinç ve ümitle doldum.

21012 yılında başlayıp 2 yılda dört kitap çıkarmak da işin cabası. Şimdi hemen diğer kitapları Sis, İkibinseksendört, Gofer Ağacı nın da siparişini veriyorum. Eminim bunlar da güzel bir rayiha bırakacaktır. Yazarın entelektüel birikimi, yazım tekniği, BK okumuşluk derecesi ve hayal gücü, kişisel/toplumsal ve evrensel bazda sorgulama hepsi dozunda ve birbirleriyle uyumlu. Bu kitabında biraz Stanislaw Lem’in esintisini duyar gibi oldum ama sadece bir his olabilir tabi.

Genç meslektaşımla tanışmak isterim, yolu açık ve parlak olsun.

*

Bir edebiyat türü olarak sınırlarının çizilmesi, tanımının yapılması en zorlarından birisidir Bilim-Kurgu. Nedir Bilim-Kurgu, hangi ögeleri içerir? Fantezi ya da diğer türlerden farkı nedir? Shakespeare’nin The Tempest oyunu ile, Le Guin’in Mülksüzleri, William Gibson’ın siber-punk romanları, Marry Shelley’in Frankenstein’ı, Phillip K.Dick’in Blade Runner’ı, Cormac Mc Carthy’nin The Road’ı, Orwell’in Bindokuzyüzseksendört’ü salt bazı ögeleri taşıdıkları için aynı türe ait eserler midir? Bu eserlerin sözgelimi zamanda yolculukların dolmuşa binmek ve inmek kadar kolay yapıldığı, dünyayı istila etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan yeşilli-antenli yaratıkların cirit attığı, milyonlarca ışık yıllık mesafelerin iletişim için sorun oluşturmadığı roman ve hikayelerle nasıl bir ortak noktası vardır? Bu tartışmalar türün her çeşit örneğinin bol miktarda verildiği, özellikle İngilizce konuşulan dünyada belki ikiyüz yıldır yapıldı, yapılmakta.

Romanın bir tür olarak ülkemize görece geç gelmesi, bilim-kurgu ögeleri taşıyan eserlerin belki biraz da “bilim” yapan kültürlere daha çok “yakıştığı” inancı ülkemizde gerek “ciddi” entelektüel nitelikler taşıyan gerekse çok daha yaygın ama daha “ucuz” üretimlerin yer bulmamasına yol açmış gibi görünüyor.

İşte Denizatı Vadisi böyle bir fonda okuyucuyla buluşuyor. Bizim ona bilim-kurgu dememizin nedeni türe özgü özellikleri içermesinden kaynaklanmadı (çünkü böyle ortak ayırıcı özellikler zaten yok). Ona bilim-kurgu dedik çünkü gelecekle ilgili ilginç simülasyonları var, Thomas Malthus’un kehanetini yeniden yorumluyor. Ona bilim-kurgu dedik çünkü matematikteki Mandelbrot kümesinin görselleştirilmesinden doğan harikulade bir ortamı kabus senaryosunun sahnesi olarak kullanıyor. Onu böyle sınıflandırdık çünkü okuyucu kahramanın içinde bulunduğu ortamı adım adım keşfetmesini izlerken, suç ve ceza kavramlarının gelecekteki olası evrimine tanıklık ediyor. (Kitabın tanıtım yazısından)

ey unutkan ve kendine meyleden kalbim!
sen söyle benim bu yağmurdan nasıl kurtulacağımı
benim mürşidim sen isen, şimdi sen söyle
uzak kalmasaydım kiminle kirlenirdi toprağın yüzü
tükenirdi göğüsümden terleyerek uzaklaşan hüznün
yürüyüp kalırdım ufukta daralan raylarda. 
şimdi kan kırmızı şafak renginden nasıl çıkarayım seni
bir trenin karanlıktan ışığa uzamasına şaşırsam da 
parmaklarımın ucuyla tutup nasıl çıkarayım seni
şayet bir şafak vaktinde yakalasam kanın sıcaklığını 
ışık oyunları nasıl kışkırtır aklımızı resimlerde