Tao te Ching’den Seçmeler 1

Gösterebildiğin yol asıl yol değil
Ad verebildiğin ad asıl ad değil
Adlandırılmazsa o kaynağı göğün yerin
Adlandırılırsa o anası bin bir türün

Demek
Hep tutkusuz olanlar görür onun özünü
Hep tutkulu olanlar görür onun yüzünü
Bu ikisi birlikte doğar
Ve adlandırılınca ayrılır
Sırdır birlik
Sırlar sırrı
Kapısı sayısız mucizenin.
(Tao te Ching)

Galiba şimdiye kadar söylediğim milyarlarca sözü içeriyor Tao’nun bu minik dizesi 

*

Ödüllendirme yetenekliyi
Halk kavga etmesin
Değer verme değerli mala
Gösterme istenmeye değer olanı
Huzursuz olmasın halkın yüreği

Demek kutlu kişinin düzeni
Yürekleri boşaltıp
Karınları doldurur
İstenci zayfılatıp
Kemikleri pekiştirir
Halkı bilgisiz kılar
Ve tutkusuz
Bilenleri cesaretsiz kılar
Ve edimsiz
Edimsizlik eder
Ve düzelmemiş bişey kalmaz…

Lao Tse

Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar
göğün yerin işaretlerinde
ben bilgelik ararım
zaman ve dünyanın işaretlerinde
kimileri ahmakça kaygılara kutsal der
ben ahmakça kaygılan bırakmaya kutsal derim
kimileri mucizeleri kutsal sayar
ben mucize olmayanları kutsal sayarım
Yin Fu Jing

Dünya zaten olduğu gibi olağanüstü güzel. Bundan daha güzel olamazdı. Başka türlüsünü düşünmek bile saçmalık. Kitabın en sonunda yer alan Tao The Ching’den de eski olduğu sanılan
“Sırlar Kitabı”, ‘Yin Fu Jing’de dile getirildiği gibi:

iyilik bilmez gökyüzü
en büyük iyiliği de budur işte…

Irmaklar ve göller neden hükümdarıdır
sellerin derelerin?
Her zaman altta kaldıklarından
Bundan hükümdarıdırlar sellerin derelerin

Kutlu kişi de öyle
Halktan üstün olur çünkü
Altta kalır sözünde
Halka önder olur çünkü
Hep arda kor kişiliğini

Demek yukarıda kalır
Kimseye yük olmadan
Önde gider
Kimseyi incitmeden

Demek herkes seve seve öne alır onu
Bıkmadan usanmadan
Çünkü Savaşmayanla
Kim savaşabilir dünyada?

(Tao te Ching)

Tao Te Ching’in Tao’su insan gönüllü değildir. Karıncayla imparator arasında fark
gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez. İyinin de bahçesine
yağmur yağdırır, kötünün de… Tao Te Ching’in bilgeleri de insan gönüllü değildir.

gökle yer sevgi bilmez
bin bir tür saman kukladır ona
kutlu kişi sevgi bilmez
yetmiş iki millet saman kukladır ona
(Tao Te Ching, 5. mesel)

Bilgeliğin yolu yaşam ırmağının içinde
yerini bulmak, karşı koymadan, dayatmadan yüzmesini, akmasını bilmektir.
Hepimiz biliriz, yüzmek bilmeyen bir kimse suya düşünce sırtüstü dönüp
kendini sulara teslim etse su onu kaldırır ve yüzdürür; ama çırpınır, kendini
kurtarmaya çabalarsa boğulur. Burada Çuang Tzu’nun (Zhuang zi) bir öyküsünü
anımsıyorum:
“Bir gün Konfüçyüs (Kong Zi) öğrencileriyle birlikte kayaların arasında deli
deli, çağlaya çağlaya akan bir ırmağın kıyısında dolaşıyormuş. Birden ırmağın
yukarılarında yüzmekte olan yaşlı bir adam görmüş. Adam bir sulara gömülüyor
bir görünüyormuş. Konfüçyüs hemen adamı kurtarmaları için ırmağın aşağı
.bölümüne öğrencilerini göndermiş. Adamı sağ salim ırmaktan çıkarıp
Konfüçyüs’ün önüne getirmişler. Konfüçyüs kayaların arasında ve coşkun
suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığım sormuş adama. ‘Çok kolay!’ demiş
adam. ‘Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne
çıktım.'”
Kendini aldatmaya karşı gerçeği göğüslemenin, sertliğe karşı yumuşaklığın,
zorlamaya karşı zorlamasızlığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe
karşı hoşgörünün, savaşmaktansa savaşmamanın, erkeğe karşı kadının yanını
tutan bir öğreti bu…
Tao Te Ching önsözünden

Parka gittik karımla – Tao Te Ching’i tartışmak için. Bir ağacın altına oturduk…
Söyleşirken bir köpek geçti sahibiyle birlikte; plastik bir halka taşıyordu dişleri
arasında gururla. Ağaç altları kuru, çürük, kırık dal doludur hep. Köpekler sever
koca koca dallar taşımayı parkta gezerken. “Köpekleri de insanlaştırıyoruz,”
dedim, “budaklı, pis dallar yerine, bak, plastik halkalar taşıyor onlar da.” Karım,
“Parkta radyo çalmak gibi,” dedi – “Ve Tao Te Ching’i tartışmak gibi,” dedim, “kuş
seslerini dinlemek dururken.” Sustuk; parkın sesini dinlemeye koyulduk.

“hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü
hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü…”1
*
İnsanın gözünden yaş getiriyor:”Sustuk; parkın sesini dinlemeye koyulduk”.

Taocu bilge Zhuang Zi’nın (Cvang Dzı’nın) şöyle bir öyküsü var –
Bilge, sofist dostu Hui Shi ile sık sık giriştiği keyifli tartışmalarından birine girişmiştir:
Zhuang Zi, göldeki balıkların “sevinç içinde” oynaşmalarına işaret etmekte, Hui Shi ise “Siz balık değilsiniz ki. Nasıl bilebilirsiniz onların sevincini” diye itiraz
etmektedir… Çetin bir söz düellosunun sonunda Zhuang Zi, “Gelin başa dö-
nelim,” der, “Siz çok iyi biliyorsunuz benim balıkların sevincini bildiğimi aslında!
Bunu ben, kıyı boyunda gezerken duyduğum kendi sevincimden biliyorum…”

“Şu sopaya sopa dersen, sözcüğün anlamına ayağın takılır, tökezlersin. Sopa
değildir dersen, gerçeği çarpıtmış olursun. Ne yapacaksın öyleyse?..”

Bu bir “koan” – yani Zen Budizmi’nde ustanın, tini mantığın zincirlerinden
kurtarmak için öğrenciye verdiği, mantık yoluyla çözümü olanaksız olan ödev.

TAO ve TE kavramlarını anlatmak da işte böylesi bir koan: YOL’a yol desen,
yordam desen, ahlaka ve geleneğe takılır ayağın, SÖZ’e söz desen, anlam desen,
mantığın ve usçuluğun zincirlerine… ERDEM’e erdem desen, iyi-kötü ikilemine
takılır ayağın, YAŞAM’a yaşam desen, kuvvet, enerji desen, pozitif bilimlerin
kavramlarına…
*
vay anam babam vay! Hay bin kokmuş galaksi köftesi

Tasavvuf felsefeleri ile Lao Tse’nın Taocu’luğu arasında derin bir yakınlık
var. Ama burada da yüzeysel bir sözcük benzerliğine takılmamak gerek – ‘YOL”
bir bakıma “tarikat” sözcüğünün kökü olan Osmanlıca “tarik” (yol – yordam –
yöntem) sözcüğünü anımsatıyor. Ama TAO, tarikatin “tariki”yle, “yol”uyla da
tam özdeş değil. Örneğin Yunus Emre,
“Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat kapısı andan içerü.”
diyor. Bu anlamda alırsak, TAO, hem üzerinden gelinip geçilecek yoldur – Tao
Te Ching’de bundan “insanın YOL’u” diye söz edilir; ama hem de “hakikat
kapısı”nın ta kendisidir – ki buna da Tao Te Ching “Göğün YOL’u” der: “O”,
herşeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir.

“ERDEM’li kişi
ERDEM’i bilmez
ondan ERDEM’lidir o
ERDEM’siz kişi
çabalar ERDEM’i yitirmemeğe
ondan ERDEM’sizdir o…” (38)
YOL’u yitirince ERDEM
ERDEM’i yitirince aşk
aşkı yitirince adalet
adaleti yitirince ahlak
sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak
ve başıdır huzursuzluğun…”

 

Evrilme hangi yöne?

Düşünüyorum da, insanın birleşiklikten ayrılıp tekil (birey) hale gelebilmesi muazzam bir çaba gerektirmiş olmalı. Tüm duyu organlarını kısıtlamak, sınırlamak, her türlü biliş hissini yok saymak ve yok yerden şüpheler geliştirebilmek için insan nesli binlerce yılda olağanüstü uğraşmış gibi geliyor artık bana. Zaten eski mitleri okuduğum zamanlarda “birey olma” mücadelesini derinden hissetmiştim, içim sızlamıştı fakat o zamanlar bunu birazcık “yükselme” gibi algılıyordum sanırım yani lineer bir bakış açısıyla, bitki-hayvan ve insan gibi bi sıralama içerisinde zorlukla tırmanılan bir aşama gibi görmekteydim birey olmayı.

Oysa şimdi Birey olmanın tekilliğini, çok boyutluluktan bir kısıtlama, birleşiklikten, sonsuz şefkat ve güvenden geriye düşen bir sınırlama hali olarak da algılamaya başladım. Şüphesiz her ikisi de bir evrilme durumu, sadece başlangıç gelişme ve sonuç bölümlerinde bir değişim var, daha doğrusu her iki hissim de aynı anda doğru; çünkü olayı daha bir bütünsel görebilmeye başladım.

Sanırım buna kutlu buluşmam diyebilirim 🙂

*

Hücrelerimiz bizi dinliyor. Onları aramamızı bekliyorlar.

Telefon numarasını biliyor muyuz?

Biliyoruz: saf niyet

Saf niyet, yani onlara(bütünlüğümüze) olan aşkımız.

Her şey böyle basitken meseleleri bu kadar karmaşık hale getirebilmiş olmamıza şaşıyorum. Şimdi ben bu basit bilgiyi anneme söylesem bana güler. Araya onlarca latince-farsça-arapça kelime, binlerce uygulama talimatı, diplomalar, bilgece bazı laflar tıkıştırsam olur mu acaba? Hala aynı basit şeyi söylemiş olabilir miyim: Hücrelerin seni dinliyor!

Sanırım bu işin sırrı her zamanki gibi uygulayarak göstermek

Don Juan’ın dediği gibi Gizemlerle bezeli dünya! Hay bin galaksi köftesi!

Altın Çiçeğin Gizi

Doğallığa Yol denir. Yol’un adı ve biçimi yoktur; sadece özdür o, sadece ilksel ruhtur.

İlk olarak toplumda günlük işler için sağlam bir zemin oluştur. Ancak ondan sonra gerçekliği değerlendirip özü anlayabilirsin

Evren açısından insanlar mayıs sineği gibidir; ancak Yol açısından da evren geçici bir yansımadır. Sadece esas ruhun gerçek özü ilksel düzenlemeyi aşar ve onun üstüne çıkar.

Her şeye boş vermiş olsan bile, uyanık ve kendine hakim ol. Fakat deneyim kazanmak için fazla hevesli olma. (Gerçeklik çok fazla ciddiye alınırsa kolayca heyecanlanılabilir. Bu, gerçekliğe aldırmamalısın anlamına gelmez, ancak gerçekliğin ritmi varlıkla yokluğun sınırında salınır. Fazla hevesli olmayan bir niyetle gerçekliğe ulaşabilirsin)

Ruhsal ilaç nedir? Bunun anlamı her durumda unutkan olmaktır. Taoculuğun büyük sırrı “yıkanmaktır” (zihnin boşaltılması). Bir evre içinde üç evre bulunur. İlki boşluktur; her şeyi boş olarak görürsün. İkincisi Koşullara bağlılıktır; nesnelerin boş olduğunu bilsen de, boşluğun ortasındaki her durumda yapısal bir özellik varsaymak dışında, nesnelerin bütünlüğünü bozmazsın. Nesneleri ne bozar ne de onlara saplanıp kalırsın. Bu merkezin düşünmeye (üçüncü evre) dalmasıdır.

Alşimik metal ya da kurşun simgesini şöyle açıklamıştır: Kurşun yoğun ve ağırdır, sert ve sağlamdır, uzun süre bozulmadan kalır; Burada geçen gerçek KURŞUN sözü, gerçek BİLGİnin insan vücudunda bulunan şekilsiz, maddesiz gerçeklik duygusudur. Bu duygu dışardan karanlık görünür ama içeride parlaktır, güçlüdür, bükülmez, dış sıkıntıları atlatabilir, iç sapmaları durdurma yeteneğindedir. Kurşunla simgelenir. Işığı sayısız varlığı aydınlattığından altın çiçek de denir.

Birleşme ve ceninin gelişmesi standart alşimik terimlerdir. Şöyle ki; Karı-koca birleştiğinde gizli odada bulutlar ve yağmur oluşur:
Gerçek Bilgi’miz Yin içindeki Yang’dır.; bu erkektir.
Bilinçli Bilgi’miz  Yang içindeki Yin’dir; bu kadındır.
İnsanların içindeki esas Yang bittikten sonra, edinilmiş koşullanmalar birleşmenin yönetimini eline alır ve gerçeklik, başka bir evde yaşıyormuş, kendine ait değilmişçesine, dışarıda kaybolur.

Yine de kişi Bilinçli Bilgiye, erkeği görmeyen kadına, sahip olabilir; Yin, Yang’ın dengesi olmadan var olur, bu bilinç yanlıştır. Eğer erkek, gerçek bilgi, hatırlanır ve karısıyla buluşmak üzere eve geri çağırılır ve birlikte olmalarına izin verilirse, Bilinçli bilgi ve gerçek bilgi birleşir, duyu ve öz biraraya gelir, böylece hiçliğin içinden esas enerji çıkar ve ruhsal cenin halinde cisimleşir.

Altın Çiçeğin Gizi

Özgünlük üzerine

Ya akıl ya gönül gibi bi ikileme kim soktu ki bizi, niye her ikisi ve daha fazlası çok boyutlu biçimde bizim gerçeğimiz olamasın? Ayrıca, “bilme” denen hatırlama, aniden ayma hali öylesine emin bi durumdur ki (çok boyutlu biliş) içinde buna dair artık en ufak şüphe veya sorgu belirmez. Fakat bu hal dışında edindiğimiz diğer bilgilere karşın sorgulama hassamızı uyanık bulundurmak en tabi birey olma duruşudur. Yani “ya öyle ya böyle” Aristo mantığından gerçekten çıkalım artık. Her şey kendi özgün durumunda neyi gereksiniyorsa onu yaparız biz bilinçli insanlar, yani DJ’nin de söylediği gibi; “anda gerekeni yapmak” budur.

*

Ciğerlerim Zaman’ın havasını tattılar

Üflediğim geçmiş: kayan kumlar… -bir şiirden

Az önce şunu fark ettim; Hücrelerime ve zihnime atılmış kayıtları her iptal edişimde (bunu sık sık ve yoga nefesleriyle yapıyorum), düşüncemin ve sözlerimin, gerçekleşme süresi hızlanıyor! Bu kez yeni bi tehlike beliriyor; çünkü gerçekleşmesini istemeyebileceğim şeyleri adeta yayından çıkmış bir ok gibi anında havada tutmam gerekiyor! Gerçekleşme hızı hiç bir dalgınlığı affetmiyor. Şüphesiz eskiden de bunlar gerçekleşiyordu ama hızları çok düşüktü ve bunları hangi yayla fırlatmış olduğumu bulmak zor hatta bazen imkansız oluyordu. Eski kayıtların boşaltılması büyük bir çeviklik ve dikkatle yaşamayı da gereksiniyor.

Ayan-ı Sâbiteler

Muhiddin İbnü’l Arabî’ye göre zâhirde her var olan, bâtında sabit bir kaynağa bağlıdır (3). Ancak bu kaynak hem görülür hem de görülmez; hem apaçık ortadadır, hem değildir. Ama gönül gözü açık olan kişi için her yerde görülebilir. İbnü’l Arabî hem görülüp hem görülmeme çelişkisini aşmak için ‘sübût’ terimini seçmiştir. Sübût olmak, somut bir şekilde var olmakla, yok olmak arasındaki ara durumda bulunma halidir (4). Sübût olan hem sabittir hem değildir. Tasavvuf anlayışında sübut olan “varlıklara” Ayan-ı Sâbiteler denmiştir. Ayan-ı Sâbiteler, İbnü’l-Arabi’ye göre ikili doğaya sahiptirler. Onlar hem mümkün olan tüm var-olanların gizli kaynağı ve hakikatidir; hem de var-olanların görünen, belirgin faaliyetlerdir. Bir başka ifadeyle, Ayan-ı Sâbiteler ‘Bilkuvve’ olanı, yani potansiyel bir yeti şeklinde gizli olanı, ‘Bilfiil’ hale geçmesini, faal olmasını sağlarlar. Ayan-ı Sâbiteler var olanların âleminde yokturlar ama yokluk âleminde vardırlar. Bir bakıma hem içkindirler hem de aşkındırlar. Ayan-ı Sâbiteler her var olanın var olmasını sağlayan temel özelliklerdir. Var olanların aslına, içyüzüne mahiyet denir. http://www.halukberkmen.net/pdf/319.pdf

Bu durumda ben Ayan-ı Sabiteler’in çok boyutlu varlığımızın/yaşamın çok işlevsel bir bölümü hatta belki solucan delikleri olabileceğini düşünüyorum 🙂