Veri Çoğalınca Zekâ Neden Körleşir?

Makine öğrenmesinde sık yapılan sezgisel hata şudur: Daha fazla değişken, daha fazla bilgi demektir; daha fazla bilgi de daha iyi tahmin. Kulağa mantıklı gelir. Hatta bir dedektif gibi düşünürsek, olay yerindeki her iz kıymetlidir. Fakat yüksek boyutlu veri dünyasında dedektifin cebine o kadar çok ipucu doldururuz ki, sonunda fail değil, cebin ağırlığı bulunur. İşte boyutluluk laneti tam olarak burada başlar: Değişken sayısı arttıkça problem zenginleşmez, çoğu zaman seyrekleşir, bulanıklaşır ve öğrenilmesi zorlaşır.

Boyut arttıkça uzay şişer

Bir veri noktasını iki değişkenle düşünmek kolaydır: x ve y ekseninde bir nokta. Üç boyutta hâlâ zihnimiz idare eder. Peki ya 100 boyut? 1000 boyut? Burada mesele sadece görselleştirme zorluğu değildir. Asıl sorun, uzayın hacminin patlayıcı biçimde büyümesidir. Bir odaya 10 sandalye koyarsanız dolu görünür. Aynı 10 sandalyeyi bir stadyuma koyarsanız neredeyse boşlukta kaybolurlar. Veri noktaları da yüksek boyutlarda böyle kaybolur: Elinizde çok örnek var sanırsınız ama uzay o kadar büyümüştür ki her nokta yalnız başına kalır.

Makine öğrenmesi modelleri örüntü bulmak ister. Örüntü bulmak için de benzer örneklerin birbirine yakın olması gerekir. Fakat boyut sayısı arttıkça yakınlık kavramı bozulur. En yakın komşu ile en uzak komşu arasındaki fark azalabilir. Mesafe ölçüleri anlamını yitirmeye başlar. Kısacası algoritmaya, mahalledeki benzer evleri bul diyorsunuz; fakat mahalle bir anda galaksiye dönüşüyor ve bütün evler birbirinden kozmik ölçekte uzaklaşıyor.

Her değişken bilgi değildir

Boyutluluk lanetinin en sinsi tarafı, değişkenlerin hepsinin eşit derecede yararlıymış gibi görünmesidir. Bir müşterinin yaşı, geliri ve önceki alışverişleri anlamlı olabilir. Ama tarayıcı pencere genişliği, formu doldurduğu saniyenin tek mi çift mi olduğu, kullandığı cihazın pil yüzdesi gibi değişkenler modele girdiğinde işler karışır. Model, gerçekten nedensel ya da istatistiksel olarak güçlü sinyali öğrenmek yerine, gürültünün içinde rastlantısal desenlere âşık olabilir.

Bu noktada aşırı öğrenme sahneye çıkar. Model eğitim verisinde harika sonuç verir; çünkü oradaki tesadüfleri bile ezberlemiştir. Ama yeni veri geldiğinde büyü bozulur. Sanki sınav sorularını ezberlemiş ama konuyu anlamamış bir öğrenci gibidir. Eğitimde parıldar, gerçek hayatta tökezler. Çok boyutlu veri, kötü düzenlenmişse modele bilgelik değil, özgüvenli cehalet verir.

Örnek sayısı neden yetmez?

Boyut arttıkça gereken veri miktarı da doğrusal değil, çoğu zaman üstel biçimde artar. Bir değişkeni 10 aralığa böldüğünüzü düşünün. İki değişkende 100 hücre oluşur. On değişkende 10 milyar hücre. Her hücrede yeterli örnek olsun istiyorsanız veri ihtiyacı astronomikleşir. Bu yüzden yüksek boyutlu problemlerde yalnızca daha çok veri toplamak her zaman çözüm değildir. Bazen veri toplamak, kovayla okyanusu doldurmaya benzer.

Çözüm, değişkenleri körlemesine çoğaltmak değil, bilgiyi sıkıştırmak ve anlamlı olanı ayıklamaktır. Öznitelik seçimi, gereksiz değişkenleri dışarıda bırakır. Boyut indirgeme yöntemleri, özellikle PCA gibi teknikler, verideki ana varyasyon yönlerini bulup daha düşük boyutlu bir temsil üretir. Düzenlileştirme yöntemleri modelin fazla karmaşıklaşmasını engeller. Karar ağaçları, gömülü yöntemler ve gözetimli öznitelik önem skorları da hangi değişkenlerin gerçekten işe yaradığını gösterebilir.

Derin öğrenmede bile bu lanet yok olmaz; sadece biçim değiştirir. Sinir ağları temsil öğrenebilir, yani ham veriden daha kullanışlı özellikler çıkarabilir. Ancak yeterli veri, uygun mimari, düzenlileştirme, doğrulama stratejisi ve dikkatli değerlendirme yoksa yüksek boyut yine tuzak kurar. Özellikle metin, görüntü ve genomik gibi alanlarda her piksel, kelime ya da gen bir değişken gibi davranabilir. Burada başarı, çokluğu olduğu gibi yutmakta değil, onu anlamlı yapıya dönüştürmektedir.

Boyutluluk laneti bize teknik olduğu kadar felsefi bir ders de verir: Her şeyi ölçmek, her şeyi anlamak değildir. Bir modele daha fazla sütun eklemek, ona daha fazla akıl vermeyebilir; bazen sadece daha geniş bir labirent inşa eder. İyi veri bilimi, değişken biriktirme sanatı değil, ayırt etme disiplinidir. Soru şudur: Modelin görmesini istediğimiz dünya gerçekten zengin mi, yoksa biz sadece gürültüyü yüksek çözünürlükte mi kaydediyoruz?

Planların Sonu mu? Makineler Geleceği Tahmin Etmeden Nasıl Kazanıyor?

İnsan zihni planlara âşıktır. Sabah ne yapacağını, rakibinin nasıl davranacağını, yatırımın nereye gideceğini ve hayatın beş yıl sonra hangi biçimi alacağını bilmek ister. Bir nedenin belirli bir sonuç doğuracağına inanmak güven verir. Ne var ki dünya, hazırladığımız senaryoları okumadan sahneye çıkan doğaçlama bir oyuncudur. Olasılıksal sistemlerin yükselişi tam da bu noktada sessiz bir devrim yaratıyor: Geleceği tek bir hikâye olarak tahmin etmek yerine, mümkün gelecekleri ağırlıklarıyla birlikte değerlendiriyor.

Deterministik düşünme, kabaca şu mantıkla çalışır: Eğer A gerçekleşirse B olur; ardından C gelir ve hedefe ulaşılır. Satranç oyuncusu on hamlelik bir varyant kurar, yönetici yıllık plan hazırlar, öğrenci sınavda çıkacağına inandığı konulara yoğunlaşır. Fakat rakip beklenmedik bir hamle yaptığında, piyasa yön değiştirdiğinde veya sınav soruları şaşırttığında planın görkemli mimarisi iskambil kâğıtları gibi çöker. Sorun plan yapmak değildir; plana, gerçekliğin kendisinden daha fazla inanmak tehlikelidir.

Hikâyelerden ağırlıklara

Olasılıksal değerlendirme, bir pozisyona bakıp tek doğru devam yolunu ilan etmez. Bunun yerine seçeneklere değerler dağıtır. Bir hamlenin başarı ihtimali yüzde 62, diğerinin yüzde 57 olabilir; ancak ikinci seçenek başarısızlık hâlinde daha az kayıp yaratabilir. Böylece karar, yalnızca en parlak sonuca değil, sonuçların dağılımına dayanır. Sistem geleceği görmez; belirsizliği düzenler. Onu güçlü yapan kehanet yeteneği değil, yanılma ihtimalini hesabın içine katmasıdır.

Modern yapay zekâ sistemleri, oyun motorları, öneri algoritmaları ve risk modelleri bu yaklaşımın farklı biçimlerini kullanır. Bir satranç motoru her zaman insan gibi uzun ve anlamlı bir plan kurmak zorunda değildir. Taş etkinliği, şah güvenliği, alan kontrolü ve olası devam yolları gibi unsurları sayısal ağırlıklarla değerlendirir. Bazen insan gözüne çirkin görünen bir hamleyi seçer; çünkü estetik sezgimiz düzen ararken sistem sonuç dağılımına bakar. Makine, güzel bir hikâyeyi değil, daha yüksek beklenen değeri tercih eder.

Bu durum insan aklının değersizleştiği anlamına gelmez. Tam tersine, zihnimizin hangi noktalarda kandırılabildiğini gösterir. İnsanlar dramatik ihtimalleri abartır, yakın geçmişi geleceğe taşır, sevdiği görüşü destekleyen kanıtları seçer ve tesadüflere anlam yükler. Bir kez başarı kazanan stratejiyi evrensel yasa sanmak kolaydır. Olasılıksal düşünme ise bizi entelektüel tevazuya çağırır: Haklı olabilirim, fakat ne kadar eminim? Hangi veri fikrimi değiştirir? Yanılıyorsam bedeli nedir?

Plan yerine güncelleme

Devrimin asıl ilkesi plan yapmamak değil, planı sürekli güncellemektir. Yeni bilgi geldiğinde eski kanaate sadakat göstermek erdem sayılmamalıdır. Bayesçi yaklaşımın gündelik hayattaki özü budur: Önce bir tahmin oluştur, kanıt geldikçe ağırlıkları değiştir. Doktor teşhisini test sonucuyla, yatırımcı beklentisini piyasa verisiyle, öğretmen yöntemini öğrencinin tepkisiyle yeniler. Böyle bir zihin, kararlarını kimliğinin parçası hâline getirmediği için dönüşebilir.

Yine de sayılar tarafsız tanrılar değildir. Bir sistemin verdiği ağırlıklar, beslendiği verilerin ve seçilen hedeflerin izini taşır. Başarı yanlış tanımlanmışsa algoritma yanlış şeyi kusursuzca optimize edebilir. Tıklanmayı ödüllendiren bir platform öfkeyi, kısa vadeli kazancı ölçen bir şirket tükenmişliği büyütebilir. Bu nedenle olasılıksal değerlendirme etik muhakemenin yerine geçmez; ona daha dürüst bir zemin sağlar.

Geleceğin akıllı insanı, en kesin konuşan kişi olmayacak. İhtimalleri ayırabilen, güven düzeyini ifade edebilen ve yeni bilgi karşısında utanmadan yön değiştirebilen kişi olacak. Dünya bir saat mekanizması değil, sürekli zar atan karmaşık bir sistemdir. Ustalık, zarın sonucunu önceden bilmekte değil; her sonuç için ne kadar hazırlıklı olduğumuzu hesaplayabilmektedir.

Veri madenciliği

Basit bir tanım yapmak gerekir ise veri madenciliği, büyük ölçekli veriler arasından bilgiye ulaşma, bilgiyi madenleme işidir. Ya da bir anlamda büyük veri yığınları içerisinden gelecek ile ilgili tahminde bulunabilmemizi sağlayabilecek bağıntıların bilgisayar programı kullanarak aranmasıdır. Veri madenciliği deyimi yanlış kullanılan bir deyim olabileceğinden buna eş değer başka kullanımlar da literatüre geçmiştir. Veritabanlarında bilgi madenciliği (knowledge mining from databases), Bilgi çıkarımı(knowledge extraction), data/pattern anaysis (veri ve örüntü analizi), veri arkeolojisi gibi.

Bunların arasındaki en popüler kullanım Veritabanlarında Bilgi Keşfi (VBK – Knowledge Discovery From Databases – KDD) ‘dir. Alternatif olarak veri madenciliği aslında bilgi keşfi sürecinin bir parçası şeklinde kabul görmektedir. Bu adımlar:

1- Veri Temizleme (gürültülü ve tutarsız verileri çıkarmak)
2- Veri Bütünleştirme (birçok veri kaynağını birleştirebilmek)
3- Veri Seçme (Yapılacak olan analiz ile ilgili olan verileri belirlemek )
4- Veri Dönüşümü (Verinin veri madenciliği tekniğinden kullanılabilecek hale dönüşümünü gerçekleştirmek)
5- Veri Madenciliği (Veri örüntülerini yakalayabilmek için akıllı metotları uygulamak)
6- Örüntü Değerlendirme (Bazı ölçümlere göre elde edilmiş bilgiyi temsil eden ilginç örüntüleri tanımlamak)
7- Bilgi Sunumu (Madenciliği yapılmış olan elde edilmiş bilginin kullanıcıya sunumunu gerçekleştirmek),

Veri madenciliği adımı, kullanıcı ve bilgi tabanı ile etkileşim halindedir. İlginç örüntüler kullanıcıya gösterilir, ve bunun ötesinde istenir ise bilgi tabnına da kaydedilebilir. Buna göre, veri madenciliği işlemi, gizli kalmış örüntüler bulunana kadar devam eder.

Bir veri madenciliği sistemi, aşağıdaki temel bileşenlere sahiptir: ·Veritabanı, veri ambarı ve diğer depolama teknikleri ·Veritabanı ya da veri ambarı Sunucusu ·Bilgi Tabanı ·Veri Madenciliği Motoru ·Örüntü Değerlendirme ·Kullanıcı Arayüzü

Veri madenciliği, eldeki verilerden üstü kapalı, çok net olmayan, önceden bilinmeyen ancak potansiyel olarak kullanışlı bilginin çıkarılmasıdır. Bu da; kümeleme, veri özetleme, değişikliklerin analizi, sapmaların tespiti gibi belirli sayıda teknik yaklaşımları içerir.

Başka bir deyişle, veri madenciliği, verilerin içerisindeki desenlerin, ilişkilerin, değişimlerin, düzensizliklerin, kuralların ve istatistiksel olarak önemli olan yapıların yarı otomatik olarak keşfedilmesidir.

Temel olarak veri madenciliği, veri setleri arasındaki desenlerin ya da düzenin, verinin analizi ve yazılım tekniklerinin kullanılması ile ilgilidir. Veriler arasındaki ilişkiyi, kuralları ve özellikleri belirlemekten bilgisayar sorumludur. Amaç, daha önceden fark edilmemiş veri desenlerini tespit edebilmektir.

Veri madenciliğini istatistiksel bir yöntemler serisi olarak görmek mümkün olabilir. Ancak veri madenciliği, geleneksel istatistikten birkaç yönde farklılık gösterir. Veri madenciliğinde amaç, kolaylıkla mantıksal kurallara ya da görsel sunumlara çevrilebilecek nitel modellerin çıkarılmasıdır. Bu bağlamda, veri madenciliği insan merkezlidir ve bazen insan – bilgisayar arayüzü birleştirilir.

Veri madenciliği sahası, istatistik, makine bilgisi, veritabanları ve yüksek performanslı işlem gibi temelleri de içerir.

Veri madenciliği konusunda bahsi geçen geniş verideki geniş kelimesi, tek bir iş istasyonunun belleğine sığamayacak kadar büyük veri kümelerini ifade etmektedir. Yüksek hacimli veri ise, tek bir iş istasyonundaki ya da bir grup iş istasyonundaki disklere sığamayacak kadar fazla veri anlamındadır. Dağıtık veri ise, farklı coğrafi konumlarda bulunan verileri anlatır.
Devamını oku “Veri madenciliği” →

Olasılıklar Evreni

deney_tupuTermodinamiğin kanunlarını bilirsiniz. Bu kanunların sonucuna göre şöyle bir cümle kurabiliriz.

“Düzensizlik ya değişmez ya da artar.”

Her ne kadar bir kesinliği içerse de gerçekte durum tam olarak bu değildir. Basit bir örnek üstünden gitmeye çalışalım.

Odanın bir köşesine konmuş içinde Klor gazının bulunduğu ucu açık bir tüp düşünelim. Tüpün içinde bulunan klor gazının odaya dağılıp dağılmaması durumunu bu kanunlar ışığında gözlemleyelim. Termodinamiğe göre entropi artışı olacak ve klor gazı mutlaka odaya yayılacaktır.

Aslında işin özünde farklı bir matematiksel süreç yatar. Klor gazının odaya yayılması sadece bir olasılıktır. Fakat tüp içinde kalma olasılığı yayılma olasılık dağılımına göre çok çok daha düşük olduğu için (trilyonda birden daha da küçük) gerçekleşmesi ihtimali zordur. Ama imkansız değildir.

bozuk_para

Olasılık kuramları 1900 lü yıllarda gelişip yeni bir bilim dalı olan “istatiksel mekanik” geliştirilmiştir. Termodinamik değerlerden sapmalarla bu teori defalarca ispatlanmıştır.

Bunu para örneği ile açıklayabiliriz. Diyelim ki aynı anda bir milyon bozuk para atılıyor. Hepsinin tura gelme olasılığı vardır. Daha eşit bir dağılımların yüzdesi ise çok daha fazladır. Fakat sonuçta gelen parça dağılımı ne olursa olsun aslında hepsinin tura gelmesiyle aynı olasılığa sahip bir dağılım olacaktır.

Yani kısacası şu; Her olay, milyarlarca olasılıktan sadece birisidir ve yaşadığımız bu evren tamamen matematiksel olasılıklar evrenidir.

Bulanık Mantık

BULANIK MANTIĞIN TARİHÇESİ

Bulanık ilkeleri ilk olarak oluşturan 1965 yılında Azerbaycanlı Lütfi Askerzadedir.Ancak bu ilkeler batı dünyasında şüpheyle karşılanmıştır.Çünkü batı kültürünün temeli “Aristo mantığına” dayanmaktaydı ve bir çok batılıya göre mantık kelimesinin “bulanık” kelimesiyle ifade olunuşu başlı başına mantıksız bir şeydi.Karşı çıkanlar çoğunlukla ihtimaller hesabı üzerine çalışanlardı.Onlara göre bulanık mantığın açıkladığını ifade ettiği her şey zaten ihtimaller teorisiyle açıklanabilirdi.

Doğuda ve özellikle Japonya da ise bulanık mantık benimsenmiş ve 1970 li yıllardan sonra teknolojik bir çok aletin yapımında bu ilkeler kullanılmıştır.Çünkü doğuda belirsizlikte bile güzelliklerin bulunabileceği düşüncesi vardır.
Bulanık kavram ve sistemler ilk defa 1975 yılında buhar makinasının kontrol mekanizmasına uygulanmasıyla gerçekleştirilmiştir.

Daha sonraki yıllarda bulanık sistem, bir çimento fabrikasının işletilmesi ve kontrolü için uygulanmıştır.Ayrıca bu sistemler elektronik cihazlara da uygulanarak 1980’ler den sonra dünya geneline yayılmaya başlamıştır.Günümüzde çamaşır,bulaşık makinaları,elektirikli süpürgeler,asansörler,metrolarda ve şirket işletimi gibi konularda bu ilkeler uygulanmaktadır.

Bulanık mantık sibernetik ve yapay zeka çalışmalarında da etkin rol oynamaktadırlar.
Devamını oku “Bulanık Mantık” →