Anlamak mümkün değil ! Üç yıl, tam üç yıldır kurguluyorum. Bir roman yazdım. Yayın evlerine götürdüm.Okudular.
Ve ( sanki aralarında kitabın dedikodusunu yamışlar da, bir ağız olmuşlarcasına ) aynı cevabı verdiler.
”Beğendık.Farklı olmuş.Ama nasıl desek ? Bizim tarzımız değil.”
Şimdi merak ettiğim nokta, yayın evlerimiz korkuyor mu ? Yeni yazarlara şans vermekten çekiniyor mu ? Yoksa ödül almayı, öne çıkmayı umursamayıp, tanınmış ünlü yazarların hiç bir zeka parıltısı vermeyen kitaplarını raflara koyarak kendi kemik okuyucusunu mu korumaya çalışıyor ? Evet. Elbet yeni yazarların yeni kitapları basılıyor ancak; hep aynı, aynının aynı, ve aynısı...diye uzayıp giden klasik anlatım tarzıyla yeni kitaplar okuyucusuyla buluşuyor. Etkileyici bir giriş, seri olaylar ve okuyucuyu meraklandıran mekan ve karakter özellikleri. Peki neden ? Neden bir roman ilk yüz sayfasıyla bu akışı bozduğunda yayın evlerinin kimyası bunu kabullenemiyor ? Romanınızın kahramanı sıradan bir metropol insanı olduğu halde nasıl olurda bir anda o karakterin tavşan deliğine düşemesi bekleniyor. Eğer gerçekçi kitaplar istiyorsak zaman ilizyonuna katlanmak gerekmiyor mu ? Katlanmaktan kasıt okuru ölesiye boğmak, alnını diktiği sayfalardan kaldırmaya zorlamak ya da göz bebekleri satırlarda kayarken zihninin başka alemlerin tam ortasına ( sıkılmışlık içinde ) koşup gitmesine neden olmak olarak algılamayın. Elbette burada 300 sayfalık bir kurguyu sizlere anlatmam mümkün değil. Mümkün değil çünkü, asıl uğraştığım nokta anlatım tarzı. Bakış açıları. Kullanılan dil ve dahası.
Peki risk ne ? Ya da kafa patlatmış, zaman harcamış, hatta iyi maaş aldığı işinden istifa ederek tutkusunu gerçekleştirmek uğruna bu yola gönül vermiş birinden para istemek, basarız ama maliyetleri siz karşılayın, deme hakkını kendilerinde bulma ukalalığının anlamı ne ? Hiddetli oluşumu affedin. Kızgınım. Bir masanın başında günde on saat harcayarak boşluktan kelime seçmek, bunları kurgulamak, hiç mi hiç kolay değil. Elinizde sadece bir kağıt ve bir kalem gibi basit materyaller varken küçük bir Tanrı rolüne soyunarak; karakterler doğurmak, onları aşık etmek, seviştirmek, bir kalp krizi ya da trafik kazasıyla onları öldürmek, ve sadece bunları kimsenin bilmediği bir dünyada, kendi zihninizde yapmak tam bir şizofren işi. Sessiz, gözden uzak ve yanlız olmalısınız. Aileyi, yari, ertesi gün sizi bekleyen işleri ya da aklınız dağılmasın diye telefonunuz devamlı süretle kapalı oluşu sebebiyle en yakın dostlarınızın size ulaşamadıklarından ötürü kızıp küsmelerini bir kenara bırakmış, uzun soluklu bir hayale soyunmuşsunuz. Öyle bir heyecan ki; tarifi yok. Son, dediğinizde gözlerinizin önünde pofuduk beyaz bulutlar ve ardı sıra sonuna kadar aralanmış altın demir kapılar görüyorsunuz.Cenneti ala dedikleri cinsten bir duysu seli. En doruktaki hazzın hiçlikle arasına set koyduğu kırmızı mana. Ama yazar apoleti takmak, göğsünün üzerinden aşağı çapraz inen yazar kordonunu boynuna dolamak değil. Sadece emeklemenin başlangıcı. Ne kadar hayalperest olursak olalım, yazar kimliğinin kazanılacak en zor ünvanlardan biri olduğu gerçeğini unutma çocukluğuna ve lüksüne sahip olmadığımızı bilerek bu işe kalkışıyoruz.Hani usta şöyle der; Ben deniz kelimesini denizden daha çok seviyorum. Saygılar ! Ama ben yazmak kelimesini yazmaktan daha anlamsız ve daha basit buluyorum. Bazen kelimenin anlamı nevi şahsına münhasır kendi benliğinden daha çekici, romantik ve de sıcak olsa da ''yazmak'' buna benzemiyor.İşin özü, işin adından sahici.
Yazmayı seviyorum ve azdıklarımı okutmak istiyorum. Ama son zamanlarda Kitap çıkartmak isteyen bir çok kimseler yayın evlerinin önüne koyduğu maddi problemlerle uğraşmak zorunda kalıyor. Bir çok arkadaşım çok iyi yerlere gelebileceği halde, maddi sebeplerden ötürü yazmaya küsüyor. Şuyu Vukuundan beter olmaya başladı. Yayın evleri elbetteki bir ticarethane ama, bu denli azıtmaları, bir dolandırıcı edasıyla etrafa caka satmaları, sattıkları cakanın yanında eşantiyon manada ünlü yazarların yeni kitaplarını ve yabancı çevirileri vermeleri beni üzüyor. Umarım bir gün biraz insiyatif alıp, yeni yazarlara daha fazla el uzatırlar. İzniniz olursa, '' Dört Mevsim Ve Ölüm '' adlı ( bastırmaya uğraştığım ) kitabımın hayalimdeki arka kapak yazısıyla bitirmek isterim. '' Zaman, mekan, hafıza ve 4 rakamının etrafa fışkırarak duvarları pembeye boyadığı çarpıcı bir yaşam. 27 Ekim’de başlayan roman, korkak, yalnız ve takıntılı Taner’in ölmeden önceki bir yılını anlatıyor. Tesadüflere, karmaşık ilişkilere ve kötü alışkanlıklara göndermelerin yapıldığı, ekonomiyle arayış kelimelerinin kör düğüm olduğu, ne okura ne de eleştirmenine söz hakkı tanıyan benzersiz bir absürdizm tecrübesi. Sihirli, çocuksu, geveze ve akılda kalıcı. Okuduktan sonra otobüse binecek, dilencilere para verip bir sokak kedisini sahipleneceksiniz. Ama iş yerinize giderek istifa etmeyin.''