Dış Borçlar ve Türkiye’nin En Büyük “özel” Şirketleri

<img src=”https://sonsuz.us/files/dis_borc.jpg” align=”left” style=”margin : 9px />Türkiye’nin en büyük “özel” şirketleri (2009 yıl sonu rakamlarına göre) [1]

İlk 10’u aktarayım;

1- Tüpraş
2- Petrol Ofisi
3- Türk Telekom
4- Turkcell
5- Enka İnşaat
6- Shell&Turcas Petro
7- Philip Morris Sabancı Pazarlama
8- Opet Petrolcülük
*9- Türk Hava Yolları
10- Arçelik

Türkiye’de dış borçlar son hızla artarken özelleştirilen şirketlerden “kar” edememiş olmak arasındaki ters orantıya ne dersiniz? Türkiye’nin 2002 yılındaki dış borçları 128,6 Milyar Dolar iken, 2011 yılında bu rakamın 306,6 Milyar Dolar’a yükselmiş olması sizin de kafanızı karıştırmıyor mu?

Ya yoksa? ya varsa?

Herkes gibi ‘benimde.. geri dönüp baktığımda.. aptal- yaşlar olarak değerlendirdiğim yaşlarda.. Ben de Allah ya yoksa? varsa? varsa nasıl. yoksa ne olucak.. vb vb. düşünmüşlüğüm çoktur. Şimdi düşünmeyi bıraktımmı hayırr.. Zaman zaman okuduğum herhangi birşey.. Şahit olduğum herhangi bir olay vs. bu soruyu yenıden sormama sebep oluyor. Söylemek istediğim başka.. ( o aptal yaşlar ) da düşündüğüm.. kendimce bir cevap bulduğum.. soruya hala aynı cevabı veriyor olmam .. Şöyle düşünmeme sebep oldu.. Bazı soruların tek bir cevabı var. değişmez. değiştirilemez. Didiklenir. araştırılır. düşünülür.. tartışılır vs. ama doğru cevap değişmez..

Benim bu soruya doğru cevabım.. ” Allahın var yada yok olması kanısına varmam değil tabiki. Var olması gerektiğini sonucuna varmam. Bu neden.. cehennemde yanacağım içinmi. ? Kafama kafama vurularak bir şekilde bunları kabullenmem gerektiğini söyleyen -insanlar.. ‘a cevap veremeyeceğim içinmi.. hayır. Allah var olmalı çünkü.. hepimizin manen buna ihtiyacı var.

Otobüs Felsefeleri

Bir önceki yazımda bahsettiğim romandan bir parçayı sizlerle paylaşmak isterim.( Romandaki ana karakterin iş ile ev arası yaptığı otobüs yolculukları sırasındaki düşünceleridir. Küçük, basit, derinlemesine anlamlar yükü taşımayan fakat kitabın ana konusyla doğrudan ilintili bir felsefe soluklanması ya da benim tabirimle felsefe durağı. Sürç-i lisan ettiysek affola ! )

 Otobüs ilk kez, kapı tam karşımda açılacak şekilde önümde durdu.Arkadan  itiştiren birileri olmadan bindim.Yolculuklarım sırasında başka bir boyuta geçerek farklılaşıyordum.Sanırım bu, günde iki kez olmak üzere, haftada beş gün yapılan rutinler sıranda olmuştu.Korkak ve yalnız oluşumdan etrafa bakmaya çekinir, kendi kendime düşünürdüm.Temelde toplumsal sözleşme imzalayarak diğer yolcularla eşitlenip, saldırganlık ve kavgadan uzak duracağın yaşam alanı olması gereken hareketli dünya, (hareket ederek ilerleyen aracın, onu izlediğimiz bakış anına göre hareketsiz olduğunu da düşünebiliriz) doğal halimden sıyrılıp kaybettiğim haktan daha fazla sunacağını öne sürmüştü. Oysa ki ayakta ve sıkış tıkıştık.Otobüs bir dünya ise, buradaki doktrin koltuk bilimiydi.Birinci durak, 

Merhaba İSİM, 04.04.2004

Yayın Evlerimiz Korkuyor mu ?

Anlamak mümkün değil ! Üç yıl, tam üç yıldır kurguluyorum. Bir roman yazdım. Yayın evlerine götürdüm.Okudular.
Ve ( sanki aralarında kitabın dedikodusunu yamışlar da, bir ağız olmuşlarcasına ) aynı cevabı verdiler.
”Beğendık.Farklı olmuş.Ama nasıl desek ? Bizim tarzımız değil.”

Şimdi merak ettiğim nokta, yayın evlerimiz korkuyor mu ? Yeni yazarlara şans vermekten çekiniyor mu ? Yoksa ödül almayı, öne çıkmayı umursamayıp, tanınmış ünlü yazarların hiç bir zeka parıltısı vermeyen kitaplarını raflara koyarak kendi kemik okuyucusunu mu korumaya çalışıyor ? Evet. Elbet yeni yazarların yeni kitapları basılıyor ancak; hep aynı, aynının aynı, ve aynısı...diye uzayıp giden klasik anlatım tarzıyla yeni kitaplar okuyucusuyla buluşuyor. Etkileyici bir giriş, seri olaylar ve okuyucuyu meraklandıran mekan ve karakter özellikleri. Peki neden ? Neden bir roman ilk yüz sayfasıyla bu akışı bozduğunda yayın evlerinin kimyası bunu kabullenemiyor ? Romanınızın kahramanı sıradan bir metropol insanı olduğu halde nasıl olurda bir anda o karakterin tavşan deliğine düşemesi bekleniyor. Eğer gerçekçi kitaplar istiyorsak zaman ilizyonuna katlanmak gerekmiyor mu ? Katlanmaktan kasıt okuru ölesiye boğmak, alnını diktiği sayfalardan kaldırmaya zorlamak ya da göz bebekleri satırlarda kayarken zihninin başka alemlerin tam ortasına ( sıkılmışlık içinde ) koşup gitmesine neden olmak olarak algılamayın. Elbette burada 300 sayfalık bir kurguyu sizlere anlatmam mümkün değil. Mümkün değil çünkü, asıl uğraştığım nokta anlatım tarzı. Bakış açıları. Kullanılan dil ve dahası. 

Peki risk ne ? Ya da kafa patlatmış, zaman harcamış, hatta iyi maaş aldığı işinden istifa ederek tutkusunu gerçekleştirmek uğruna bu yola gönül vermiş birinden para istemek, basarız ama maliyetleri siz karşılayın, deme hakkını kendilerinde bulma ukalalığının anlamı ne ? Hiddetli oluşumu affedin. Kızgınım. Bir masanın başında günde on saat harcayarak boşluktan kelime seçmek, bunları kurgulamak, hiç mi hiç kolay değil. Elinizde sadece bir kağıt ve bir kalem gibi basit materyaller varken küçük bir Tanrı rolüne soyunarak; karakterler doğurmak, onları aşık etmek, seviştirmek, bir kalp krizi ya da trafik kazasıyla onları öldürmek, ve sadece bunları kimsenin bilmediği bir dünyada, kendi zihninizde yapmak tam bir şizofren işi. Sessiz, gözden uzak ve yanlız olmalısınız. Aileyi, yari, ertesi gün sizi bekleyen işleri ya da aklınız dağılmasın diye telefonunuz devamlı süretle kapalı oluşu sebebiyle en yakın dostlarınızın size ulaşamadıklarından ötürü kızıp küsmelerini bir kenara bırakmış, uzun soluklu bir hayale soyunmuşsunuz. Öyle bir heyecan ki; tarifi yok. Son, dediğinizde gözlerinizin önünde pofuduk beyaz bulutlar ve ardı sıra sonuna kadar aralanmış altın demir kapılar görüyorsunuz.Cenneti ala dedikleri cinsten bir duysu seli. En doruktaki hazzın hiçlikle arasına set koyduğu kırmızı mana. Ama yazar apoleti takmak, göğsünün üzerinden aşağı çapraz inen yazar kordonunu boynuna dolamak değil. Sadece emeklemenin başlangıcı. Ne kadar hayalperest olursak olalım, yazar kimliğinin kazanılacak en zor ünvanlardan biri olduğu gerçeğini unutma çocukluğuna ve lüksüne sahip olmadığımızı bilerek bu işe kalkışıyoruz.Hani usta şöyle der; Ben deniz kelimesini denizden daha çok seviyorum. Saygılar ! Ama ben yazmak kelimesini yazmaktan daha anlamsız ve daha basit buluyorum. Bazen kelimenin anlamı nevi şahsına münhasır kendi benliğinden daha çekici, romantik ve de sıcak olsa da ''yazmak'' buna benzemiyor.İşin özü, işin adından sahici.

Yazmayı seviyorum ve azdıklarımı okutmak istiyorum. Ama son zamanlarda Kitap çıkartmak isteyen bir çok kimseler yayın evlerinin önüne koyduğu maddi problemlerle uğraşmak zorunda kalıyor. Bir çok arkadaşım çok iyi yerlere gelebileceği halde, maddi sebeplerden ötürü yazmaya küsüyor. Şuyu Vukuundan beter olmaya başladı. Yayın evleri elbetteki bir ticarethane ama, bu denli azıtmaları, bir dolandırıcı edasıyla etrafa caka satmaları, sattıkları cakanın yanında eşantiyon manada ünlü yazarların yeni kitaplarını ve yabancı çevirileri vermeleri beni üzüyor. Umarım bir gün biraz insiyatif alıp, yeni yazarlara daha fazla el uzatırlar. İzniniz olursa, '' Dört Mevsim Ve Ölüm '' adlı ( bastırmaya uğraştığım ) kitabımın hayalimdeki arka kapak yazısıyla bitirmek isterim. '' Zaman, mekan, hafıza ve 4 rakamının etrafa fışkırarak duvarları pembeye boyadığı çarpıcı bir yaşam. 27 Ekim’de başlayan roman, korkak, yalnız ve takıntılı Taner’in ölmeden önceki bir yılını anlatıyor. Tesadüflere, karmaşık ilişkilere ve kötü alışkanlıklara göndermelerin yapıldığı, ekonomiyle arayış kelimelerinin kör düğüm olduğu, ne okura ne de eleştirmenine söz hakkı tanıyan benzersiz bir absürdizm tecrübesi. Sihirli, çocuksu, geveze ve akılda kalıcı. Okuduktan sonra otobüse binecek, dilencilere para verip bir sokak kedisini sahipleneceksiniz. Ama iş yerinize giderek istifa etmeyin.''

Halka açık en uzun sahil

Ünlü 9 km halka açık deniz kıyısı park alanından yürüyüşe başladım.

Her yer pırıl pırıldı, bayram kalabalığına rağmen.
Sağ yanımda dağ ve orman sol yanımda deniz, yürüdüğüm yer temiz, oh hepimiz hepimiz 🙂
Akşamüstü güneşi ve tatlı esen rüzgarharika, hiç yorulmadım, gittikçe gidesim var.
Burası gerçekten bir cennet, ucuz, doğal, insanları nazik, güzel, iddiasız.
Sonunda mavi bayraklı plajına vardım. İnsanlar ailecek öyle bi eğleniyorlardı ki, çocukluğumun plajları geldi aklıma. Sonra bu fotoyu çektim telefonumla, orada oturan dede nine torunlar bana dönüp anlayışla ve şefkatle baktılar, beni turist sandılar (e koca kadınlar sırt çantası takmaz ne de olsa) ben de bozuntuya vermedim en güzel gülümseyişim olmasını ümid ederek baktım.
Fethiyede yaşadığım yıllarda (tabi daha gençtim) çarşılarda dolaşırken esnaf arkamdan almanca ingilizce laf atardı ben de gülüp geçerdim ama aradan üç sene geçti ben hala yaz kış oradalarda dolaşıyorum hala bu durum devam edince