Burada kısaca beş elementin evrimini ve bunların dinamiklik durumunu görüşelim. Ağaçların su yardımı ile büyüdükleri söylenebilir. Şayet iki kuru ağaç dalını birbirine sürtersek, onlar ısınırlar ve böylece sembolik olarak ateş doğar. Şayet biz ateşi ağaca yaklaştırırsak, ağaç yanarak toprağı sembolize eden küle dönüşür. Toprağın ısı süreçleri neticesi sert elementler doğar ki bunlar sembolik olarak Metal olarak adlandırılırlar. Ateş Metali eritir ve onu sıvıya, veya sembolik olarak suya dönüştürür. Bu açıklama, doğuş veya evrim kanunu olarak bilinir. Şayet Ağacı Metal ile temas ettirirsek, Metal sahip olduğu sertlik özelliği ile Ağacı keser. Bu durum Metalin Ağaçtan üstün olduğunu, Ağacın ise Metale tabi olduğu anlamını taşır. Bu duruma bağlı olarak, Suyun da Ateşi söndürebildiği için Ateşten üstün olduğunu söyleyebiliriz. Toprak Suyu çevrelemektedir, demek oluyor ki ondan üstündür, ancak Toprak Ağaçtan üstün değildir, çünkü Ağacın kökleri Toprağı delerek onun içine girmektedirler. Ateş Metali eritir ve bu şekilde ondan üstündür.Bu nedenle aşağıdaki sonuçları çıkarabiliriz :
Halkın İhtiyaçları

İngiltere’de veya Amerika’da bir park yapılacaksa eğer önce alan belirlenir, yeşillendirilir ve öylece bırakılır. İnsanlar parkta yürümeye, dolaşmaya başlar. Aradan 3-4 ay geçtikten sonra belediye görevlileri gelir ve halkın kendiliğinden oluşturduğu izlere yollar yapar. Böylece parkın içindeki yolları halkın ihtiyaçlarına göre oluşturmuş olurlar. En pratik en kestirme en kullanışlı yollar.
Oysa bu Türkiye’de tam tersidir. Belediyeler bir park yapmaya karar verdiyse önce parkı yeşillendirir ve kafalarına göre yolları yaparlar. Ardından 3-4 ay geçtikten sonra yeşil alanlarda patika izleri oluşmaya başlar. Kimse zorla yapılan yolları kullanmamaktadır. Halkın ihtiyaçlarına göre düşünemeyen bu zihniyet her zaman dogmatik yaptırımların ceremesini çekmek zorunda kalacaktır.
Cathar’lar Kimdi?
Catharlar ve onların bilinmeyen ve dehşet verici öyküsüyle ilk kez Fraternis kitabında karşılaştım. Avrupaya kağıdı getiren ve daha 12.ci yüzyılda büyük bir olgunluğa sahip bu topluluğu hiç tanımıyor oluşumuza şaşırdım. Onların “kusursuzlar” olarak adlandırdıkları kavram bana “savaşçı” kavramını anımsattı. Tamamiyle yok edildikten (20000 kişi öldürülmüş) sonra onların bilgisi ve öyküsünün halk ozanlarınca sürdürülmesi de tanıdık gelidi.
Catharların, Romanın ilk kurucuları arasında yer alanlarla, Truva ile ile ilişkilendirildiği kaynaklar da gördüm araştırma yaparken. Tam onlar hakkında en azından ufak bir hatırlatma yazısı yazabilsem diye niyetlenirken, aşağıdaki yazıyı buldum. Onu burada paylaşıyorum. Ve tabi her zamanki gibi, bu konuda daha derin bilgi ve kaynak sahibi olanları da paylaşmaya davet ediyorum.
Gündem’den
İtalyan “La Repubblica” Türkiye yazısında “Türkiye dünyaya meydan okuyor. Yeni Türkiye Avrupa defterini kapadı” ifadelerini kullandı. – AA
Çok naz aşık usandırır. Avrupa da “yeterince” yi öğrensin.
**
Diktatörlük, ilginç bir olgu. Öyle bi karizması var ki, boynunu vuracak celladı mutluluktan uçarak seçersin, öyle seversin ki, baltanın keskin ucunu bile hissetmezsin!
Güce tapınma, ruhumuzda var galiba 🙂
**
Dünya gerçekten de eskiye oranla paçozlaştı mı?
Bi seviyeden bu görüşlere katılmamak mümkün değil ancak, değerlendirmeyi ortaçağdan başlatmaz epeyce gerilerden beri tarihi tarar isek, bilinçlenmenin bi dalga gibi yükseldiğini sonra bi çok kumu çakılı sürükleyerek aynı hızla geri çekildiğini görürüz, bu geri çekiliş kaybolma emaresi olmamıştır hiç bi zaman. Daha yüksek bi şekilde geri geleceğinin habercisidir bi anlamda 🙂
Bilimin Çelişkisi
Eğer bilimsel yöntemin amacı hipotez kalabalığı içinden seçim yapmaksa ve hipotez sayısı deney yönteminin başa çıkabileceğinden daha büyük bir hızla artıyorsa tüm hipotezlerin asla sınanamayacağı açıktır. Eğer tüm hipotezler sınanamıyorsa deneylerin sonuçları kesin değildir ve tüm bilimsel yöntem, kanıtlanmış bilgiler oluşturma amacına ulaşmakta yetersiz kalmaktadır.
Tüm bilim tarihi eski olgulara dair sürekli yenilenen ve değişen açıklamaların öyküsüydü. Kalıcılık süresi tümüyle rastlantısal görünüyordu. Bazı bilimsel hakikatler yüzyıllar boyu sürer görünürken kimileri bir yıl bile sürmüyordu. Bilimsel hakikat sonsuza dek geçerli bir dogma değildi. Başka şeyler gibi irdelenebilecek zamansal, niteliksel bir varlıktı.
Bilimsel hakikatlerin geçerlilik süresi bilimsel çabaların yoğunluğun ters orantılı görünüyordu. Yani 20. yy bilimsel hakikatlerinin ömrü bir önceki yüzyıla göre çok daha kısa görünüyor, çünkü günümüzde çok daha bilimsel etkinlik var. Eğer gelecek yüzyılda bilimsel etkinlik 10 kat artarsa herhangi bir bilimsel hakikatin yaşam beklentisi şimdikinin onda birine düşecektir. Mevcut hakikatin yaşam süresini kısaltan şey, onun yerine almak üzere sunulmuş hipotezlerin hacmidir; ne denli çok hipotez olursa hakikatin yaşam süresi o ölçüde kısalmaktadır. Ve son 30-40 yılda hipotezlerin sayısındaki artışın nedeni ise bilimsel yöntemin kendisinden başka bir şey değildir. Ne denli çok bakarsanız, o ölçüde çok görürsünüz. Çokluk içinden bir hakikati seçmek yerine çokluğu büyütürsünüz. Bu mantıksal olarak şu anlama gelir: Bilimsel yöntemleri kullanarak değişmez hakikakate varmak için uğraştıkça aslında hiç de ona doğru gitmezsiniz. Ondan uzaklaşırsınız! Bu çelişkinin nedeni bilimsel yöntemleri uygulamanızdır!