Bu makale, Pakistan asıllı Marksist bir iktisatçı olan ve şu sıralar The New School for Social Research’de Ekonomi Departmanı’nda profesör olan Anwar Shaikh’in 2011 yılında Socialist Register’a yazdığı “The First Great Depression of the 21st Century” başlığını taşıyan makalesinin tarafımdan yapılmış Türkçe çevirisidir.
İçinden geçmekte olduğumuz kapitalizmin bu derin krizini (Depresyon); nedenlerini ve etkilerini anlamamızda bizler için faydalı olabileceğini düşünüyorum…
21. Yüzyılın İlk Büyük Buhranı
Anwar Shaikh, Socialist Register, 2011
2008 yılında tüm dünyaya yayılan bu genel ekonomik kriz bir Büyük Buhran’dır. Kriz, ABD’deki mali krizle tetiklendi ama bu onun asıl nedeni değildi. Bu kriz, hiç şüphesiz, uzun genişleme dönemlerini uzun düşüşlerin takip ettiği, sermaye birikiminin sürekli yinelenen her zamanki seyridir. Böyle bir durum vuku bulduğunda ekonominin sağlığı kötüleşmeye başlar. Takip eden süreçte de bir şok krizi tetikleyen bir neden olabilir. Subprime mortgage piyasasının 2007’deki çökmesi buna örnek verilebilir. Benzer şekilde 1820’lerde, 1870’lerde, 1930’larda ve 1970’lerdeki krizleri tetikleyen şoklar da buna örnek verilebilir. John Kenneth Galbraith’ın, hakkını teslim edelim, ünlü 1929 Büyük İflası kitabında belirttiği gibi, 1930’ların Büyük Buhranı çılgınca bir mali spekülasyonla başlamışken bu durum, şüphesiz, 1929’daki borsa çöküşünün ekonomik bir çöküntüye neden olabilecek ekonominin sağlıksız ve kırılgan bir durumuna işaret ediyordu. Bugünkü yaşadığımız şey o zamanki yaşananlara benziyor.
Her bir parçayı tekil olaylar olarak görmeyi tercih edenler (…) açıklamaya yöneldikleri tarihin dinamiklerini unutuverdiler ve süreç içinde bizleri bu tarihin tekrarına mahkûm eden kâr mantığını da benzer şekilde unuttular.
Sermaye birikimi çalkantılı ve dinamik bir süreçtir. Bu, konjonktürel faktörler ve özel tarihi olaylarla ayarlanan güçlü içsel ritimlere sahiptir. Birikimin somut tarihinin analizi bu yüzden içsel kalıplarla bunların belirli tarihi dışavurumlarını birbirinden ayırmayı gerektirir.
İş çevrimleri kapitalist dinamiklerin en somut elementlerindendir.
Hızlı bir (3–5 yıllık) çevrim, yığılı arz ve talebin sürekli salınımı; orta dereceli (7–10 yıl sabit sermaye) bir çevrim ise birikmiş kapasite ve talebin daha yavaş dalgalanmalarından ortaya çıkar. Fakat bu iş çevrimlerinin altında, birbirini izleyen uzun aşamalı hızlanan ve yavaşlayan birikimden oluşan daha yavaş bir ritim vardır. Çeşitli iş çevrimleri bu temel dalgaları ifade eder. Kapitalist tarih her zaman hareketli bir sahne üzerinde rolünü icra eder. 1930’ların Büyük Buhranı’ndan sonra 1970’lerin Büyük Stagflâsyonu geldi. Demek oluyor ki asıl kriz çılgın bir enflasyonla ört pas edildi. Fakat bu, büyük istihdam kayıplarına, borsa endekslerinin gerçek değerlerinde büyük düşüşlere ve geniş kapsamlı iş ve banka iflaslarının önüne geçemedi. Ekonomik ve mali sistemin birlikte çözülebilir olduğuna dair ciddi bir endişe hâkimdi.
Bizim şimdiki hedeflerimiz için, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde krizin yüksek işsizliğe, sendikalara karşı yapılan saldırılara, yoksul ve emekçiler için yapılan kurumsal yardımlara ve borsanın gerçek değeri ile reel ücretleri hızla aşındıran enflasyona yol açtığını burada not etmek faydalı olacak. Diğer ülkeler, örneğin Japonya, işsizlik ve aktif değerlerin deflasyonunu kademeli olarak düşürme siyasetine başvurdu. ABD ve İngiltere’den farklı olarak Japonya’nın aldığı bu önlemler onu borç batağına saplanmaktan kurtardı.
Bu farklılıkları bir kenara bırakırsak, faiz oranlarındaki dramatik düşüşle kamçılanan yeni ekonomik canlanma tüm büyük kapitalist ekonomilerde 1980’lerde başladı.
Faiz oranlarındaki düşüş, büyük ölçüde, net sermaye getiri oranlarında, kâr oranı ve faiz oranı arasındaki net farklılıklarda yükseltici bir etkiye yol açtı. Düşen faiz oranları aynı zamanda sermayenin dünya üzerinde yayılmasını da kolaylaştırdı, tüketici borçlarını patlattı ve finans ile emlak sektöründeki balonlaşmayı körükledi. Çoğu ülkede mali işlemlerin deregülasyonu finansal sistemce sağlandı ve Kanada gibi birkaç ülke dışında bu girişim büyük ölçüde başarılı sonuçlar verdi. Aynı zamanda, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde işgücünün sömürüsünde beklenmedik bir artış kaydedildi. Bu, verimlilik artarken reel ücretlerdeki düşüşlerle sağlandı. Her zaman olduğu gibi bunun direk etkisi kâr oranlarındaki büyük patlamalardı. Ücretlerin aşağı çekilmesinin beklenen etkisi tüketicilerin satın alma güçlerindeki durgunluktur. Bir taraftan faiz oranları düşerken ve kredi almak hiç olmadığı kadar kolaylaşmışken tüketim ve diğer harcamalar artmaya devam etti ve bu da hâliyle borçlarda muazzam bir patlamaya yol açtı. Tüm sınırlandırmalar askıya alınmış gibiydi ve tüm hareket yasaları kaldırılmıştı. Ve bu sonra duvara tosladı. ABD’deki mortgage krizi, sadece fitili ateşleyen unsurdu. Sorunun altında yatan asıl neden, faiz oranlarındaki düşüş ve sınırlarına dayanan bu ekonomik canlanmayı (balonlaşmayı) körükleyen, borçlardaki patlamaydı. Şu anki kriz yayılmaya devam ediyor. Tüm belli başlı gelişmiş ülkelerde devasa boyutlarda para yaratılıp iş sektörüne destek olmak için harcandı. Fakat bu para büyük boyutlarda oralarda kaldı. Bankalar riskli bir iklimde borç vermeyi arttırma konusunda istekli değillerdir. Çünkü verdikleri paranın uygun bir kâr ile kendilerine geri dönmelerinin hiçbir garantisi yok. Otomobil endüstrisi gibi sektörler de benzer sorunlarla karşı karşıya çünkü bir sürü satılamayan ürün stokları elde kalmış görünüyor ki bunları genişletmeyi dâhi düşünmeden önce ortadan kaldırabilirler. Bu yüzden vatandaşların büyük bölümü bu etrafa saçılan büyük miktardaki paradan nasiplenemediler ve işsizlik oranları yüksek kalmaya devam etti. Bu bağlamda, çarpıcı olan, 1930’lar boyunca Roosevelt yönetimince yapılmış iken, kamu yoluyla istihdamı genişletmek için bugün çok az şeyin yapılmış olmasıdır. Bu bizleri temel bir soruna getirmekte: Nasıl oluyor da kapitalist sistem, kurumları, düzenleyicileri ve politik yapıları, kendi evrimi boyunca böylesine bariz bir şekilde değişmişken hâlâ belirli tekrar eden kalıplarını sergileyebiliyor? Cevap, bu belirli kalıpların kâr güdüsüne sıkı sıkıya bağlı oldu gerçeğinde yatıyor. Kâr güdüsü, bu tarih boyunca ekonominin davranışının merkezi düzenleyicisi olmaya devam ediyor. Kapitalizmin çekirdeği aynı kalıyor, değişime uğrayan sadece kabuğu.
Kuramsal dinamiğin tam bir açıklaması bu makalenin kapsamı dâhilinde değil ama bizler kârlılık ve birikim arasındaki ilişkiyi inceleyerek onun mantığı hakkında sağduyu sahibi olabiliriz. Bunun ardından ABD üzerine yoğunlaşacağım çünkü bu ülke, gelişmiş kapitalist dünyanın merkezi olmaya devam ediyor ve burası aynı zamanda da krizin ortaya çıktığı yer. (…)