Aşkınız kutlu olsun.

Biraz ateş biraz duman, ortada insan. 
İmkan dahilinde olan
.

Lütfen önce şu adresten “imkân dâhilinde olan” nedir bir okuyun sevgili frekanslar, o zaman yaptığımız açıklamalar ve benzetmeler daha iyi yerine oturacaktır. https://blog.sonsuz.us/?p=4301

Arabi’nin önerdiği “ortada olabilen insan”, mümkün varlık, bence “yeni dünya” literatüründeki “yükselmiş üstadın” ta kendisidir. Su anda insanlar tahterevalli gibi iki yana yatmış durumdalar. Yükselmiş usta, her iki yönünü de bilir, yani yaratanı ve yaratılmış olanı. Standart insan ise kendini yaratılmış olanla özdeşleştirmiş olduğundan çelişkiler yumağı olarak yasayıp ölür.  Çok kaba isimlendirmesiyle buna bilim ve din diyebiliriz ama keşke bu kadar basit olsaydı. Kimse dilinin söylediği tarafta bile değil maalesef. Yani hem sağlıklı bi kuşkuya (adem/gölge) sahip olacaksın hem de sağlıklı bir imana, eşit seviyede olacaklar bünyende. Bu da Carlos Castaneda’nın Yaqui bilgeliğindeki “inanmadan inanmaktır “işte! Bir savaşçının olmazsa olmazı.

Arabi’nin aktarımından yola çıkarak; Tam olarak iman/Nur tarafına geçersen, imkanlı varlık olmaktan çıkıyorsun. Peki ne zararı var bunun? Çünkü Yaratıcı, bilinci büyütmek için bu illüzyonu kuruyor(en azından bize en yakın gelen sebep bu, tanrı kendini bilmek istemiş). Bilinci büyütmek için ise muhtelif realite düzlemlerine ihtiyaç var, ve onları kurup anlamlandıracak olan da Adem diye nitelendirilen “birey bilinci” yani şüphe. Şüphe (ayrılık bilinci) olmadan kıyas yapamazsın, anlamlar bulamaz onları istediğin kadar değiştiremezsin. Bunları yapamıyorsan, yani mümkün varlık/yükselmiş üstat konumuna gelemiyorsan sadece oyunun donörü oluyorsun. Oyun kurucu, mümkün varlik olmasan da yasamana izin veriyor çünkü oyunun devamını yeterli bi sure sağlamak istiyor. Her zaman dediğim gibi, sentez yapamıyorsan bari çocuk yap.

Zaman yani Öz/AN boyutunu bünyemize kattığımızda artik 3. Boyutta olmayacağız. Bu ne demektir? Artik bilinç ve bilinçaltı bölünmüşlüğü olmayacak, böylece sentez icin şu an uğraşmakta olduğumuz kadar caba göstermeyeceğiz, çünkü her şey apaçık ve net, an olmuşsun artik, iste o zaman cok daha yüksek düzeyde yaratıma ortak olacaksın, birlikte yaratmak denen muhteşemliğin hazzına varacaksın. Ha! bal yiyen baldan usanır o başka! Usanınca da uçurumdan(*) atlarsın, nur olursun. Bu arada uçurumdan atlamak için daha cok yolumuz var, önce bi ışık hızını gecelim hele. Benim tahminim sudur ki, ışık hızını geçmek atom alti parçacıklarının yapısını değiştirir. Yani mümkün varlık bi nura bir de ademe bakacak ya, ayni andalık yok. Fakat bu bakışlar arasındaki mesafe o kadar kısalacak ki sonunda ayni anda iki tarafı görebilecek,  iste bu takyon evreni olacak. Ben oralarda biraz hizmet etmek isterim herhalde J Aslında hepimiz oralarda, tüm düzeylerde hizmet ediyoruz da, algimiz yalnızca 3B boyutunda takılı uyanıkken. Ben artik algımın da takyon evrenine geçmesini arzu ediyorum.

Bu konu aynen aşk ilişkileri icin de geçerlidir. Madem bugün sevgililer günü belirtmeden geçmeyelim. Eger kisi kendi sandığı gölgesi ademde kalıyorsa, nuru göremiyordur ve gerçekten aşık degildir, baska bi sey icin ilişki kurmaktadır. AŞIK olan kendi gölgesi Ademden bi sure icin cikar ve nur ile adem arasında “İmkan dahilindeki insan” olur böylece nurdan (Aşik olduğu insandan) nemalanır, fayda temin edip fayda verir. İşte Tanrı sevgisine geçmeden önce aynı mekanizmayı deneyimleyebilme fırsatı verdiği icin AŞK cok büyük bi şeydir, henüz gölge olanı birdenbire MÜMKÜN VARLIK haline getirir. Tabi aşk suresince olur bu, kişisel askların suresi bellidir, bitince kisi yenilenmiş gölgesine döner ama ne gam! Bır kere imkanlı varlık olabilmiş insan artik bunu unutamaz ve hayatini bu pozisyona bir daha ve sonsuzca ulaşmaya adar. Âşkınız kutlu olsun.

“İmkan dahilinde varlık”, otomatik pilottan çıkmış insandır, bir başka benzetmeyle.

Her ne aşkınız varsa o kutlu olsun. Para, iş, güç, mekan, sanat, bi başka insan, guru, fikir. Fark etmez kutlu (*) olsun da ne olursa olsun. Aşık olduğunuz şeye kavuşacaksınız.  AŞK, Secret vari istemeye benzemez, gerçekten oldurur, eski gölgenizi/olduğunuzu sandığınız kişiyi öldürür ve yeniden doğarsınız.

 

(*) CC öğretisinde 3. Dikkate geçerek özgürleşmek anlamında kullanılan metafor

(*) Bilirsiniz KUT, öz Türkçede RUH anlamına geliyor. Kutlu olsun dediğimiz her şeyin ruhlu olmasını diliyoruz aslında.

Gidenler ve Dönenler-devam

Yazı başlangıcı için tıklayınız.

Aslında her insanın GİDEN ve DÖNEN yönleri olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Meğer ki gidene “eril”, dönene “dişil” yönü atfettik bu durumda her insanın iki yönünün de değişik evrelerde işlerlikte olduğunu kabul etmiş oluruz.

Birinci bölümde açıkladığımız inanç/din sistemlerinin (aslında ilk iki görüş birbirinin iç/dış tekrarı olmaktadır) DÖNENlerden kaynaklandığından hemen hemen emin olduğumu rahatça söyleyebilirim.

Beni böylesine ikna eden ise Kaynağın durumudur.
Kaynak nötr durumda olduğu için onu tanımlamak mümkün olmaz. O bizim için her daim BİLİN-E-MEZ olacaktır. Bu durumda açıktır ki, dışardan gelen ve bir çok tanımlama, sınıflama ve yargı (olumsuz olumlu fark etmez)içeren bu bilgiler, BİLİN-E-MEZ den değil BİLİNMEYENden gelmektedir. Yani benim teori dilinden söyleyecek olursak, DÖNENlerden gelmektedir.

BİLİNEMEYEN ise şaman öğretilerde tam bir yutulma aşamasıdır. Örneğin Carlos Castaneda kanalı ile elde edilen Toltec öğretisi; “büyücülerin Bilinmeyen zannıyla Bilinemeyen’e dalmalarının bir felaket olduğunu söyler.
Orada otantik bir lisanla ifade edilen durum aslında (bence) basitçe, BİLİNÇin yok oluşudur. Aynı şeyi Muhiddin Arabi de Mümkün Varlıkları tanımlarken açıkça göstermiştir.

O halde , DÖNENlerden gelen bu bilgiler (inanç sistemlerine dönüşen ya da dönüşmeyen), yanlış ya da gereksiz midir?

Castaneda, onların bizi avlamaya çıkmış  GÖLGEler olduğunu ve kendimizi onlardan korumamızı önerir. Şahsen ben onları düşman ilan etmeyi anlamlı bulamıyorum. Atalarımızın serüvenleri yoluyla elde ettikleri bilgiler; “onlara AV olmayı kabul etmediğim takdirde- varlığımı zenginleştiren, meraklı ve yararlı akışlardır.

Av olmayı kabul etmemek nedir diye sorulursa buna cevabım, karar verme yetkisini asla dışımdaki herhangi bi şeye, ikinci ele devretmeyecek oluşumdur. Bu kararlılığım, her türlü kavram ve kelimeyle çeşitlendirilebilirse de basitçe efendi-köle ilişkisini kabul etmeyeceğimin ifadesidir.

ASIL olan, kendi birinci elden deneyimlerim ve onları akıl terazimde yoğurduğum ve genel ağ sistemine bağlamakta sakınca görmediğim bireysel irademdir (Aslında ağ sistemine bağlanmamak benim elimde de değil, bu doğamızın bir parçası zaten). En sade biçimiyle ifade edecek olursam;  kendi ayaklarının üzerinde duran, dikleşen insanım ben.

Eğer ben bir çocuksam,  her aklı başında, vicdan ve bilgi sahibi ebeveyn, bu istek ve kararlılığımı mutlulukla karşılar.

Aslında baştan beri ileri sürdüğümüz ve özetle anlatmaya çalıştığımız bu konu insanlık tarihi boyunca temel tartışma konusu ve çok derin konularmış gibi yorumlanıyor. Buna katılmıyorum; çünkü olan biten mekanizmalar her derinlkte aynen sürmekte ve her seviyeden insanın her bir örnekte görebileceği şekilde mevcuttur.

Gözlerinizle gördüğünüz herhangi bir canlıyı bir süre yorumsuz ve gözlemci statüsünde seyrederseniz, durumu apaçık görmemeniz mümkün değildir. Bir fizikçi atomaltında, bir biyolog hücrede, bir sosyolog toplumda, bir tarihçi incelediği her olayda bu mekanizmayı rahatça bulur. Bilimsel bi araştırmanız yoksa da fark etmez, kendi çocuğunuzu, yoksa ebeveyniniz nezdindeki kendi çocukluğunuzu, bi çobansanız koyunlarınızı, bi çiftçiyseniz ürünlerinizi, bi çöpçüyseniz topladığınız çerçöpü izleyiniz, göreceksiniz.

Örneğin ben bir anne ve çocuk olarak her iki yöne doğru bu mekanizmayı gözlemledim. Oldukça önemli veriler elde ettim. Oğlumun kendi ayakları üzerinde durması, kendi kararlarını alması için elimden geldiğince kendimi geri çekmiştim. Aldığı kararların sonuçlarından memnun olmadığında bunu onu eleştirme vesilesi yapmadım. Her deneyimin başarı olduğunu, bu durumdan ne öğrendiğini merak ettiğimi söylerdim. Böylece büyüdüğünde de kendi kararlarını tamamen bağımsız alan, sonuçlarından kendini sorumlu tutan birisi olmuş gibi görünüyor. Bazen benim iyi yapabildiğimi düşündüğü konularda yardım istiyor (dikkatinizi çekerim bu konuları da ben beyan etmedim, kendi gözlemleriyle bazı konularda yetkinliğime karar vermiş olmalı), tabi ben de elimden gelen katkıyı -sadece ihtiyacı olduğu kadarıyla sınırlı- sunuyorum, ne bi milim eksik ne bi milim fazla, sadece talep ettiği kadar.

İtraf etmeliyim ki, oğlum doğduğu andan itibaren hep ondan çekindim hala da çekinirim! Belki bazılarınıza garip gelebilir; çünkü eskiden bu davranış modeli tersine işlerdi.Neden çekindiğimi anlamaya çalıştığımda iki neden bulguladım. Birincisi, yetişkin olana kadar benim gözetimime verilmiş bir varlıktı (doğurduğuma göre böyle olmalıydı) ancak onu tanımıyordum! Meselenin en hassas noktası da buydu. Ne yapmaya geldiğini bilmiyordum. Ve bütün bu bilinmezliğe karşın ona yol gösteren konumuna düşürülmüştüm. Bence bundan daha çekinilesi bişey düşünemiyorum.
İkincisi ise, Gözeten konumumu elden yitirme gibi bi tehlike altında oluşumdu. Yani onun gözünde saygınlığımı yitirebilir ve sorumluluğumu yerine getirememe durumunda kalabilirdim. İşte bu da ikinci çekincemdi. Ancak birincinin yanında önemi kesinlikle daha azdı diyebilirim.

Oysa kendi çocukluk konumuna baktığımda, yine benzer şeyler görmekle birlikte bazı durumlar daha farklıydı. Örneğin annemin hep benden çekindiğini hissetmiştim (hala da devam eder), ancak benim ikinci çekince nedenim onun ilk sırasında yer alıyor olabilirdi. O bana kendi doğru bildiklerini empoze etmeye çalıştı (bütün anneler gibi), fakat sanırım beni ezmeye hiç niyetlenmedi. Belki içten içe buna erkinin yetmeyeceğini hissediyordu, belki de merhametliydi, bilemiyorum. Gerçi bana sık sık “ayrık otu” derdi. Ne demek istediğini o zaman pek anlamazdım, tuhaflığımı belirtmeye çalıştığını sanır güler geçerdim. Ancak ilerleyen zamanlarda annemin bahçe işlerini ne çok sevdiğini, onlara canı gibi baktığını ve en büyük düşmanının da ayrık otları olduğunu gördüğümde kafamda bazı ampuller yandı!
Bir çocuğu ezivermek öyle kolay ki, hele 0-4 yaş arasında, her an kırılıverecek incecik bi bitki gibiyiz. Ama bir ayrıkotu? Ne arsız ne feci bişey o! Kökleri çok sağlam, üstelik bakıma ihtiyacı filan yok, estetiği yok. Buna rağmen yaptığınız her estetik şeyi darmaduman eder 🙂 Resmen düzen bozucu.
Demem o ki, kendi çocuğunuz ve çocukluğunuza bile bakmanız, bilinmeyenle ilişkinizi (bilinemeyen değil) hangi seviyeden sürdürüyor oluşunuz hakkında epey ipucu verir.

Üç GÖLGE, zihin, bir sonuç

Gölge’lerden ilki Toltec’lerin gördüğü ve yorumladığı şeklidir. Önce ona göz atalım:

https://blog.sonsuz.us/?p=2659

Biraz sarsılmış olabilirsiniz, belki de dokunmadı, herneyse…
İkinci Gölge tanımı İbn Arabi’nin islam merkezli görüşüdür:

https://blog.sonsuz.us/?p=4301

Herhalde kendi -mevcut-kültürümüze yakın bir ifade olduğu için daha anlaşılabilir ve yumuşak bir anlatım olduğuna siz de katılırsınız.

Üçüncü gölge tanımı da Gustav Jung’dan, ona da bir göz atalım:

https://blog.sonsuz.us/?p=5358

Daha önceki iki gölge tanımını okumamış olsanız Jung’un sistemi belki bu denli anlaşılabilir olmazdı değil mi?

Sanırım geçen yıl yazdığım Eski ve Yeni Dünya üzerine düşün pratikleri başlıklı uzunca makaleyi uygun bi zamanda okumak lazım.

SONUÇ:

Siz de eminim bütün bunlardan ve deneyimlerinizden kendi sonucunuza varacaksınız. Benimki çok kısa ve net:

Gölgeyi reddeden, ya kendini ya da ışığı  reddetmiş olur. Çünkü her ikisinden birinin bile yokluğu gölgeyi ortadan kaldırır.

Sonra ne olur?

Tasavvuf ehli ve spiritüel izdeşleri kendini reddet, ışığa dön diyor.

Çağdaş bakış kendinden başkası yalan, yaşadığın kar diyor.

Don Juan, Gölgenin seni sömürmesine izin vermemek için gerekli disiplini öğren diyor.

Arabi ise, gölgeyle ışık arasında “bir bilen” -ve giderek bilmesi gereken- sonsuz bir bilincin amaçlandığını söylüyor.

Fizik ise, bütün bu gölge hikayeleri basitçe iki kutupluluğun göstergesidir diyor.

Jung ve psikoloji de, Gölgenin egoya paralel geliştiğini söylerken, her ikisinin aynı anda bulunuşunu bi mecburiyet olarak görüyor.

Binlerce yıldır tartışılan varlık-yokluk meselesinde, hem Arabi hem de Don Juan hemfikirler;  Işığın ya da gölgenin seni yutmaması için çare vardır, onu öğren demekteler.

Bana göre, birinden birini tercih etmen gerekirmiş zannından ve kavgasından kurtulmak bile kendi başına oldukça büyük mesafe aldırır.

Bu yazıyı yayınlamadan önce içime gelen his şu; ortada çocuğu BİLİNÇ’i her ne pahasına olursa olsun büyütmeye çalışan bi anne var, üstelik sonsuz zamanı (zaman=insan) da var 🙂

Bütünlük nedir?

Atlar (duygular) sağlıklıdır, arabaya (fizik beden) iyi bakılmıştır, arabacı (akıl) içerdeki yolcunun (özben ya da ruh) konuştuğu lisanı öğrenmiştir ve onun talimatları uyarınca atları incitmeden usulünce kullanarak kendisine sipariş verilen hedefe doğru güvenlik içinde arabayı götürmektedir. Gurdjieff’in at-araba  örneği üzerinden bakıldığında sanırım bu duruma “bütünlük” diyebilirim.

At-araba metaforu için; bakınız

Gustav Jung’un bu konudaki çalışmaları ise çok yönlü, çok zamanlı, çok toplumlu olmuştur. Kısaca alıntılar yapmaya çalışacağım.

“Jung tam bir birlik ve bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) ile temsil edilebileceğini söylemiştir. Mandala, bireyin bilinçli veya bilinçdışı bütünselliğinin simgesidir. Çember, haç ve Jung’un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembolleşmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir.”

“Jung insanın ruhsal kişiliğini, bütün geçmişten soya çekimle gelen bu ortaklaşa bilinç dışı izlenimlerin onardığını ileri sürer. Freud’un cinsellik içgüdüsü ve Adler’in aşağılık kompleksine karşı çıkarak insanın ruhsal karakterini yaşama içgüdüsünün belirlediğini savunur.” “Jung’a göre cinsellik duyguları da yükseltme isteği de yaşlara ve koşullara göre değişen, bütün insan yaşamını belirleyecek güçte olmayan etkenlerdir. Buna karşı yaşama enerjisi her yaşta ve her koşulda gücünü sürdürür. Jung tip kuramını da bu tip üzerine kurar, yaşama enerjisinin içe ya da dışa dönük oluşuyla insan tiplerini” entrovert” ve “ekstrovert” olmak üzere ikiye ayırır.” “Diğerinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir.” der Jung.

“Jung’a göre gölge, bilinçaltı bir komplekstir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özelikler gölge kompleksine dâhil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır. Jung’a göre gölgenin içindekiler kötü olmak zorunda değildir. Gölge ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür. Varlığımızın az gelişmiş ve gelişmemiş yönleri bu tanımın kapsamı içindedir. Jung, gölge dokunun varlığını bilinçaltından bilince kavuşturmanın önemini vurgulamaktadır.” “Gölge, egonun başkalarından saklamayı istediği, ruhu ile ilgili utanç duyduğu, görmezden gelmeyi yeğlediği, alt, uygarlaşmamış ve hayvani nitelikleridir. Egonun nefisle özdeşleşmesi onu şişirir ve tehlikeli kılar.” “Yunus Emre insan ahlaki varlığının en büyük düşmanı olarak nefsi kabul etmiştir. Nefsin ıslahını da Jung gibi sevgiye bağlamıştır. Jung’a göre gölgeler tamamlanmayan bir bulmacanın eksik parçalarıdır.”

“Krishnamurti şöyle diyor: “Dünyadan sorumluyum, çünkü ben dünyayım.” Jung da bunu benzer bir biçimde ifade etmiştir: “Dünyada bazı şeyler yanlış gidiyorsa bu, bireyde bir şeyler yanlış gidiyor, dolayısıyla bende de bir yanlışlık var demektir. Bu yüzden, eğer duyarlı biriysem önce kendimi düzeltmeliyim.”

“Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu; gerçektende, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır.”

“Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz.”

“Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinçdışında geçiririz.”

Her insan kendi kendinin ödül ve cezasıdır. Jung’a göre bilmek için mutlaka öğrenmek, yaşamak ve deneyimlemek gerekmektedir. Bilen ile bilmeyenin farkı insan olan ve insan olamamış şeklinde tüm kadim öğretilerde farklı ayrımlar ile nitelendirilir.

Jung’a göre kurtuluş bireyleşmedir. “O, saygınlık ve ahlak doğruluğunun güvenli ve sıradan yolu yerine, o, çok tehlikeli olan ama dönüşümün yegâne gerçek kaynağı, yaşamın canlılık ve güç deposuna götüren eninde sonunda karşılığını verecek ana yolda yürür.” Jung, insanoğlunu özgürleştiren, tüm bağlantı zincirlerini kıran kalbin bilgisini, ruhun dilini yüzeye çıkarmayı hedeflemiştir. Farklılaşma yaratılışın gereğidir. Gaye sadece farklılaşmak değil, gerçek doğamız için uğraş vermektir, faal olmaktır, bu zaten farklılaşmayı gerektirir. Birey olabilen insan, büyüyen bir hayat ağacıdır. Geri dönüş yolculuğu da bireyin kendine özgü olmalıdır.

Var olmanın aşkın tamlığı ya da hiçliği (Pleroma) ile insanın birleşme ve yeniden bütünleşme arzusunu dile getirmiştir. Bütünleşmiş ama birey olarak da kalabilmiş dengedeki bilinci yaşamaktır amaç. Egoyu öldürmeyi, kendini yok etmeyi değil, kendine hâkim olmayı, kendini her yönü ile tanımayı önemsemiştir. “Yapacaksın…, yapmayacaksın…” ahlaksal hegamonik sarmalından çıkıp özgürce kendi farklı yolunda yürümeyi önermiştir. Bu, ceza, tehdit, ahlakçı korkutma vesveselerinin dışında ama erdemli ve özgür bir yoldur. Jung, sadece iyilik ve ahlaksal tamlığın var olmanın bütünlüğünün yerini alamadığını fark etmiştir. “İyi ve kötü olarak yapay ikiye bölünme kişide tamamlanmamışlık hissi uyandıracaktır. İyi ve güzel için çabalarken kötü ve çirkine de ulaşırız.” İki kutbun arasında üçüncü bir kutup bulunduğunu belirtir. Jung’a göre, kötülüğü de bilmek (yapmak değil) zorundayız.(gerektiğinde ona hâkim olabilmek için) Kendini her yönü ile tanıma ancak bu şekilde gerçekleşebilecektir. Bütünleşmiş ancak birey olmanın farkındalığını da aynı zamanda hissedebilmiş şekilde kalabilmiş bilinci yaşamaktır amaç. “Ölülere yedi vaaz”da şöyle geçer: “Kendimizi karşıt çiftlerden nasıl birer ayrı varlık haline getireceğimizi bilirsek kurtuluşa ulaştık demektir. İnsan Tanrıların özünü paylaşandır, tanrılardan gelir, tanrılara gider.”

Bireysel ve çevresel katılaşmış dogma ve taassupların yıkımını özendirir. O, önce bireyin koşullanmış zihninin değişimi sonucu dünyanın da değişeceği tutumunu ve insanın bütünlüğe yeniden ulaşmak için çabaladığı evrensel mücadelesini hatırlatmıştır. Bu yol, gerçek doğamız için verilen uğraştır. “İtici kuvvet bireyselleşme ilkesidir. Tek yanlılık ise deliliği getirir.” Yaratılmış dünya ve üzerindekiler değişime tabidir. “İnsanoğlu gerçek çözümlere ulaşmak için, kavramlarını değil, kendini değiştirmek zorundadır. Böylesine önemli bir değişim kökleri, teorik bilgide değil, kendini tanımada, düşüncesini kontrol etmek yeteneğinde yatar.”(logos ilkesi: dile getirilmiş düşüncenin cisimleşmesi) İnsanın içindeki tanrısal özü uyandırmak istemiştir. Aydınlanma yolculuğu için yola koyulanlara “Dışarıya değil, içinden…” der. Bireysel çabaya önem vermiştir. Jung’a göre “her insan sık bir ormanda yolunu zahmetle açarak ilerleyen bir kâşiftir.” Bir biliciyi kör takibi değil, içindeki biliciyi uyandırabilmeyi ve bir bilici olabilmenin gerekliliğini belirtmiştir.

Bütünlük hissi, Jung’un yukarda belirttiği gibi sağlanabilir sanırım. Bunu İbn Arabi’nin pek çok yazısında, anadolu bilgeleri ve ozanlarının deyişlerinde, kuantum fiziğinin ilkelerinde de aynen bulmamız mümkün.

Yollar çeşitlendirilebilir şüphesiz ve yapılmalıdır da; ancak her ne yoldan gidilirse gidilsin Bütünlük hissi, tamlık ; bizler için bir Hâl, arada ziyaret edebilme lütfuna mazhar olduğumuz bir makam gibi görünmekte bana.

Mümkün Varlıklar

Önce Arabi’nin bu muhteşem beyanını okuyalım sonra sorularımızı sıralayalım, bakalım ne cevaplar alacağız 🙂

..

Allah o “mümkün varlıklara”, imkanları ve kabul istidatları nispetinde varolmalarını (tekvin) emredince, o varlıklar Onu görmek için süratle koştular.

Mümkün varlık, varoluş haline geçince, nurla boyandı. Böylece adem, yokluk, yok oldu. Mümkün varlık iki gözünü birden açtı ve katıksız iyilik, saf güzellik gördü. Fakat ne olduğunu bilemedi, anlayamadı

Mümkün varlık, nur ile boyanınca, sol tarafa yöneldi ve baktı; ve adem’i yokluğu gördü; onu tahkik etti, inceledi. Yokluğun kendinden çıktığını görünce, “Bu da ne?” dedi.

Bunun üzerine sağ taraftan nur ona şöyle dedi: “İşte, o sensin! Eğer sen kendin nur olsaydın, gölge diye bişey olmazdı; baksana, ben nurum ve gölgeyi gideriyorum. Senin üzerinde bulunduğun nura gelince, zatında bana teveccüh edip yönelmenden dolayı, sende o nur gözükmektedir; bu da senin Ben olmadığını bilmen için böyledir.

Oysa Ben, gölgesi olmayan bir nur’um; sen ise imkan dahilinde olman için, gölgeyle karışmış bir nursun. Buna göre, şimdi eğer sen kendini Bana mensup sayarsan, Ben seni kabul ederim; yok eğer sen kendini “adem”e, yokluğa mensup sayarsan, o seni kabul eder.

Dolayısıyla şimdi sen vücudla adem, varlıkla yokluk, hayırla şer arasındasın. Eğer sen gölgenden yüz çevirirsen, imkan dahilinde olmandan yüz çevirmiş olursun; imkan dahilinde olmaktan yüz çevirdiğin zaman da, Beni bilemezsin.

Öyleyse sen Bana, seni kendi gölgenden büsbütün yok edecek bir bakışla bakma; yoksa o zaman sen, Ben olduğunu iddia edersin ve böylece bilgisizlik içine düşersin. Aynı şekilde, gölgene de, seni Benden büsbütün yok edecek tarzda bakma, yoksa o tarz bakış sana sağırlık getirir. O zaman da seni niçin yarattığımı bilemezsin.

Öyleyse, kimi zaman öyle ol, kimi zaman böyle ol! Allah senin için iki gözü, ancak birisiyle Beni müşahade edesin, diğeriyle de kendi gölgeni göresin diye yaratmıştır.

İbn Arabi


1. Mümkün varlıklar nedir kimdir nerededir?

2. Mümkün Varlığın sol tarafa yönelmesi ne anlama geliyor?

3. Gölge nedir? Gölgenin varlık sebebi nedir? Nicelikleri neye göre belirlenir? (somuttan soyuta nasıl geçer bu soruların cevapları?)

4. Bilinmesi arzu edilen “ben” kimdir nedir?

5. Söz konusu Ben’in neden gölgesi yoktur?

6. Bilgisizlik içine düşmek nedir?

7.Sağırlık nedir?

8. “Kimi zaman öyle kimi zaman böyle ol” mak nedir?

Şimdiden teşekkür ediyorum