Kaderimiz Kimin elinde (1)

(Okuyucuya not: Bu yazıda sizi sıkabilecek bazı formüller varsa da, onları anlamanıza gerek yoktur; yazıyı okumaya devam edin, verilmek istenilen temel bilgileri alacaksınız.)

1- Doğada işler nasıl yürür? Ne neye, kim kime bağımlı olarak gelişir?

Bu sorunun yanıtını verebilmek için, bedenimizle hücrelerimiz arası ilişkiye bir göz atalım.

1.1- Alt-Sistem – Üst-Sistem İlişkileri

Arkadaşınız hasta ve ateşi var. Ateşini sürekli takip etmek için de koluna dijital bir termometre bağladınız ve her an ateşini ölçüyorsunuz. Onu rahatlatmak ve ortamın streslerinden uzaklaştırmak için piknik yapmaya karar verip orman kıyısındaki çimenler üzerinde sofra kurdunuz. Afiyetle yemeklerinizi yediniz. Mideleriniz tam doldu ve bedeninizdeki tüm kan aşırı faaliyet göstermek zorunda olan sindirim sistemi hücrelerine tahsis edildi. Diğer organlarından kan çekilince bedeninizde bir gevşeme duygusu, yorgunluk hissetmeye başladınız. Tam böylesine rahatladığınız ve gevşediğiniz anda, ormanın kenarından bir vahşi ayının size doğru yaklaştığını gördünüz.

İnsansılar ve tezahür ettirme

İnsanın mı doğayı yarattığı yoksa doğanın mı insanı yarattığı sorularında ben bir zıtlık göremiyorum; çünkü her ikisi de TAM bir ifadedir. Bu cümlede insanın doğadan koparıldığını da göz ardı etmeyelim tabii. İnsan ne ki doğa ne olsun?

Fakat bu her iki tam ifadenin yoğunluklu olarak gerçekleştiği zamanlar farklıdır. (“Yoğunluklu”ya dikkatinizi çekerim; çünkü her ikisi de her zaman ve şimdi olmaktadır. Ancak birisinin daha yoğunluklu olduğu devirler olmuş gibi görünüyor.)

Dünya’nın ilk oluşum zamanlarında madde henüz şimdiki formunda değilken, insansılar da bildiğimiz katı bedene sahip değildiler. Onlar düşünmüyor ve biriktirmiyorlardı, henüz simgeleştirmeyi de bilmiyorlardı, fakat buna rağmen halleri şu anda bildiğimiz hayvanlar gibi de değildi.

İşte o zamanın insansıları çok ama çok yıllar süren bir süreçte enerji-bulutumsu bir şeyin içinde jöle kıvamında bedenleri ile yaşadılar. Sonra başka dış tesirlerinde etkisiyle belki yavaş yavaş dünyanın maddesini yaratmaya başladılar; çünkü işaretlemeye başladılar. Onların işaret ettikleri katılaşma eğilimi gösteriyordu. Onlar bulundukları AN’ı yaratabiliyorlardı.

Sizce “Ateist” olduğu bilinen birisi öldüğünde?

  • Cenazesi, ateist birilerine sorularak işlem görür.
  • Cenazesi yakılır veya törensiz gömülür.
  • Cenazesi kimliğinde yazan dini inancına göre yapılır
  • Cenazesi vatandaşı olduğu ülkenin dini inancına göre yapılır.
  • Cenazesi ailesinin veya çevresinin istediği şekilde yapılır.
  • Kim olursa olsun islami esaslara göre gömülmelidir.
  • Başka bir şekilde yapılmalı. (Yazıyorum hemen)

Tarih ve Nankörlük

20 yıl içine bir çok yeniliği sığdıran. Ülkeyi kurtaran. Ardından dinin o baskıcı yönünü kaldıran ve din yolu ile para kazananları engelleyen. Arap hayranlarını üzerek latin alfabesine geçen. Kadını peçeden kurtaran. Yaptığı inanılmaz devrimle ülkeyi sıfırdan tekrar yaratan Atatürk’e karşı ne hissettiğiniz beni ilgilendirmiyor. Ama forumdaş ebubekirin son günlerde ağzından düşmeyen güzel bir lafını kendisine hediye olarak gönderiyorum.

“..Nankörlük
zayıf insanların işidir
Kudretli insanlar içinde asla nankör olana rastlamadım…” (GOETHE)

Gel vazgeç nankörlükten diyorum.

Dil ve işaretleme

Her şeyin dille bağlantısı var. İnsanın “şu an” dışında şeylerle uğraşabilmesini DİL sağlıyor, yani simgeler (harf, rakam, resim gibi) vererek içimizdeki ve dışımızdaki şeyleri İŞARETLİYORUZ. Bu bir çeşit, köpeğin her dolaştığı yeri işeyerek işaretlemesi gibi olabilir.

Bu simgeler olmasaydı yalnızca “şu anda” yaşıyor ve yalnızca gerçek ihtiyaçlarımızı ediniyor olurduk. Ve bu durum, “şimdi” ye muazzam bir dikkat yönlendirmemizi sağlayacağından aynen bir büyücü gibi maddeye hükmedebilirdik.

Bu oyunda, enerjimizin çok büyük bölümü fiziki bedeni faal halde tutmak için harcanır. Geriye kalan küçük miktar enerjiyi de kelime ve bilgi leşlerini anlamaya/anlatmaya çalışarak şu an’ın dışına harcarız. Yani geçmiş ve gelecek oyunları inşa ederiz. Sanki çok lazımmış gibi!

“Şu an ve burada” için maalesef çoğunlukla hiçbir enerji kırıntısı kalmamış olur. O zaman insan kendi oyuncaklığını hangi enerjiyle bulup çıkaracak? Enerji yoksa iş de yok!