Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın!

Eğer kopmanın, bir riske girmenin-yasaklanmış yollardan gitmeye cüret etmenin- eşiğindeyseniz, kazarak olası en derin kemikleri çıkarıp havalandırın; kadınların, erkeklerin, çocukların, yeryüzünün vahşi ve doğal yönlerini verimli hale getirin. Ne zaman hırlanılacağını, saldırılacağını, kuvvetli bir vuruş yapılacağını, ne zaman öldürüleceğini, ne zaman geri çekileceğini, ne zaman şafak vaktine kadar ulunacağını bilmek için sevginizi ve iyi içgüdülerinizi kullanın. Bir kadın esrarengiz vahşiye mümkün olduğunca yakın yaşamak için daha fazla toslaşma, daha fazla tıkınma, daha fazla koklayarak sezme, daha fazla yaratıcı hayat,  daha fazla “düşüp-kirlenme,” daha fazla yalnızlık, daha fazla kadınlar topluluğu, daha fazla doğal hayat, daha fazla ateş, daha fazla tin, daha fazla sözcük ve daha fazla fikir pişirmesi yapmalıdır. Kızlar yurdunu daha çok tanımalı, daha fazla tohum ekmeli, daha fazla kök toplayıp saklamalı, erkeklere karşı daha nazik olmalı; daha fazla komşu devrimi, daha fazla şiir, daha fazla masal ve gerçek resimleri yapmalı ve vahşi dişiye çok uzanmalıdır. Daha fazla terörist dikiş nakış grubu ve daha fazla uluma. Ve özellikle de çok daha fazla canto hondo, çok daha fazla derin şarkı.
Postunu silkelemeli, eski patikalardan azametle geçmeli, içgüdüsel bilgisini talep etmelidir. Hepimiz kadim yara izi klanına üye olmayı isteyebiliriz, zamanımızın savaş yaralarını gururla taşıyabiliriz, sırlarımızı duvarlara yazabiliriz, utanmayı reddedebiliriz, her hususta önayak olabiliriz. Öfkeyle fazla zaman harcamayalım. Onun yerine onun aracılığıyla güçlenelim.Özellikle kurnaz olalım ve kadın aklımızı kullanalım.
En iyinin gizlenemeyeceğini ve gizlenmemesi gerektiğini akılda tutalım. Eğer insan bütün hepsini kendine ya da seçtiği bir azınlığa saklıyorsa meditasyonun, eğitimin, bütün düş analizinin, mezarlıktaki bütün bilgilerin hiçbir değeri yoktır. Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın. Derin ayak izleri bırakın, çünkü bunu yapabilirsiniz.
Kurtlarla Koşan Kadınlar

Nefesimi Kesen Bu Sessizliği Parçalamak İstiyorum…

Yapmacık sevinçlerimi, avuntulu gülüşlerimi, gündelik yaşamımı adeta bir yıkıntıya çeviren bu sessizliği parçalamak istiyorum…

Naif düşüncelerim neredesiniz?

Her yeni güne kendimi tamamlamak üzere uyanıp, akşam olduğunda cılızlaşan yaşama isteğimi daha ne kadar kandıracağım bilemiyorum… Birkaç gün sonra çarpık bakışlarımı nasıl toparlayacağımı düşünüyorum. Gözü dönmüş, kendini beğenmiş, can sıkıcı gel – gitlerim size sesleniyorum; dokunmayın bana…

Kaç gündür soğuk bir havanın etkisinde kaldı düşlerim. Bu da yetmezmiş gibi, rüzgâr olağandışı gücüyle sallamakta her bir yanımı. Nisan yağmurları geride kaldı. Ne kadar çok severim oysa Nisan’ı… Bir tek kişinin bile sıkıntımı, kederimi anladığı umuduna boşuna kapılıyorum, biliyorum. El yordamıyla bulduğum umudumu yitirmek üzereyim… Bu sessizlik beni mütemadiyen aykırı davranmaya zorluyor. Her şeye, her kese bir öfke hissetmekteyim şuan… Yalandan erdemlerle uğraşacak ne halim, ne gücüm görünmüyor bir süre daha.

Yer altındaki ölüleri bildiğim gibi, yer üstündeki dirileri de tanıyorum. Buna inanamayacaksınız ama ben onlarla tanıştım!!! Birçoğu ile tanıştım… Diri ama ölüme mecbur, hatta muhtaç olanlardan bahsediyorum… Onların yüzüne her baktığımda, tamda gözbebeklerine orada her şeyin ölüme dönüştüğünü gördüm. Bunu hissettim… Benim bakışlarımın saflığı karşısında tüm uzuvları, tüm yalanları ölmeye gebe kaldı hepsinin… Masanın üzerinde ellerimi tutan ellerinin yavaş yavaş ve ızdıraptan kıvrana kıvrana ölmeye yüz tuttuklarına resmen tanık oldum ben… Duyumsadım bunu onlarla birlikte…

Ne kadar korkunç vakitlerdi. Yaşamaları için ne ödünler verdim kendimden. Dört köşe bir odanın içinde tam iki yıl, iki yıl boyunca aynaya bile bakmadan yaşadım ben onlar ölmesin diye… Kimseyi görmedim konuşmadım ki; ihanet sayılmasın sohbetim bile… Ama kurtaramadım, başaramadım… En masum halimi takınıp yalvardım, gövdemi kullanmadan ruhumla var olmaya çalıştım, düşüncelerimi saf ari bir su gibi akıttım esirgemedim, lakin kurtaramadım…

Bir sessizliğe büründüm ki; üzerimden çıkartamayacağım bir elbise misali yapıştı bedenime… Ve dediğim gibi bu soğuk sessizliği parçalamak yok etmek istiyorum, lakin buna gücüm yetmiyor… Zor zamanlar bunlar. Düşüncem ve davranışlarımı negatifleyen bu soysuz tohum beni kötümser bir bakışa ve kuşku dolu günlere doğru sürüklemekte ne yazık… Nefesim kesiliyor, soluk alamadığım an boğulacakmışım hissine kapılıyor ve yinede yaşıyorum işte… Ölüler ve diriler bir arada…

Ne fark varsa aramızda, soluk alıp vermenin dışında!!!

Ayşe Özen,

Uganda’da “Eşcinselleri Öldürme” Yasası

Uganda önümüzdeki 24 saat içinde, ülkedeki eşcinsellerin ölüm fermanı anlamına gelecek bir tasarıyı yasalaştırmaya hazırlanıyor. Tasarının kabul görmemesi ve Başkan Musevini’nin veto etmesi için dünya çapında imza toplanıyor:

http://www.allout.org/en/petition/uganda

Şimdiden dünya çapında 450 bin imza toplandı. Yasa tasarısı Cuma günü ülkede oylanacak. Atacağınız imzayla

“Başkan Yoweri Museveni:

Dünya Uganda’daki insan hakları aktivistleri ile bir olmuş durumda sizden “Eşcinsellik-Karşıtlığı” tasarısını veto edeceğinize dair kamu önünde açıklama yapmanızı bekliyor.

Bu kanuna ve ülkenizde insan haklarının kötüleşmesine, Uganda’nın uluslararası toplum önünde dışlanmış bir millet haline gelmesine izin vermeyin.” demiş oluyorsunuz.

-alıntı-

Uganda Parlamentosu ‘anti-gey’ yasa tasarısı olarak bilinen ve ağır cezalar içerdiği için uluslararası topluluk tarafından sert bir dille kınanan yasayı tekrar gündemine aldı. Yasanın bu hafta parlamentoda oylanması bekleniyor.

New York merkezli Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu yaptığı yazılı açıklamada nefret içeren bu tasarının yasalaşma riskine dikkat çekti. Komisyon direktörü Cary Alan Johnson söz konusu yasa tasarısının yeniden gündeme getirilmesiyle ülkede yaşanan anti demokratik uygulamaların da perdelenmek istendiğini söyledi

Eşcinsellere yönelik ölüm cezası da dahil bir çok ağır cezayı içeren tasarı eşcinsellere ev kiralayanları da cezalandırmayı öngörüyor. Tasarı ilk olarak 2009’da meclis gündemine gelmiş ancak uluslararası camianın baskısıyla karşılaşmış ve sivil toplum örgütleri tarafından ağır bir dille eleştirilmişti.

Geçtiğimiz Cuma günü toplanan Uganda Parlamentosu alt komitesi eşcinsel karşıtı yasayı yeniden gündemine aldı. Tasarının mimarı David Bahati Associated Press’e yaptığı değerlendirmede “ölüm cezasını yasadan çıkardık, nihai oylamadan kısa bir süre önce tasarının son hali tekrar parlamentoya sunulucaktır” diye konuştu.

Bu arada parlamentoda baskı yaratan eşcinsel karşıtı rahip Martin Ssempa da yaptığı açıklamada ölüm cezasını savunmadığını ancak eşcinsellerin hapis cezası ile cezalandırılmalarını gerektiğini desteklediklerini söyledi. Ssempa yeni yasada eşcinseller için 7 yıl ağır hapis istediklerini dile getirdi. Homofobik rahip Ssempa’nın “eşcinselliğin toplumu öldürdüğü” yönündeki görüşlerinin Kadın ve Aileden sorumlu AKP’li eski bakan Aliye Kavaf’la olan paralelliği dikkat çekti.

New York merkezli Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu yaptığı yazılı açıklamada nefret içeren bu tasarının yasalaşma riskine dikkat çekti. Komisyon direktörü Cary Alan Johnson konuya ilişkin yaptığı açıklamada söz konusu yasa tasarısının yeniden gündeme getirilmesiyle ülkede yaşanan anti demokratik uygulamaların da perdelenmek istendiğini söyledi.

Uganda’da geçtiğimiz hafta gerçekleşen sokak gösterilerinde güvenlik güçleri 9 eylemciyi öldürmüştü. Johnson yasanın yeniden hortlatılarak bu ölümlerin de üstünün örtülmek istendiğini ifade etti. (ES)

Haber: Ebru Sungun Salı, 10 Mayıs, 2011

http://www.kaosgl.com/icerik/uganda_escinselleri_yasal_olarak_oldurmekte_diretiyor

GÜÇLÜ DOSTUMA

“Ulan” diye kızdım kendi kendime (insan niye kendisine böyle hitap eder bilmem): Sabahtan beri yayıyosun götü. Kalk bi kitap oku. Bişeyler kat bünyeye. Aç idefix.com’u ne var ne yok popüler, bi yokla.

   Aldım Richard Dawkins’in “Tanrı Yanılgısını”. Önceleri diğer tarafı da düşünerekten: “Sonsuz güçteki varlığın soktuğu laf da, attığı tokat da sonsuz olur mu acaba?” gibisinden bir üşüme geldi bünyeye. Yusufla birlikte aldım elime kitabı. Okudum. Bitti… Ve taktım …

   Ama öyle böyle değil, hergün Dawkins’in youtube’dan konuşmalarını izliyor, onla yatıp onla kalkıyor, sırf onun için evrimle halay çekiyordum her Darwin’in günü. Ateist olmakla pis bir gurur duyuyor, yakınlara felan tepeden bakıyordum. Bi gençtim, bi isyankardım, bi heyecanlıydım o dönem. Gurur duyuyordum ateliğimle. Coşku bünyeden taşıyor, maytaplarla kutlayasım geliyordu tanrısız her anımı. Ama sonra uykum geliyordu hep. 

   Bir gün Göztepe’de 2. el kitaplar satan sol görüşlü seyyar bir kitapçının tezgahını kesti gözüm. Eşim bankadan para çekerken, Deccal isminde bir kitaptan fışkıran öfke dolu bakışlara aldandım. Bilmiyordum o kitabı alarak felsefenin derin sularına tüpsüz dalacağımı, felsefeyi tehlikeli hale getireceğimi. O karşılaşma itibariyle, “tanrı yok” diyip uyumak yoktu artık. Cebren ve hile ile öldürmeliydik onu. Elimizde tanrının kanını hissetmeliydik.

   Hissettim de o kanın sıcaklığını. Ağzıma bir damla çaldım, tadı da sıcaktı. Taze taze öldürmüştüm onu. O an itibariyle, her şeyden önce ben demeyi öğrendim. Yalnızdım, susuzdum, arayıştaydım. Öyle tatlı, öyle acı bir arayıştı ki bu, hiçbir cümlenin sonuna nokta koymak istemedim. En güzeli bu yalnız cümlelerdi. Tıpkı onun, tıpkı benim gibi. 

   İşte o kişi, beni sonsuz defa dövmesinden korktuğum tanrıya, satırla dalmama sebebiyet veren kişiydi. Güç istenci içinde yat. Ruhun iyinin ve kötünün ötesinde, doğa koşulunda bir yerde olsun. Ara sıra kavga etsek de, hayatımı sana borçluyum güçlü dostum Nietzsche.

Kürt sorunu nedir?

Seçimlerin de yaklaşmasıyla daha bir hararetli hâle gelen bu konuya ufak da olsa değinmek ya da sitede tartışmaya açmak istedim.
18.04.2011 tarihinde yazdığım makalemi sizlerle paylaşıyorum…

Haberler az önce son dakika geçti: “YSK, 12 adayı veto etti.”
BDP, 12 Haziran seçimlerine bağımsız adaylarla girmeyi planlıyordu, ama gelin görün ki bu girişim yine devlete “toslamış” oldu.

Dün (17 Nisan), “Doğumunun 100. Yılında Behice Boran’a Saygı” etkinliği dolayısıyla düzenlenen bir sempozyum için Mimar Sinan Üniversitesi’nin Fındıklı kampusundaydım.
Sabahki ilk oturumda sosyolog İsmail Beşikçi ile Dr. Tarık Ziya Ekinci konuştular. Kürt sorununun dünü bugünü üzerine konuşan her iki konuşmacıdan da çok şey öğrendim.
İsmail Beşikçi, konuşmasında, devletin 80 yıldır Kürtlere uyguladığı asimilasyoncu politikayı şöyle özetledi:
“Temel olarak devletin Kürt halkına karşı olan asimilasyoncu politikasını üç başlık altında toplayabiliriz.
1) Kürt toplumu ile ilgili yapılan bilimsel araştırma ve çalışmalara engel olmak, yasaklamak ve bunları yapan bilim insanlarına ağır cezai yaptırımlar uygulamak.”

[Örneğin sıcağı sıcağına yaşanan Pınar Selek davası ve de İsmail Beşikçi hakkında Q harfi nedeniyle açılan yeni dava!]

“2) Kürtlerin siyasi olarak örgütlenmelerini önlemek.
3) Kürt burjuvazisinin oluşmasının önüne geçmek.
Devletin Kürt halkına dayattığı şey tek kelimeyle özetlemek gerekirse: ‘Türkler gibi ol ve Türkleş.’
Doğuya yatırım yapmak isteyen Kürt burjuvazisinin önüne çeşitli engeller çıkınca ve bölge, ekonomik olarak bilinçli bir şekilde geri bıraktırılınca oradaki nüfus ister istemez batı illerine kayıyor. Devletin temel düşüncesi de böyle bir ortamda Kürtlerin süreç içerisinde Türkleşmesi.”

Beşikçi, konuyu genel hatlarıyla böyle özetledi. Ayrıca şu da var. İsmail Beşikçi, konuşmasında Güney Afrika örneği üzerinden bir karşılaştırma yaptı ve özetle şunları söyledi:
“1960’larda 70’lerde ve 80’lerde Güney Afrika için dünyanın ‘en ırkçı devleti’ denirdi. Güney Afrika’da beyaz yönetim yerlilere şunu söylüyordu: ‘Sizin renginiz kara. Siz beyazların içine karışmayın. Sizin mahalleleriniz, okullarınız, hastaneleriniz, otelleriniz, parklarınız, plajlarınız, sinemalarınız vs. ayrı olsun.’
Bunun için Bantustan, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar, kuruldu. Yerliler oralarda yaşıyorlardı. Elektrik, su, kanalizasyon gibi, iletişim gibi temel altyapı hizmetleri çok yetersizdi, fakat yerliler buralarda kendilerini yaşıyorlardı. İç özerklikleri vardı.
Türkiye’de ise Kürtlere şu söyleniyor: ‘Türklerle birlikte yaşayacaksın, ama Türk’e benzeyerek yaşayacaksın. Kendi öz değerlerini terk edeceksin… Başka şansın yok.’
Kendi değerlerim, kendi öz dilim dediğin zaman inkâr var, imha var.”
(Aktarım “Mesele”nin 52. sayısından.)

İsmail Beşikçi, devletin bu siyasetinin “dünyada eşi benzeri olmayan;” ırkçı, asimilasyoncu bir siyaset olduğunu birkaç kere üzerine basa basa söyledi dünkü konuşmasında.

Düşünün ki bir halk, 80 yıldır Türk burjuva devletinin yok etme politikasına maruz kalmış, kendisine büyük acılar çektirilmiş; düşünün ki bir halk, yerinden yurdundan edilmiş, köyleri boşaltılmış, yakılmış, yıkılmış; düşünün ki bir halk, bu baskılar karşısında tarihin her döneminde başkaldırılarda bulunmuş; devletin bu siyasetine karşı siyasetler geliştirmeye, kendi varlığını korumaya çalışmış. Ve yine düşünün ki, devletin yıllardır ezmeye, yok etmeye çalıştığı bu halkın her karşı koyuşu bizlerin kafalarına her daim “terör” diye kazımış -ve kazımaya da devam ediyor…
Tarık Ziya Ekinci, “Kürt Siyasal Hareketlerinin Sınıfsal Analizi” başlıklı kitabının önsözünde şunları söylüyor:
“Kürtlerin demokratik talepleri sürekli bölücülük, kışkırtıcılık, devlet düşmanlığı gibi suçlamalarla bastırıldı, halen de bastırılıyor. Bu inkârcı politika kaçınılmaz olarak toplumda yaygın bir Kürt düşmanlığı oluşturdu. Fırat’ın doğusu uzun yıllar yasak bölge ilan edildi. Bölgeye güvenlikle ilgili yatırımlar dışında hiçbir hizmet götürülmedi. Kürt toplum yapısı ile bölgenin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunlarına ilişkin her türlü inceleme ve araştırma yasaklandı. Bu tür çalışmalar suç sayıldı. Yıllarca salt baskıcı yöntemlerle milyonlarca Kürdün asimile edilebileceği ve sorunun aşılacağı düşünüldü. Her türlü haktan yoksun bırakılarak baskı altında tutulan ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Kürtler kaçınılmaz olarak topluma ve devlete yabancılaştılar.” (s.5)

Alıntılamaya devam ediyorum:
“Kürt hareketlerinin sınıfsal analizlerini konu alan bu çalışmanın (adı geçen kitap) birincil amacı, toplumda oluşturulan yaygın kanaatin aksine Kürt siyasal hareketinin bölücü amaçlar taşımadığını, Kürtlerin ayrılmak değil, her alanda Türklerle eşit olmak istediklerini bilimsel verilerle göstermektir.” (s.6)

İsmail Beşikçi de “Mesele” dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda şunları aktarıyor:
“Kürt sorunu nedir? Kürt sorunu, bir bakıma, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının gasp edilmesiyle ilgili bir sorundur.”

Kürt halkına ağır bedeller ödeten, her iki halkı birbirine düşman eden -ki temel dayanağını buna borçludur- Türk burjuva devletini, bugün yaşadığımız sorunların asıl sebebi olarak görmemezlik edemeyiz. Her iki halka da, ama özellikle de Kürt halkına, derin açılar yaşatmış bu devletin geçmişte yaptıkları -ve şimdi de yapmaya devam ettiği- şeylerin ciddi ciddi sorgulanması elzem hale gelmedi mi bugün?
Beşikçi, “Her türlü sorunun temelinde Kürt sorunu var, fakat bu pek algılanmış bir sorun değil.” diyor; yine benzer şekilde Ekinci de şunları söylüyor:
“Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye’nin önündeki en önemli sorun Kürt sorunudur. Bu sorun çözülmeden ülkede barışın, demokratikleşmenin, kalkınarak ilerlemenin ve uluslararası saygınlığa kavuşmanın koşulları oluşmayacak ve Türkiye bir üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayacaktır.” (s.5)
…

“Kürt sorunu yoktur, sorunu olan Kürtler vardır,” diyerek ve bu sorunu her defasında çözümsüzlüğe terk ederek; sürekli irin kusan bir yarayı sarmak ve iyileşmesine yardım etmek yerine her defasında bu yarayı kaşıyarak kanatmaya çalışmak bu sorunu daha ne kadar “sorun” olmaktan çıkaracak?