korku mu, korkunu, korkuyu bana anlatır mısın? çözümleyebilir misin? yenebilir misin?

Merhaba;

Hergün, her an, her geçmiş ve gelecek diye adlandırdığımız süreçde korkuyu düşünüp, korkuyu adlandırıp, ya da adlandırmadan, birşeylere karşı kendimizi hep dik dur, güçlü ol, gardını düşürme diye telkinlerde bulunuyoruz, yada bulunmuyoruz? Fakat hepimiz birşeylerden korkuyuz. Sağlığımızı kaybetmekten, ei,mizi dostumuzu, ailemizi kaybetmekten, sevdiğimiz bir canlıyı yada oyun oynarken herşeyi unutmamızı sağlayan oyuncağımızı kaybetmekten korkuyoruz.

Öyle ya da böyle korkuyoruz.

Peki ya nedir bu korku?

Ben korkuyorum. Buraya yazı yazarken bile, kimliğim belli olursa diye korkuyorum, o kişi olduğumu anlamasınlar ama soruma katılsınlar diyorum.

Ben korkuyorum sık sık her sabah kalktığımda ve her gece yatarken korkuyorum. Sabah kalktığımda yaşamaktan, gece yattığımda ölmekten korkuyorum. zihnim ikiside bir desede, korkum hala devam ediyor tüm hızı ile.

sonra bedenime bir darbe alıyorum bu darbe daha önceyi anlatıyor bana, ve darbe ilginç bir şekilde sırıtan alice harikalar diyarı kedisi gibi görünüyor ayna karşısında, bedenim üzgün görünmüyor, bir hayli mutlu görünüyor, fakat neden o iz bozulmasın diye korkuyorum. Neden zaten bir acı çekilipde yenisi çekilmesin diye daha ortada birşey yokken korkupta, yapacağımız her eylemde 2 kez düşünüyoruz.

Sonra bir gün korkuya karşı başkaldırıyorum ve korkuya başkaldırmayı bırakmış biri ile karşılaşıyorum. Korkunun aslında keyifli ve saldırgan olundukça tadını sürebildiğini hissettiriyor öğretiyorum. sonra o kişi üstümde ciddi bir korku bırakıp kendi korkusuz dünyasında yaşıyor ve ben gene korkuyorum. Bir şekilde hep korkuyorum ve değişik ilüzyonlar ile süslenip allanıp pullanıp gene yapışıyor beni bırakmak istemez gibi. Sonuçta bu yabancı değil. ben korkuyorum. karanlıktan korkupta karanlıkta tirtir titrerken inat edip ışık yakmazsızın uyumaya çalışarak yok etmeye çalışıyorum. ama tedavi edemiyorum.

Ben hiç değil, sadece dengeli korkmak istiyorum, ihtiyaç olduğu kadar, beni zinde tutacağı kadar korkmak istiyorum. Beni kontrol eden bir korku ile barınmak istemiyorum bu diyarda, ama başka diyarı imgeleyemiyorum, netleştiremiyorum. korkuyorum: )

Korkumu bana anlatırmısın?

Mjöllnir ve kalbur saman…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal, pireler berber iken… ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…

Öyle sanıyorum ki, bu dizelere duyduğum hayranlık belki hiç bitmeyecek. Armoni…sanki bir damla masal sağanak olup bastıracak ve yağmurda açan kanatlarıyla yüzlerce minik çan…

Mjöllnir: Tanrı Thron’un sahip olduğu, adının anlamı “parçalayıcı” olan kocaman bir çekiç.

aLınTı: ViKiPeDi

Çekici Brokk ve Eitri isimli iki cüce kardeş yapmışlardır.. Çekiç yapılırken Loki sinek kılığına girip cüceleri ısırarak rahatsız edince bir kaza olmuş, çekicin sapı kısalmıştır…

Yanıp Sönen R: kötülük tanrısı, LoKi… Çekiç yapılırken sinek kılığına girip cüceleri rahatsız edince.. bir kaza olmuş.. ve çekicin sapı bu nedenle kısa kalmış…

(Hangi kelimeyi kullanırsam hayranlığımı daha iyi ifade edebilirim?)

Yapmama eylemi

Hatırlayabildiğm en küçük sibelden bu yana biçok şeyler değişti ancak değişmeden kalan şeyler de oldu. Bunların başında gerek edindiği yeni bilgiler gerekse kişisel deneyimlerini yazılı ve sözlü olarak başkalarıyla paylaşmak için duyduğu zorlayıcı baskı geliyordu.

Özellikle geçmiş zaman takısı kullandım çünkü çevrede gördüğüm (daha doğrusu artık görmezden gelemediğim) işaretlere bakılırsa hayatımın en yaman “yapmama”sının eşiğinde olduğumu anladım.

Başka işaretler de var ancak onları şu an söylemeyeceğim, en bariz olan ise çevremdeki sanal ya da fizik iletişim içinde olduğum insanların deneyimlerini paylaşma konusunda şaşılacak denli isteksiz davranmaları diyebilirim.

Uzunca hayatım boyunca tüm kişisel deneyimlerimi (üçüncü şahıslarla olan bir kaç tanesi hariç-izinlerini almamış olduğum için-) hiç çekinmeden paylaştığım düşünülürse artık içimin tamamen boşaldığını, belki yalnızca bir kabuğa dönüşmüş olabileceğim ihtimalini de göz ardı etmeksizin, ne olduysa oldu, geçti, bitti diyorum 🙂

Şu andan tibaren bir yapmama eylemi olarak hiç bir deneyimimi ne yazılı ne de sözlü paylaşmıyorum.

Ne zamana kadar? Kimbilir! :))) Hayatı tersine çevirmek heyecanlı olacak.

*Otistik degil, OTİZMLİ…!

*Otizm, normal sayılan tepkilerin aksi yönde davranış sergileyen bazı çocukların algı düzeylerinin bilinenin tersi yönde hareket etmesidir.

*Çok dikkatsiz veya tam tersi aşırı duyarlı ve dikkatli olabilirler.Örneğin; çok alışılmış olan göz kontağı kurmak onlar için gereksiz olabilir veya göz kontağı kurduklarında da size değil de daha uzaklara bakıyormuş gibi görünebilirler.Her şeye karşı -özellikle koku, ışık ve sese- olan aşırı hassasiyetleri onları tahammülsüzlüğe sürükleyebilir.Normal sayılabilecek çocukların aksine tehlike ve korku anlayışları da farklıdır.Çok yükesek bir yerden atlamayı tehlikeli bulmazlarken, kaldırımdan aşağı inmekten korkabilirler.

*Beklenen türden davranmayan her çocuk bir doktora götürülüp gereken teşhislerin konması sağlanmalıdır.Son yıllarda bir çok filozof, sanatçı ve bilim adamının otizimli olabileceği üzerinde tartışmalar ve araştırmalar sürüyor. Bunu göz önünde tutup otizimli çocuğun içindeki cevheri çıkarmaya yardımcı olabiliriz, kim bilir…

*Otizm lanetli bir hastalık değil, zamanla çocuğun çevreye belli oranda kazandırılabilineceği bir tür farklı olma durumudur.

*UNUTMAYIN, sizin de çocuğunuz, kardeşiniz veya bir yakınınız otizmli olabilir.

Vasalisa – Clarissa Estes

İçinizde Kurtlarla koşan Kadınlar kitabını okuyanlar var biliyorum. Bir psikiyatr ve cantadora olan Clarissa Estes bu kitabı yirmi yıllık bir araştırma ve emek sonucunda ortaya çıkarmış ve biz tüm dünya insanlarına hediye etmiş. Kendi adıma ona müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Kitapta bulunan ve binlerce yıldır kadınlar yoluyla dilden dile yola almış olan öykülerin simgesel nitelikleri paha piçilmez bir şifa etkisine sahip.

Vee bu pazar gününe Hande arkadaşımızın tape edip bizlere sunduğu Vasalisa masalı ile merhaba demek istiyorum. Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara ve onların olası çocuklarına ve bu yolla tüm insanlara şifa olması dileği ile, sevgi ve selamlar

s.

Not: Bu masalı bir gurup çalışmasında çözümlemeye çalışmıştık, katılanlar hatırlayacaklardır. Sorular olursa dilimizin döndüğünce cevaplamaya ve Clarissa’dan aktarmaya çalışırız 🙂

VASALİSA

Bir varmış, bir yokmuş; ölüm döşeğinde, yüzü, yakındaki kilise sunağının beyaz mumdan yapılmış gülleri kadar solgun yatmakta  olan genç bir anne varmış. Küçük kızı ve kocası, eski tahta yatağının başucuna oturmuş, öteki dünyada Tanrı’nın,  ona doğru yolu göstermesi için dua ediyorlarmış.

Ölmekte olan anne, Vasalisa’ya seslenmiş. Kırmızı çizmeli beyaz önlüklü küçük çocuk annesinin yanına diz çökmüş.

Anne, ‘’İşte sana oyuncak bir bebek, tatlım’’ diye fısıldamış ve tüylü yatak örgüsünün altından, Vasalisa’nın kendisi gibi kırmızı çizmeler, beyaz önlük, siyah etek ve her tarafı işlemelere kaplı bir yelek giymiş küçük bir oyuncak bebek çıkarmış.

‘’İşte bunlar da son sözlerim, güzelim’’ demiş anne. ‘’Yolunu kaybedecek olursan ya da yardıma ihtiyaç duyarsan, ne yapacağını bu bebeğe sor. O sana yardım edecektir. Bebeği hep yanında taşı. Kimseye ondan söz etme. Acıktığında besle. Bu sana annen olarak verdiğim söz ve benim sana hayır duam, sevgili kızım.’’ Bu sırada soluğu vücudunun derinlerine doğru çekilmiş, o arada ruhunu toparlayarak dudaklarının arasından çıkıvermiş ve anne ölmüş.

Çocuk ve babası çok uzun süre yas tutmuşlar. Ama savaşın acımasızca yarıp geçtiği tarlalar gibi, babanın hayat gülü de saban izlerinden tekrar yeşermiş ve iki kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Yeni üvey anne ve kızları nezaketle konuşup birbirlerine hanımefendiler gibi gülümseler de, gülümsemelerinin arkasında Vasalisa’nın babasının algılamadığı, düşmanca duygular varmış.

Nitekim üç kadın Vasalisa’yla yalnız kaldıklarında ona eziyet ediyor, ona hizmet etmeye zorluyor, güzel cildi bozulsun diye ağaç kesmeye gönderiyorlarmış. Ondan nefret ediyorlarmış, çünkü onda öteki dünyalara ait bir şirinlik varmış. Çok da güzelmiş. Onların göğüsleri kötülükten küçülürken, onunkiler giderek gürbüzleşiyormuş. Üvey anne ve üvey kız kardeşler bir aradayken, gece sakatat yığınına dalan sıçanlar gibi davranırken, Vasalisa her zaman yardımsevermiş ve hiç şikâyet etmezmiş

Bir gün üvey anne ve üvey kız kardeşler sırf artık Vasalisa’ya dayanamadıkları için,’’Bir plan yapalım; ateşi söndürüp Vasalisa’yı ormana, büyücü Baba Yaga’ya, ocağımız için ateş dilenmeye gönderelim. Baba Yaga’ya ulaştığında da ne ala, yaşlı Baba Yaga onu öldürüp yer,’’demişler. Eh, hepsi birden el çırpmış ve karanlıkta yaşayan varlıklar gibi ciyaklamışlar.

Ve böylece Vasalia o akşam odun toplamaktan eve geldiğinde, bütün evi karanlık bulmuş. Çok endişelenmiş ve üvey annesine sormuş: ‘’Ne oldu, neyle yemek pişireceğiz? Karanlığı aydınlatmak için ne yapacağız?’’

Üvey anne çıkışmış: ‘’Seni aptal çocuk! Görüyorsun ki ateşimiz yok. Ben ormana gidemem, çünkü yaşlıyım. Kızlarım da korktukları için gidemezler. O halde ormana gidip Baba Yaga’yı bulacak ve ateşimizi yeniden tutuşturacak bir köz alabilecek tek kişi sensin.’’

Vasalisa safça yanıtlamış. ’’Pekala, tamam, ben giderim,’’ diyerek yola çıkmış. Orman giderek karanlığın içine dalmış ve ayağının altında kırılan ince dallar onu ürkütmüş. Önlüğünün en iç cebine elini sokmuş;

Ölen annesinin verdiği bebek ordaymış. Vasalisa cebindeki bebeği okşayarak, ‘’ Bu bebeğe sadece dokunmak bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor,’’ diye düşünmüş. Yolun her çatallanışında , Vasalisa cebine uzanıp bebeğe danışmış .’’Pekala, şimdi sola mı , yoksa sağa mı gitmeliyim ? Bebek de ‘’Evet,’’ ya da ‘’Hayır,’’ veya ‘’Bu yoldan, ‘’ya da Şu yoldan’’ diye ona rehberlik etmiş. Ve Vasalisa yürürken bebeği kendi ekmeğiyle beslemiş ve bebekten yayıldığını hissettiği şeyleri izlemiş.

Önünde birdenbire, dörtnala giden beyaz bir at üzerinde beyazlı bir adam geçmiş ve hava aydınlanmış. Daha ileride, kızıl bir at üstünde kırmızılı bir adamın yavaş yavaş dolaştığını görmüş ve güneş yükselmiş. Vasalisa yürümüş, yürümüş ve tam Baba Yaga’nın inine yaklaştığında, siyahlar giyinmiş bir süvari, siyah bir at üstünde yıldırım hızıyla çıkagelmiş ve atıyla, doğru Baba Yaga’nın kulübesine girmiş. Hemen gece olmuş. Kulübeyi çevreleyen kafatası ve kemiklerden yapılmış çit, ruhani bir ateşle öylesine ışıldamış ki, ormanın bu noktasındaki açık alan, korkunç bir ışıkla parlamış.

Tabii ki, Baba Yaga çok korkunç bir yaratıkmış. Bir atlı arabayla ya da faytonla değil, kendi kendine her yere uçan ve şekli havan tokmağına benzeyen bir kürekle çekerek götürüyor ve bu sırada geçtiği yerlerde bıraktığı izleri, uzun süre önce ölmüş birinin saçlarından yapılmış bir süpürgeyle süpürüyormuş.

Ve kazan, Baba Yaga’nın arkasından uçuşan yağlı saçlarının eşliğinde gökte süzülmüş. Uzun çenesi yukarıya, uzun burnu da eğrilip aşağıya uzanıyor ve ikisi ortada karşılaşıyormuş. Minik bir keçisakalı ve cildinde ise kurbağalarla alışverişinden kalan siğiller varmış. Kahverengi kirli tırnakları kalın ve çatılar gibi kubbeliymiş ve öyle kıvrımlıymış ki, elini yumruk yapamıyormuş.

Baba Yaga’nın evi daha da garipmiş. Kocaman, pullu sarı tavukayaklarının üzerine oturtulmuş ev kendi kendine geziniyor, bazen de vecd içindeki bir dansçı gibi fırıl fırıl dönüyormuş. Kapılardaki sürgü ve kepenkler insan el ve ayak parmaklarından yapılmışmış, ön kapıdaki kilit de, sivri dişlerle kaplanmış bir hayvan burnundan bozmaymış.

Vasalisa bebeğine danışmış ve ‘’Aradığımız ev bu mu’’ diye sormuş. Bebek de kendinde yanıtlamış: ‘’Evet, aradığın bu.’’ Ve bir adım daha atamadan, kazanındaki Baba Yaga, Vasalisa’nın  tepesine doğru alçalıp ona bağırmış: ‘’Sen ne istiyorsun ?’’

Kızcağız titremiş: Büyükanne, ateş için geldim. Evim soğuk… Ailem ölecek…. Ateşe ihtiyacım var.’’

Baba Yaga terslemiş: ‘’Aaaa, tabii, seni tanıyorum, aileni de. Pekala, seni işe yaramaz çocuk…. Bırak ateş sönsün. Bu yaptığın tedbirsizce bir şey. Üstelik sana ateşe vereceğimizi de nereden çıkarıyorsun?

Vasalisa bebeğine danışmış ve hemen yanıtlamış: Çünkü bunun için size ricada bulunuyorum.’’

Baba Yaga. ‘’Şansın varmış. Bu doğru cevap,’’diye mırıldanmış.

Baba Yaga, ‘’benim için çalışmadıkça sana ateşi kesinlikle veremem. Eğer benim için bu görevleri yerine getirirsen, ateşi alırsın. Yoksa…. ‘’ diye tehdit savurmuş. Ve o an Vasalisa, Baba Yaga’nın gözlerinin birden kızıl kora dönüştüğünü görmüş. ’’Yoksa evlat, ölürsün.’’

Böylece Baba Yaga, langır lungur kulübesine girip yatağına uzanmış ve Vasalisa’ya ocakta pişenleri getirmesini buyurmuş. Ocakta on kişiye yetecek kadar yemek varmış. Yaga hepsini yemiş ve Vasalisa’ya sadece bir ufak bir ekmek kabuğu ile çok az çorba bırakmış.

‘’Giysilerimi yıka, avluyu süpür ve evi temizle, yemeğimi hazırla, küflü buğdayları sağlamlardan ayır ve her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol et. Daha sonra çalışmanı teftiş etmek için geri geleceğim. Yapılmamışsa, ziyafetim sen olursun.’’ Baba Yaga bunları söyledikten sonra, burnu rüzgâr tulumu, saçları yelken gibi, kazanıyla uçarak uzaklaşmış. Ve yeniden gece çökmüş.

Vasalisa, Yaga  gider gitmez bebeğine dönmüş.‘’Ne yapacağım? Bu işleri zamanında bitirebilir miyim? Bebek ona yapabileceğine dair güvence vermiş ve bir şeyler yiyip uyumasını söylemiş. Vasalisa bebeği biraz daha beslemiş ve sonra uyumuş.

Sabahleyin bebek bütün işleri bitirmiş ve sadece yemeğin pişirilmesi kalmış. Akşam Yaga geri dönmüş ve yapılmamış bir şey bulamamış. Bir yandan memnun, ama bir yandan da kusur bulamadığı için hoşnutsuz olan Baba Yaga dudak bükmüş: ‘’Çok şanslı bir kızsın.’’ Sonra sadık hizmetkârlarını buğday öğütmeye çağırmış ve havada üç çift el belirerek buğdayı dövüp ezmeye başlamış. Evin içinde altından karlar gibi tahıl kabukları uçuşmuş. Sonunda iş bitmiş ve Baba Yaga yemeğe oturmuş. Saatlerce yemiş ve Vasalisa’ya evi yarın tekrar temizlemesini, avluyu süpürmesini ve giysilerini yıkamasını buyurmuş.

Yaga avludaki büyük pislik yığınını göstermiş: ‘’ Şu pislik yığınında pek çok, belki de milyonlarca afyon tohumu var. Ve ben sabahleyin hepsi güzelce seçilip ayıklanmış bir afyon tohumu yığını ve bir de pislik yığını olsun istiyorum. Anlıyor musun ?’’

Vasalisa nerdeyse bayılıyormuş. ‘’Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım ?’’ Cebine uzanmış ve bebek fısıldamış: ‘’Endişelenme, icabına bakacağım.’’ O gece Baba Yaga uyuyup horlamaya başlamış ve Vasalisa da … afyon tohumlarını pislikten ayırmaya çalışmış. Bir süre sonra bebek ona, ‘’Şimdi uyu. Her şey yoluna girecek,’’ demiş.

İşleri yine bebek yapmış ve yaşlı kadın eve döndüğünde her şeyin yapıldığını görmüş. Baba Yaga alaycı bir şekilde burnundan konuşmuş: ‘’Pekalaaaa! Bu işleri yapabildiğin için şanslısın.’’ Sadık hizmetkârlarını afyon tohumlarından yağ çıkarmaya çağırmış. Yine üç  çift el belirip denileni yapmış..

Yaga, yediği yahni üzerinden yağ içinde kalan dudaklarını yalarken, Vasalisa da tam yanı başında duruyormuş. Baba Yaga, ‘’Neye bakıyorsun?’’ diye sormuş.

‘’Sana birkaç soru sorabilir miyim, büyükanne?’’ diye sormuş Vasalisa.,

’’Sor,’’ diye emretmiş Yaga, ‘’ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir.’’

Vasalisa beyaz at üstündeki beyaz adamı sormuş.

‘’Haa,’’demiş Yaga sevgiyle. Bu birincisi, o benim Gün’üm.’’

‘’Ya kızıl at üstündeki kırmızı adam?’’

‘’AH, o benim Doğan Güneş’im.’’

‘’Peki, siyah at üstündeki siyah adam?’’

‘’A, evet, o üçüncüsü, o da benim Gece’m.’’

‘’Anlıyorum,’’ demiş Vasalisa.

Yaga, ‘’Haydi canım! Daha çok soru sormak istemez misin ?’’ diye tatlılıkla sormuş.

Vasalisa bir görünüp bir kaybolan el çiftleri hakkında bir şeyler sormak istemişse de, cebindeki bebek yukarı aşağı zıplamaya başlamış, bunun üzerine Vasalisa,

’’Hayır, Büyükanne. Senin de dediğin gibi, çok fazla şey bilmek insanı çok çabuk yaşlandırabilir,’’ demiş.

‘’Oo! Demiş Yaga kafasını bir kuş gibi yukarı dikerek. ‘’Yaşına göre çok akıllısın, kızım. Nasıl böyle olabildin ?’’

Vasalisa,’’Anemin kutsamasıyla,’’ diye gülümsemiş.

‘’Kutsama mı!?‘’ Bu evin çevresinde kutsamaya ihtiyaç duymuyoruz. En iyisi senin yola düşmen, kızım.’’ Bunları söyledikten sonra, Vasalisa’yı gecenin içine doğru itmiş.

‘’Bak sana ne söyleyeceğim, evladım. Al işte!’’ Baba Yaga, çitine uzanarak alevli gözleri olan bir kafatası alıp, bir sopanın üzerine oturtmuş. ‘’Evet! Bu sopanın üstündeki kafatasını al ve eve götür. İşte burada! Ateşin bunun içinde. Tek bir kelime bile etme. Sadece yola düş.’’

Vasalisa, Yaga’ya teşekkür etmek istemiş, ama cebindeki küçük bebek önceki gibi kıpırdanmaya başlayınca sadece ateşi alıp gitmesi gerektiğini anlamış. Karanlık ormandan eve doğru yola çıkmış, bebeğin ona söylediği yollardan giderek yönünü belirlemiş. Vasalisa, kulağından, gözünden, burun ve ağız deliklerinden ateş parlayan kafatasını taşıyarak ormanı geçmiş. Birden onun ağırlığından ve acayip ışığından korkuya kapılmış ve fırlatıp atmayı düşünmüş. Ama kafatası onunla konuşarak sakin olmaya, üvey annesi ve kız kardeşlerinin evine doğru yola devam etmeye zorlamış. O da dinlemiş.

Vasalisa giderek evine yaklaşırken, üvey annesi ve kız kardeşleri de pencereden bakıyorlarmış ve ağaçların arasında dans eden garip bir pırıltı görmüşler. Pırıltı giderek onlara doğru yaklaşıyormuş. Ne olabileceğini tahmin edememişler. Vasalisa’nın uzun süren yokluğunun, şimdiye kadar ölmüş olduğu anlamına geldiğini ve kemiklerinin hayvanlar tarafından sürüklendiğini düşünüyor, ondan kurtuldukları için seviniyorlarmış.

Vasalisa eve daha da yaklaşmış. Üvey anne ve kız kardeşler gelenin o olduğunu görünce ona doğru koşmuşlar ve gittiğinden beri ateşlerinin olmadığını, yeni bir ateş yakmak için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hep söndüğünü söylemişler.

Vasalisa tehlikeli yolculuğunu sağ salim bitirdiği ve yeniden ateş getirdiği için, evine büyük bir zafer duygusuyla girmiş. Ama sopadaki kafatası, üvey annenin ve kız kardeşlerin her hareketini izliyor ve belleğine kazıyormuş ve sabah olduğunda hain üçlüyü yakarak küle çevirmiş.

C.P. Estes

‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından Vasalisa masalıdır.

Son araştırmalarıma göre Baba yaga simgesinin chaos  ve Tiamat ile ilişkisini keşfettim. Bu arada ekteki sitede şahane fotolarını buldum ki hepsi bi arada rastlanmayacak kadar güzel.

http://fletchingarrows.tumblr.com/post/688436711/baba-yaga-best-villain-ever

Clarissa’nın bu güzel masalının, YAY kuzey ay düğümü olanlar için bir klavuz olduğunu anladım. Bu sebeple bi kez daha paylaşıyorum, belki bana olduğu gibi başkalarına da yardımı olur. Kolay gelsin hepimize