Jiddu Krishnamurti – Bilinenden Kurtulmak

Tamamen aynı şeyleri hissettiğim için Krishnamurti ustanın sevgiye dair notunu buraya aynen alıyorum (Ayrıca onu, her düzeyde insana hitabedecek denli açık, sade ve sabırla ördüğü anlatımı için en içten duygularımla övüyorum):

Kendini güvende hissetme isteği ilişkilerde kaçınılmaz olarak kedere ve korkuya sebep olur. Bu güvence arayışı güvensizliğe davetiye çıkarır. Bugüne kadar herhangi bir ilişkinizde güveni bulabildiniz mi? Bulabildiniz mi? Çoğumuz sevmenin ve sevilmenin verdiği güvenceyi isteriz ama her birimiz kendi güvenliğinin, kendi hayat yolunun peşindeyken sevgi diye bir şey söz konusu olabilir mi? Sevilmiyoruz çünkü sevmeyi bilmiyoruz.

Sevgi nedir? Bu kelime o kadar farklı anlamlar yüklü ve yozlaştırılmış ki kullanmak bile istemiyorum. Herkes sevgiden bahsediyor. Ülkemi seviyorum, kralımı seviyorum, bir kitabı seviyorum, şu dağı seviyorum, zevki seviyorum, karımı seviyorum, Tanrı’yı seviyorum. Sevgi bir fikir midir? Eğer öyleyse, terbiye edilebilir, büyütülebilir, el üstünde tutulabilir, itilip kakılabilir, istediğiniz şekle sokulabilir. Tanrı’yı sevdiğinizi söylediğinizde bunun anlamı nedir? Kendi hayal gücünüzün dışa vurumunu, kendinizin, neyin asil ve kutsal olduğunu düşünüyorsanız ona uygun şekilde belli saygınlık kalıplarıyla süslenmiş bir dışa vurumunu sevdiğiniz anlamına gelir; o yüzden “Tanrı’yı seviyorum,” demek tamamen saçmalıktır. Tanrı’ya tapındığınızda aslında kendinize tapınıyorsunuzdur ve bu sevgi değildir.

Sevgi denen bu insani şeyi çözemediğimiz için kaçıp soyut kavramlara sığınırız. Sevgi insanın bütün dertlerinin, sorunlarının ve çektiği bütün zahmetlerin çaresi olabilir, öyleyse sevginin ne olduğunu nasıl öğreneceğiz? Sadece onu tanımlayarak mı? Kilise onu başka bir şekilde tanımlıyor, toplum başka bir şekilde ve her tür çarpıtma ve sapkınlık mevcut. Birisine düşkün olmak, birisiyle birlikte olmak, o duygusal alışveriş, o dostluk… Sevgi kelimesinden kastımız bu mu? Standart veya kalıp şimdiye dek hep bu oldu ve o kadar kişisel, tensel ve sınırlı bir hal aldı ki, dinler, sevginin bundan çok daha öte bir şey olduğunu açıkladılar. İnsani sevgi dedikleri şeyin zevk, rekabet, kıskançlık, sahip olma, elde tutma, kontrol etme ve bir başkasının düşüncelerine karışma arzularını içerdiğini görüyor ve bütün bunların yarattığı karmaşayı bildiklerinden başka tür bir sevgi olması gerektiğini söylüyorlar; ilahi, güzel, el değmemiş, bozulmamış bir sevgi.

Dünyanın dört bir yanında din adamları denen kişiler eskiden beri bir kadına bakmanın tamamen yanlış bir şey olduğunu iddia eder: Kendinizi seksle şımartırsanız Tanrıyla yakınlaşamayacağınızı söylerler, bu yüzden de içlerini yiyip bitirse de bu konuyu bir kenara iterler. Ama cinselliği yok saymakla kendi gözlerini kör etmiş, kendi dillerini kesip atmış oluyorlar çünkü dünyanın bütün güzelliğini yok sayıyorlar. Kalplerini ve zihinlerini yoksun bırakıyorlar; onlar aslında susuzluk çeken insanlar; güzellik kadınla ilişkilendirilmiş olduğu için güzelliği hayatlarından kovuyorlar.

Sevgi kutsal ve bayağı, insanı ve ilahi diye ayrılabilir mi, yoksa yalnızca sevgi mi vardır? Sevgi çok’a değil, bire mi dairdir? “Seni seviyorum,” dersem, bu başkalarını sevmeyi dışlar mı? Sevgi kişisel midir, kişisel olmayan bir şey midir? Ahlaki midir, ahlaksız mıdır? Aileyle mi ilgilidir, ailenin dışında bir şey midir? Bütün insanlığı severseniz belli bir kişiyi sevebilir misiniz? Sevgi bir his midir? Sevgi bir duygu mudur? Sevgi zevk ve arzu mudur? Bütün bu sorular, sevgi hakkında, sevginin ne olup ne olmaması gerektiği konusunda fikirlerimiz, içinde yaşadığımız kültürün geliştirdiği bir kalıp veya düsturumuz olduğuna işaret ediyor, değil mi?

O zaman sevginin ne olduğu sorusunu irdelemek için önce onu yüzlerce yıllık kabuğundan çıkarmalı ve ne olup ne olmaması gerektiğine dair bütün idealleri ve ideolojileri bir kenara bırakmalıyız. Bir şeyi “olması gereken” ve “olan” diye ikiye bölmek hayatla başa çıkmanın en yanıltıcı yoludur.

Sevgi dediğimiz bu alevin ne olduğunu nasıl öğreneceğim peki, onu başkasına nasıl ifade edeceğimi değil, sevginin kendi başına ne ifade ettiğini? Öncelikle kilisenin, toplumun, anne babamın ve arkadaşlarımın, bütün insanların ve kitapların onun hakkında söylediklerini reddedeceğim çünkü ne olduğunu tek başıma öğrenmek istiyorum. Burada söz konusu olan bütün insanlığı ilgilendiren çok büyük bir problem… Sevgi şimdiye dek binlerce şekilde tanımlanmış, ben de o anda neyi sevdiğime ya da neden keyif aldığıma göre belirlenen şu ya da bu kalıba takılıp kalmış bulunuyorum. Öyleyse onu anlayabilmek için ilk önce kendimi eğilimlerimden ve önyargılarımdan kurtarmam gerekmez mi? Kafam karışık, kendi arzularım beni hırpalıyor, ben de kendi kendime şöyle diyorum: “Önce kendi kafandaki karışıklığı çöz. Belki sevginin ne olduğunu, ne olmadığından yola çıkarak bulabilirsin.”

Hükümet, “Git ve ülkene duyduğun sevgi adına adam öldür,” der. Bu sevgi midir? Din, “Tanrıya duyduğun sevgi adına seksten vazgeç,” der. Bu sevgi midir? Sevgi arzu mudur? Hayır demeyin. Çoğumuz için öyle – arzu ve zevkten; duyular yoluyla, cinsel anlamda bağlanma ve tatmin olma yoluyla alınan zevkten ibaret. Sekse karşı değilim ama seksin neleri içerdiğini görmelisiniz. Seksin size bir anlığına verdiği şey, kendini tamamen bırakma hissidir, sonra telaşınıza geri dönersiniz, bu yüzden de hiçbir endişenin, hiçbir sorunun, hiçbir benliğin olmadığı o halin bir daha bir daha tekrarlanmasını istersiniz. Karınızı sevdiğinizi söylersiniz. O sevgi cinsel zevkle, evde çocuklarınıza bakacak, yemek pişirecek birisinin olmasının verdiği zevkle alakalıdır. Ona ihtiyaç duyarsınız; size bedenini, duygularını, desteğini vermiştir, belli bir güven ve iyi olma hissi de vermişti. Sonra size sırtını döner, sıkılır veya başka birisiyle gider ve duygularınızın bütün dengesi bozulur; bu hoşlanmadığınız rahatsızlığın adı ise kıskançlıktır. İçinde acı, endişe, nefret ve şiddet vardır. Dolayısıyla aslında söylediğiniz şudur: “Bana ait olduğun sürece seni seviyorum ama olmadığın an senden nefret etmeye başlıyorum. İsteklerimi -cinsel olsun, başka türlü olsun- tatmin edeceğine güvenebildiğim sürece seni seviyorum ama istediğimi vermemeye başladığın an senden hoşlanmıyorum.” Yani aranızda düşmanlık ve ayrılık vardır, kendinizi karşınızdakinden ayrı hissettiğiniz sürece ortada sevgi diye bir şey yoktur. Ama bütün bu çelişen halleri, içinizdeki bu bitmek bilmez kavgaları yaratmadan karınızla birlikte yaşayabilirseniz, o zaman belki -belki- sevginin ne olduğunu bilebilirsiniz. O zaman ikiniz de tamamen özgür olursunuz ama bütün zevkleriniz için ona ihtiyaç duyarsanız onun kölesi olursunuz. Demek ki insan sevdiği zaman özgür olmalıdır; yalnız karşısındakinden değil kendisinden de kurtulmalıdır.

Bu bir başkasına ait olma, psikolojik anlamda bir başkasından beslenme, bir başkasına ihtiyaç duyma, bütün bu haller hep bir endişe, korku, kıskançlık, suçluluk içerse gerek. Korku olduğu sürece de sevgi var olamaz; kederin hüküm sürdüğü bir zihin sevginin ne olduğunu asla bilemez; aşırı duygusallığın ve çabuk heyecana kapılmanın sevgiyle hiçbir alakası yoktur. Dolayısıyla sevginin zevk ve arzuyla alakası yoktur.

Sevgi düşüncenin ürünü değildir. Düşüncenin sevgiyi üretmesi mümkün değildir, düşünce geçmişe aittir. Sevgi kıskançlıkla örülü ve ona takılıp kalmış bir şey değildir çünkü kıskançlık geçmişe aittir. Sevgi daima şimdiki zamandadır. “Seveceğim” ya da “sevdim” demeyiz. Sevmesini biliyorsanız kimsenin peşinden gitmezsiniz. Sevgi itaat etmez. Sevdiğiniz zaman ne saygı vardır ne saygısızlık.

Bir insanı gerçekten sevmek ne demektir bilmiyor musunuz; nefret, kıskançlık, öfke hissetmeden, ne yaptığına veya ne düşündüğüne karışmak istemeden, kınamadan, kıyaslamadan sevmek ne demek bilmiyor musunuz? Sevginin olduğu yerde kıyaslama olur mu? Birisini bütün kalbinizle, bütün zihninizle, bütün vücudunuzla, bütün varlığınızla sevdiğiniz zaman karşılaştırma söz konusu olur mu? Kendinizi o sevgiye tamamen teslim ettiğinizde başkaları yoktur artık.

Sevginin sorumluluğu ve vazifesi var mıdır, ayrıca bu kelimeleri kullanır mı? Bir şeyi görev gereği yaptığınızda bunda sevgiye yer var mıdır? Görev sevgi içermez. Görevin insanı esir alan yapısı insanı mahvetmektedir. Bir şeyi göreviniz olduğu için yapma gereği hissediyorsanız yaptığınız şeyi sevmiyorsunuz demektir. Sevginin olduğu yerde görev ve sorumluluk yoktur.

Çoğu ebeveyn ne yazık ki çocuklarından sorumlu olduklarını düşünür ve sorumluluk anlayışları, çocuklarına neyi yapmaları neyi yapmamaları, büyüyünce ne olmaları ne olmamalarını söyleme şeklinde kendini gösterir. Anne babalar çocuklarının toplumda güçlü bir yere sahip olmalarını isterler. Sorumluluk dedikleri şey, o taptıkları saygınlığın bir parçasıdır ve bana kalırsa saygınlığın olduğu yerde düzen yoktur; bütün dertleri mükemmel bir burjuva olmaktır. Çocuklarını topluma uyum sağlamaya hazırlarken savaşı, çatışmayı ve vahşeti devam ettirmiş olurlar. Sizce bu ilgi ve sevgi midir?

Gerçekten ilgi göstermek bir ağaca veya bitkiye gösterdiğiniz gibi ilgi göstermektir, ona su vererek, ihtiyaçlarını ve en iyi hangi toprakta yetiştiğini inceleyerek, ona şefkat ve özenle bakarak. Çocuklarınızı topluma uyum sağlamaya hazırlarken onları aslında ölmeye hazırlıyorsunuz. Çocuklarınızı sevseydiniz savaş olmazdı.

Sevdiğiniz birini kaybedince ağlarsınız – gözyaşlarınız kendiniz için mi yoksa ölen kişi için midir? Kendiniz için mi bir başkası için mi ağlarsınız o anda? Bir başkası için ağladınız mı hiç? Savaş meydanında ölen oğlunuz için ağladınız mı hiç? Ağladınız ama o gözyaşları kendine acımadan dolayı mıdır yoksa bir insan öldüğü için midir? Kendinize acıdığınız için ağlıyorsanız gözyaşlarınız bir manası yoktur çünkü kendinizi düşünüyorsunuzdur. Eğer büyük bir sevgi yatırımı yaptığınız birisinden mahrum kaldığınız için ağlıyorsanız, o hissetmiş olduğunuz şey sevgi değildir. Ölen kardeşinize ağlıyorsanız onun için ağlayın. Kendiniz için ağlamak çok kolay çünkü o artık yoktur. Görünüşte bir şeyler yüreğinize dokunduğu için ağlıyorsunuzdur ama yüreğinize dokunan onun acısı değil, sadece kendine acıma duygusudur, kendine acımak da insanı acımasız, içe kapanık, hissiz ve aptal yapar.

Kendinize ağlamanız sevgi midir -yalnız olduğunuz, mahrum kaldığınız, artık güçlü olmadığınız için ağlamak- kaderinizden, çevrenizden şikâyet etmek- ağlayan da hep sizseniz? Bunu anlarsanız ki bu konuya bir ağaca, bir sütuna veya bir ele dokunur gibi doğrudan temas etmek demektir, kederin kendi yarattığımız bir şey olduğunu, düşünce tarafından yaratıldığını, zamanın ürünü olduğunu görürsünüz. Üç yıl önce ağabeyim vardı, şimdi o yok, şimdi yalnızım, içim acıyor, ne teselli ne arkadaşlık için yüzümü dönebileceğim kimse var ve bu gözümü yaşartıyor.

Dikkatle izlerseniz bütün bunların içinizde olup bittiğini görebilirsiniz. Bunu tam anlamıyla, bütünüyle tek bakışta görebilirsiniz, analiz yapmaya zaman harcayarak değil. Bir anda “ben” denen bu sıradan küçük şeyin bütün yapısını ve doğasını görebilirsiniz: Gözyaşlarım, ulusum, inancım, dinim… Bütün bu çirkinlik içinizdedir. Bunu aklınızla değil, kalbinizle gördüğünüz zaman, tüm içtenliğinizle gördüğünüz zaman kedere son verecek anahtar elinizdedir.

Keder ile sevgi bir arada olamaz ama Hıristiyan dünyasında acı çekmek idealleştirilip bir çarmıha gerilmiş bulunuyor ve ona tapılıyor. Bununla acı çekmekten bir tek o kapıdan geçilerek kaçılabileceği ima edilmekte, insanı sömüren dindar bir toplumun bütün yapısı da bundan ibaret zaten.

O yüzden, sevginin ne olduğunu sorduğunuzda, cevabı göremeyecek kadar çok korkuyor olabilirsiniz. Bu, hayatınızın tamamen altüst olmasına neden olabilir, ailenizi parçalayabilir; karınızı veya kocanızı veya çocuklarınızı sevmediğinizi -seviyor musunuz gerçekten?- fark edebilirsiniz; kurduğunuz evi yıkmanız gerekebilir; tapınağa bir daha hiç dönmeyebilirsiniz. Ama hâlâ öğrenmek istiyorsanız, korkunun sevgi olmadığını, bağımlılığın, kıskançlığın ve hükmetmenin sevgi olmadığını, sorumluluğun ve görev duygusunun sevgi olmadığını, kendine acımanın, sevilmemenin acısının sevgi olmadığını, alçakgönüllülük nasıl kibrin zıddı değilse sevginin de nefretin zıddı olmadığını göreceksinizdir. Demek ki bütün bunları zorla değil, yağmurun günlerin tozunu bir yapraktan sıyırıp atışı gibi içinizi yıkayıp onu atarak ortadan kaldırırsanız, belki o zaman insanın hep açlık duyduğu bu çiçeğe rastlarsınız.

İçinizde sevgi yoksa -sadece birkaç damlalık değil, bolluk derecesinde- içiniz onunla dolup taşmıyorsa dünya felakete sürüklenecektir. İnsanlığın bir bütün olması gerektiğini ve sevginin tek çıkar yol olduğunu zekânız biliyor ama size sevmeyi kim öğretecek? Herhangi bir otorite, yöntem veya sistem size nasıl sevmeniz gerektiğini söyleyebilir mi? Eğer bunu size birileri söylüyorsa, o sevgi değildir. “Sevgiyi tatbik edeceğim. Günlerce oturup onu düşüneceğim. Şefkatli ve nazik olmayı tatbik edip kendimi başkalarını düşünmeye zorlayacağım,” diyebilir misiniz? Kendinizi, sevmek için disipline edebileceğinizi, sevmek için iradenizi kullanabileceğinizi mi söylüyorsunuz yani? Sevmek için disipline ve iradeye başvurursanız, sevgi elinizden uçup gider. Bir sevme yöntemi veya sistemi uygulayarak çok akıllı ya da şefkatli bir insan olabilir veya şiddetten kaçınma haline erişebilirsiniz ama bunun sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Bu paramparça çorak dünyada sevgi yok çünkü en önemli rolü zevk ve arzu oynuyor, oysa sevgi olmadan günlük hayatınızın da bir anlamı yoktur. Sevgi de güzellik olmadan olmaz. Güzellik gördüğünüz bir şey değildir; güzel bir ağaç, güzel bir tablo, güzel bir bina ya da güzel bir kadın değildir. Ancak kalbiniz ve zihniniz sevginin ne olduğunu bildiği zaman güzellik vardır. Sevgi ve bu güzellik anlayışı olmadan erdem olmaz ve ne yaparsanız yapın, ister toplumu ıslah edin, ister yoksulları doyurun, sadece daha fazla huzursuzluk yaratmış olacağınızı çok iyi bilirsiniz, çünkü sevgi yoksa kendi kalbinizde ve zihninizde de yalnızca çirkinlik ve yoksulluk vardır. Ama sevgi ve güzellik varsa, ne yaparsanız doğrudur, ne yaparsanız ahenklidir. Sevmeyi bilirseniz istediğinizi yapabilirsiniz çünkü o diğer bütün sorunları çözer.

O zaman şu noktaya varıyoruz: Zihin disiplin, düşünce, zorlama, herhangi bir kitap, öğretmen veya lider olmadan güzel bir günbatımına rast gelir gibi sevgiye rast gelir mi?

Bence bir şey kesinlikle şart, o da amacı olmayan bir tutku – bir adanmanın veya bağlılığın sonucu olmayan, şehvetten ibaret olmayan bir tutku. Tutkunun ne olduğunu bilmeyen bir insan asla sevgiyi tadamaz çünkü sevgi ancak kendinden tamamen vazgeçme söz konusu olduğunda var olabilir.


“Arayış içindeki bir zihin tutkulu bir zihin değildir ve sevgiyi aramadan bulmak onu bulmanın tek yoludur; onu herhangi bir çaba veya deneyimin sonucu olarak değil, bilmeden bulmak. ” demiş Jiddu Krishnamurti.

Krishnamurti, “çaba varsa çatışma da vardır” der. Çatışma sorun yaratır. ( ki bu çok doğru)

Halbu ki akışta olunsa çabasız bir mutluluk gelecektir. Her ne niyetle olursa olsun, çaba devreye girdiğinde çatışma hiç gecikmeden, gölge gibi oraya geliveriyor. Yavaş yavaş bütün güzellikleri bir kurt gibi kemiriyor. Sen aşkın için bir şovalye gibi mücadele ettiğini, erdemli bir şeyler yaptığını sanıyorsun. Gerçekte mücadele ettiğin, yok ettiğin şey aşkın oluyor…

Nerdeyse

Her şey hem bi şey demek ister hem de tam tersini der, bu böyledir. İster birey isterse ortak akıl adına olsun, bulunduğu noktadan bir başka noktadakini anladığını sanmak, onun adına düşünerek sonuca varmak ve bu sonuç uyarınca eyleme geçmek insanoğlunun her daim yaptığı bir şey ve fakat bana göre henüz eksikliktir. Bunu ister iyi niyetler isterse bencilce niyetlerle yaptığımızı iddia edelim, hiç fark etmez.  Çünkü iyi ve kötü değerlerini “insan prototipi” belirlemektedir. Bir yandan empati kurmayı tavsiye ederken diğer yandan benim adıma düşünme! deriz. Bir yandan biz söylemeden anlaşılmayı umarken (bunu sevildiğimize işaret sanmaktayızdır), bunu yapmak için uğraşanlara “beni katagorize ediyorsun, benim adıma düşünüp karar veriyorsun” deriz.
İnsan, dualitik ortamda tahtarevallinin bir bu ucuna bir diğer ucuna sıçrayıp durur. Ve bunun farkına varması nerdeyse imkansız.

“Nerdeyse” kelimesinin ardına saklanmış o küçük evrim ihtimali ise gerçekten büyük kararlılık ve sebatkar bir çalışma gerektirir. Ve fakat bu bile birey adına yapılmış bir mehdiyedir 🙂 Çünkü kimin hangi noktada bilinçsizce sarf edeceği saçma sapan bir sözün, kimde ya da nerde devasa bir dönüşüm yaratabileceği öngörülemez.

Fark etmez. Hiç bir edim bir diğerinden daha değerli değildir. Üstelik edimsizlik hali bile her hangi bir edimden daha değersiz bulunamaz.

Hep birlikte oynadığımız belirsizlikten “pırıltı” çıkarma oyununda barışçıl, sevinçli, bol serüvenli anlar dilerim. Zevk aldığı sürece oynayacaktır insan. Bıkınca… Bilmiyorum bıkınca ne olur 🙂

Belki yedi sene önce akıp gelen Oyun Kuramı’na göz atmak isteyenleriniz olur: https://blog.sonsuz.us/?p=187

https://blog.sonsuz.us/?p=1099

İnsan bilinci spirali ya da dört kapı 40 makam

Osmanlı belki de gerçekten Türk köklerini geri atmak, dilini, dinini ve kültürünü değiştirirken iyi niyetlerle, daha kapsayıcı bir bilinç yapısına geçmek için bir tercih yapmıştır. Şüphesiz her uygulama onu yaşatanlarca aynı anlaşılamıyor ve farklı anlayış düzeylerinden işlem görüyor. Bunları  yerli yerince görebilmek lazım, işte bu sebeple “taraf” olmanın dehşetengiz sonuçlarını ara sıra gündeme getiriyorum. Bişeyci olursanız kendinizi onunla özdeşleştirip ona dışardan bakamaz duruma gelirsiniz ve böylece aslında pekala görebileceğiniz kötü uygulamaları görmeyi reddeder beyniniz.

Öz eleştiri yapmak hem kişiler hem de toplumlar ve kavramlar için vazgeçilmez bir aşamadır. Fakat “taraf” olana öz eleştiri ölüm gibi gelir. Sonuç olarak hem osmanlı hem de TC olarak iyi niyetlerin yanında (gölgesinde, iyi kötüsüz gezemez) hatalar da yapılmıştır. Her birimiz kendi şahit olduğu çevresinde yakinen gördüğü olumlu ya da olumsuzlukları hatırlıyor ve çocuklarına empoze ediyor. Bu işler böyle sürüp gider. Mevcut güncel din söylemlerinin zamanında yaşananların çok uzağında olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Bir kaç bilge ulemanın çalışmalarını alıp okuduğumuzda durumun hiç de göründüğü gibi olmadığını, aslında entegral bir bilince çok yaklaşmış olduklarını görebiliyorum. Bir olguyu sanki onu yorumlayıp yaşayanlar aynıymış gibi görmemize neden olan taraflaşmayı işte bu sebeple şiddetle reddediyorum.

Önemli olan yola talip olmaktır, hangi yol olduğu da önemli değil herkes birbirinin desteğidir, desteği olmalıdır. Anlamsız çekişme ve tartışmalar, sadece insanın mevcut konumundan daha üst bilince sıçraması için gerekli ölümcül kararı verememesinin vicdan azabıdır.

Türkiyede şu anda oluşan kamplaşma ve gerilimin sebebi “din” olgusu değil, inançların güç ve para elde etmek için kullanılıyor oluşudur. Üstelik karşı duruş (laiklik vs) bile bu kötü niyetle organize ediliyor, çünkü taraflaştırdığınız kesim birbirlerine bakamaz aralarındaki anlayış  farkını göremez hale getiriliyor. Eğer “karşı taraf” olmasa birbirlerine bakacaklar ve gördükleri sebebiyle kabuslar göreceklerdir her gece.

Bir an için Sufilerdeki dört kapı kavramını ele alalım. Yani Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Şimdi siz eğer bu sınıflamanın yalnızca islam dini mensupları arasında olduğunu düşünürseniz büyük bir yanılgı olur. Sözü edilen bu aşamalar dünyadaki tüm insanlar için geçerli bilinç aşamalarıdır, onlar hangi yoldan giderlerse gitsinler bu eşikleri geçecekler. Dünyanın her yerinde, her farklı kültürde bu gözlemler yapılmış, belki farklı isimler verilmiş ama ne fark eder?

Uzun zamandır Ken Wilber’in öncülük ettiği insan bilinci spiralini (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 ) anlatarak özümsemeye çalışıyorum. Biraz dikkatli bakılırsa sufilerin dört kapısından hiç bir farkı olmadığını benim gibi sizler de göreceksiniz. Velev ki ufak farklar olsun, bin yıl fark var arada, fakat niyeti anlayabilecek kadar benzeşiyorlar. Niyet, dünya insanının sonsuz bir gelişim spiralinde dönenip durduğunu ve bu yolculuğun her kademesinin mümkün olduğunca barış içinde sürdürülebileceğinin ispat edilmeye çalışılmasıdır bana göre.

Bu durumda siz nasıl olur da “dinciler” diye bir bloktan bahsedebilirsiniz? Bunun yerine siz tüm dinler ve dinsizler için bir şeriat kapısından ya da mitik düzenden bahsedebilirsiniz. Spiraller ve onu oluşturan dalgalar ilelebet baki olacaktır. Bunların hiç biri birbirine alternatif olamaz. Üç yaşında bir çocuk her zaman olacak, 25 yaşındaki de, 65 yaşındaki de olacak, hayat varoldukça tüm aşamalar birbirini takip  eder şekilde var olacaklar. Umudumuz, bütün bu aşamaların sevinçle, mümkün olduğunca acısız geçilebileceği, genel bir mutabakat içine girebilmektir.

Dünyadaki tüm tarafgirlikler bu bakış noksanlığından ortaya çıkıyorlar, savaşacak gerçekten bir şey yok.

Gelelim yanlış anlaşılan bir başka konuya;  zaman zaman gündeme getirdiğim, kök kültürlerin varlığını kabul, teşekkür ve elde edilmiş bilgi birikimini kapsamak olarak algıladığım “soy” kavramını, bazıları milliyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık ve ayrımcılık olarak görüyorlar. Belki böyle algılamalarına sebep olacak deneyimler geçirdiler, ya da ilk elden böyle  bilgilendirildiler. Az önce yukarda genişçe anlatmaya çalıştığım gibi, insan doğar doğmaz bilge haline gelmiyor, geniş açılardan bakmak her birimiz için özel bir gayret gerektiriyor. Özel deneyimleri genelleştirmek her daim yapılagelen bir uygulama, çok insani, hatta bilim bile aynı genelleştirmeyi kullanarak bizleriı mutlu ediyor ve fakat birçok şeyi ihmal etme pahasına kazanılıyor bunlar.

Kökleri reddetmekle iş bitmiyor. Çünkü onlar genlerimizin içinde. Bizler, bizatihi atalarımızın oluşturduğu ağaçların meyveleriyiz. Bu her türlü sağlık; kişisel, toplumsal ve dünyasal sağlığımız için ihmal edilmesi olanaksız bir unsur. Kökleri reddeder onunla iletişim kuramazsanız günden güne solar cılızlaşır ve büyüyemeden ölürsünüz.

Cılızlık aşamasında olan ulusumuz gerek dahilde gerekse uluslararası mecralarda hissettiği aşağılık kompleksini gizleyebilmek için anlamsız, tutarsız, kabadayı ya da tam tersi silik, korkak ve köleleştirilmeye müsait görüntüler oluşturmakta. Bunlar kendine güvenen insan ya da ulus göstergeleri değil. Evet ama köklerinizi yitirmişseniz safi güneş ışığıyla ancak bu kadar oluyor. Bir çocuğun en dengeli hali, anne ve babasının sevgi ile dayanışma içinde oldukları durumlardadır. Bizde ise baba var ana yok. Hem de ANAdolu olması gereken yerde.

İnanıyorum ki bu gerilimlerden akıl ve ruh bütünlüğümüzü koruyarak, sevgi ve saygıyla çıkabilme kapasitesine sahibiz.

sa

Deli Dumrul’un Bilinci

Öndeyiş, s. 7-11

Masallar, mitler, halk hikâyeleri, ortak (kolektif) bilinçdışının ürünleridir; ait olduğu topluluğun bireye sunduğu, binyıllar boyunca yaşanagelmiş, sınanmış zihin modellerini sahnelerler. Bireysel-psikolojik düzlemde rüyalarla benzerlikleri vardır. Rüyaların temel dokusu birincil düşünce süreçlerine indirgenebilir. Bu ortak ürünlerde ise, bilinçdışı dinamiklerin oluşumunu belirleyen birincil düşünce süreçleri, dış gerçekliği gözeten ikincil düşünce süreçleriyle bağlantı içinde işlenmiştir. Yani iç ve dış gerçekliklerin birbirini “doğrulayan” biraradalıkları söz konusudur. Özellikle mitler, insan ruhunun yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca canlılığını koruyan, ileriye açık kazanımlar şeklinde yansıtmaktadır. Bu ortak ürünler, insan bilincinin gelişim öyküsünü ve bu zorlu süreç içindeki korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantılarını aynalar. Gerek birey ve gerek kültür olarak insanı anlamak, mitlerin müziğine kulak vermekten geçer. Yaratılış ve kahramanlık mitleri, evrenin ve insanın oluşum sürecinin, insan ruhunun eylemlerinin yansısıdır.
İnsanın bireysel gelişimi, “bilen insan” (homo sapiens) olarak insan türünün gelişim öyküsünün tekrarıdır. Bu saptama hem biyolojik, hem de psikososyo-kültürel düzlemler için geçerlidir. Mitler, “tür insan”ın binyılları kapsayan gelişimini kültürel düzlemde aktarırken, “birey insan”ın ana rahminden mezara (ve daha da ötesine) sürdürdüğü yaşam yolculuğunun serüvenine de değinmiş olur: Bu yolculuk, bilincin kendisini saran “bilinçli olmayan” içindeki varoluş kavgasıdır.
Bilinç ve bilinçlilik, uzun insanlık tarihi içinde oldukça geç döneme ait olgulardır. Veri değil, kazanımlardır. Bu kazanımlar hem bir canlı türü olarak insanın oluşumunda ve gelişiminde (soyoluş; filogenez), hem de bireysel düzeyde insanın “ruhsal doğum”unda ve “us”lan-ma sürecinde (bireyoluş; ontogenez) belirleyici ögedir. Bilincin gelişim öyküsü, insanın ve insanlığın gelişim öyküsüdür. “Beşer’in sair mahlukat’tan tefriki”, doğa’dan ayrışması ve nesne’likten özne’liğe geçmesine koşut olarak, bilincin, kendisini saran “bilinçli olmayan”dan/doğa’dan tomurcuklanması, ona bir karşı kutup oluşturacak ölçüde özgürleşmesi, güçlenmesi ve zenginleşmesinin tarihi, insanlığın tarihiyle çakışır.

Bu kitap, “Psiko-Mitoloji” olarak tanımlayacağım, ortak toplumsal eserlerin psikodinamik yorumlanması alanında bir denemedir. Psikomitoloji, yöresel’de evrensel’i, tekil’de tümel’i yakalama kaygısı içinde, evrenin yaratılışını ve insanlık tarihini, insan-kahraman’ın, “bilinçdışı/bilinç”, “doğa/tin”, “dişil ilke/eril ilke” ikili sistemlerinin çekim alanlarındaki eylemleri olarak görür ve yorumlar.
Bugüne dek büyük ölçüde ihmal edilmiş “Türk-İslam Psikomitolojisi”ne yönelik eserler parmakla sayılacak kadar azdır. Ülkemizde uzun süreler, “mitoloji” denildiğinde anlaşılan, Batı’nın kendi köklerini ve gelişim sürecini bulduğu Eski Yunan-Roma Mitolojisi ve diğer Akdeniz medeniyetlerinin bu mitolojiyi besleyen yanları olmuş, kendi kökenimize ait verilere pek eğilinmemiştir. Bu alanda ülkemizde en bilinen eser olan Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü (1993), “Abas”la başlayıp “Zeus”la sonlanmaktadır.(*) Batı kaynaklı, sayısız denilecek kadar çok eser, kendi kültürlerinin yanı sıra, bazı antik ya da egzotik kültürlere de ilgilerini yöneltmişler; ancak Türk-İslam Kültürü’nün özgün toplumsal ürünlerine pek eğilmemişlerdir. Kitabımın bu boşluğun doldurulmasında küçük bir katkı olacağını umut ediyorum.

Bantu Afrikalısı’nın ruhu, Eskimo’nun ruhu gibi “insan’ın ruhu”dur. Donanımı aynı, dinamikleri aynıdır. Coğrafi, tarihsel, etnik, sosyal, kültürel ve kişisel özgünlükler hep aynı “insan ruhu”nun yüzeyde farklı, derinliğinde benzer görüntüleridir. Psikolojik dinamiklerin, kültürler ötesi ve bireyseli tüm çeşitlenmeleriyle kapsayacak, anlamlandıracak şekilde evrensel geçerliğinden söz edebiliriz.
Bu çalışma, evrenselliği vurgulanan psikolojik dinamikleri, özel (tekil) bir olgu (Dede Korkut Kitabı / Deli Dumrul Boyu) bağlamında yorumlama denemesidir. İstatistiksel verilere değil, tümelin bir görüngüsü olarak algıladığımız tekil anlatılara dayanır: Tekil, tümeli içerir ve yansılar. Rakamların yüceltildiği “bilimsel” çalışmalardan farklı bir bilimsellik iddiasındadır. Bireyin tümelliği, yani “bir insan” ın, tüm insanlığı temsil ettiği varsayımından ve öznenin nesneyle (göreli) özdeşliği, yani insanın kendi dışındakileri tanımlarken, kendisini de tanımlamakta olduğu kurgusundan hareket eder.
“Deli Dumrul Boyu” bireysel boyutta ele alındığında her ölümlünün yaşaması mümkün ve “gerekli” bir sarsıntının öyküsüdür. Bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarptığı; yeni bir iç-dış örgütlenme ve ilişki düzenlemesi gereksiniminin ortaya çıktığı bir karşılaşmadır.
Mitler insan doğasının kalıcı ve evrensel köklerine ait yansımalar olabilecekleri gibi, “yerel sahnenin, manzaranın, tarihin, söz konusu halkın toplumsal yapısının işlevi olarak” da değerlendirilebilirler (Campbell 1992). Çalışma materyalimiz, tarihsel ve sosyo-kültürel boyutta ele alındığında, Deli Dumrul Boyu’nun çok önemli bir sosyo-kültürel geçiş döneminde yaşanılanların yansıması olduğunu varsayabiliriz.
Hemen tüm tarihçiler tarafından, Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktası olarak nitelendirilen İslamiyet’in kabulü, bir geçiş dönemi söylevcisi/söylencisi olarak Dede Korkut tarafından “Deli” Dumrul’un “us”lanma sürecinde öyküleştirilmiştir.

“Tarihte yeni bir dönem başladığında, çoğu zaman, o dönemle ilgili bir mit de ortaya çıkar. Mit, o dönem içinde olacakların bir ön habercisi gibidir ve çağın psikolojik öğeleriyle uyum sağlayabilmek için (gerekli) bilgece öğütler içerir.” (Johnson 1992)

Deli Dumrul’un şahsında, tektanrılı bir din olan İslam’ın inanç dizgesi ve İslamiyet’in(1) zorlayıcı gücüyle karşılaşan, animist-şamanist eski Türk topluluklarının yaşadığı sancılı/coşkulu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızı ve kendimizi bulabiliyoruz. Ulaştıkları çözümleri, aşamadıkları çözümsüzlükleri hâlâ yaşıyor ve tartışıyoruz. “Deli Dumrul” hem Dede Korkut’un Dumrul’u, hem de günümüz Türk insanının kendi şahsında bulacağı Dumrul’dur: “İliklerimize kadar” bildiktir, tanıdıktır!
Unutmamak gerekir ki, bir mit yaşayan bir nesnedir ve her bireyin içinde yer alır. Eğer onun, içinizde örülüp biçimlendiğini fark edebilirseniz, mitin katkısız ve gerçek özünü elde edebilirsiniz… herhangi bir mitten alabileceğiniz en değerli ürün, onun kendi psikolojik yapınız çerçevesinde ne denli canlı olduğunu görme olanağıdır (Johnson 1992).
Bunu görecek olan göz, aynı zamanda gördüğünü, yaşadığını yorumlayacak olan bilincin gözüdür. Bilincin nitelik ve içeriğinin ne olduğunun bilinmesi, neyin, nasıl görüleceği konusunda bir fikir verebilmesi açısından yararlı olacaktır. “Psikomitoloji” zorunlu olarak “Bilinç” ve “Bilincin Gelişim Serüveni”yle iç içe işlenmesi gereken bir konudur. Okuyacağınız çalışma boyunca bu çizgiyi fark edeceksiniz.
Bilincin gelişim serüveni, “Dumrul’un bilinci” özeline aktarıldığında zorunlu olarak günümüzün “Türk-İslam Ruhu”na dek uzanan bir süreçle karşılaşıyoruz. Yüzyılları kapsayan bu süreç içinde, yaşadığı “geçiş şoku”nun sarsıcı-geriletici etkisiyle “eski”ye daha sıkı sarılan ve kendini bazı kalıplara hapseden Türk insanının, “yeni”yi özümsemesiyle daha ileri bilinçlilik düzeylerine ulaşma olasılığını bulabildiğine de değineceğiz.

Girişilen anlamlandırma ve yorumlama çabasının son ürünü, tam ve mutlak olmaktan çok uzaktır. Günlük yaşamın sığ ve dar bilincine, uzak/anlamsız görünen bir alanın anlaşılması yönünde bir denemedir: Vurgulanması gereken nokta, bazen aynı olguya ait birbiriyle çelişir görünen yorumların, bilinçdışı için hiç de çelişki içermediğidir. Herşey başka türlü de yorumlanabilirdi. Karşıtların biraradalığı ve çokanlamlılık bilinçdışının temel özelliklerinden biridir. Aklın (bilincin) yolu bir olabilir; ancak gerçeğin (gerçekliğin)(2) yolu çoktur: Bilinçdışının yansımaları çok zengin, zengin olduğu kadar da “çokanlamlı”dır. Bu nedenle yorumlanması (bilinç tarafından ele geçirilmesi) hiçbir zaman tam olmayacak, yalnızca bazı karanlık köşeleri aydınlatılabilecektir.
Çözümlemeci yöntemlerle çalışan psikoterapistlerin çok iyi bildiği gibi, bireysel bilinçdışının ürünü olan rüyaların, en net ve açık olanlarının bile yorumlarında karanlıkta kalacak noktalar olacaktır. Bu olasılık, insanlığın oluşturduğu kültürlerin ortak ürünlerinde çok daha yüksektir. Gerçi bazı ana hatlar belirgindir; ancak yine de, anlamlandıran ve yorumlayanın “bilinç” olduğunu göz önünde tutarsak, oluşturulacak yorumların, bilinçdışının muazzam kitlesine göre çok dar kalan bilinç kalıplarına sıkıştırılamayacağı ortadadır. C. G. Jung’un ifadesiyle, “sonlu olan, sonsuz olanı hiçbir zaman kavrayamayacaktır” (Jung 1931). Sorun oluşturan bir diğer nokta, dillerin ayrılığıdır. Bilinçdışı kendini resimlerle ifade eder; bilinç sözle konuşur. Resmin çokanlamlılığı, bütünsel algılamaya imkân vermesi, sözü, resmin anlatılmasında ulaşılması güç bir amaçla karşı karşıya bırakır. Bu çokanlamlılığı, bilince yabancı gelen, karşıtların birlikteliğini (bazen aynılığını), sözün resimle aynı yoğunlukta ifade edebilmesi çok zordur.

Notlar

(*) Abas: Poseidon ile su perisi Arethusa’nın oğlu; Zeus: Tanrıların tanrısı, tanrıların babası (Erhat 1993). Metne dön
(1) İslam ve İslamiyet arasında ayrım yaparken A.Y. Ocak’a atıfta bulunuyorum: “İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur’ân-ı Kerim’e dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur’ân’da da bu çerçevede kullanılmıştır… İslâmiyet ise, bu ilâhî mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu, yaşanılan, kültürleşen biçimidir” (Ocak, 1996). Türkler Müslüman Araplar’ın şahsında ve onların “cihad” anlayışı bağlamında İslamiyet’le karşılaşmışlar; “İslamiyet” pratiğini ilk olarak, kendilerine yabancı bir tarih ve kültürün temsilcilerinde görmüşlerdir. İslamiyet teriminde vurgulanan bir sosyal yaşam biçimi ve aidiyet (“ümmet”) bağlayıcılığıyken, İslam daha “bireysel” bir kapsam gösterir; “ilişki”ye gönderme yaparken, bu ilişkiyi “kulun Allah’a teslimiyeti” şeklinde tanımlar. İslamiyet öncesi Türk toplulukları kendi sosyokültürel devamlılıklarında ilk anda ortaya çıkan kopuşu, sonraki yüzyıllarda “İslam”la buluşmalarında aşabilmişler; “Türk-İslam Ruhu” olarak tanımlayabileceğimiz “bağdaştırmacı” (syncrétique) bir inanç sistemini inşa edebilmişlerdir. Bu konu ilerki bölümlerde ayrıntısıyla ele alınacaktır. Metne dön
(2) Gerçekliği, öznel değerlendirmeden bağımsız varolduğu düşünülen “nesnel gerçek”ten farklı olarak, “öznel gerçek-lik”, yani “nesnenin özne üzerindeki etkinliği” olarak ele alıyorum. Özneyi etkileyen her şeyin “öznel” gerçekliği söz konusudur: Varsanı (halüsinasyon), sanrı (hezeyan) gibi patolojik olgularda ya da inanç sistemlerinde varlığı sorgulansa da, özne için, etkisi altında kaldığı nesne, bütünüyle gerçek’tir; zira etkin’dir. Özetle, özne için “gerçeklik”, etki alanında bulunduğu nesnelerle etkileşiminin dinamiklerinden oluşan, kurgusal/eylemsel bir örüntüdür. Bu nesneler iç ya da dış nesneler olabilir. İçerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı yapan, öznenin merkezi kurumu ve “bilinç”in taşıyıcısı olan “benlik”tir. Kendi iç gerçekliği ve ortak bilincin “gerçek” olarak kabul ettiği dış gerçeklik arasında ayrım yapabildiği ve iç gerçekliğini, ortak bilincin normları dahilinde dış gerçekliğe uyumlu olarak değerlendirdiği sürece birey, ait olduğu grupla/kültürle büyük çatışmalar yaşamaz. Metne dön

http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=9649&BID=1064

Savaşçının el kitabı-2/devam-

Öncesi için: Tıklayınız

  1. Bir savaşçı avuntuya hiçbir zaman gerek duymaz.
  2. Bir savaşçı fırsatını yakaladığında hiçbirşeyi oluruna bırakmaz, bilinçliliği ve sarsılmaz kararlılığıyla olayların akışını etkiler.
  3. Bir savaşçı fırsatların kaçıp gitmesine izin vermez.
  4. Bir savaşçı değişmek, gerçekten değişmek için insan biçimini kaybetmelidir.  Bir savaşçının normal bir insana göre daha avantajlı olmasının nedeni, değişmeyi başaramadığında, düş kırıklığına uğramamasıdır.
  5. Biçimi olmayan savaşçı, bir göz görmeye başlar. Savaşçı, rüya görmek için kullanır bu gözü. ( Eğer biçimin yoksa rüya görmek için uyumana da gerek yoktur. Önündeki göz ne zaman gitmek istesen seni çekiştirir.)
  6. Savaşçının dünyasında herşey kişisel erke, kişisel erk de kusursuzluğa bağlıdır.
  7. Bir savaşçı dünyayı bir insanoğlu olarak izliyorsa, bunu bakarak yapar. Ama bir büyücü olarak izliyorsa, o zaman “görüyordur” ve gördüğü şeye de nagual denilmesi yerinde olur.
  8. Savaşçı sessizce, yavaşça ve her seferinde az bir parça yemek yer. ( Bir öğünde dört ağız dolusu)
  9. Kusursuz bir savaşçı olabilmek için bir savaşçının gerçekten gereksindiği şey, bir amaca sahip olmaktır.
  10. Kusursuz bir savaşçı olmak insana dinçlik, gençlik ve erk verir. Böylelikle seçimini akıllıca yapabilir.
  11. Bir savaşçının kusursuzluğu, başkalarının kendi başlarına karar verip onları istedikleri gibi olmakta serbest bırakmaktır.

Hazırlayan: Hanife Altuntaş
CC serisinden seçmeler

Devamı: Tıklayınız