TSF Mali Genel Kurulu

Türkiye Satranç Federasyonu 27 Kasımda Mali Genel Kurula gidiyor.
Lisanslı antrenörü ve bu dönemde genel kurul delegesi olduğum TSF’de, mevcut yönetime karşı 8 Kasım 2008 genel kurulundan hemen önce muhalif olmuştum…

Muhalif olma nedenlerimden en önemli gerçeği, o günlerde çeşitli nedenlerle açıklamamış, ancak mevcut yönetim kurulu başkanını açıklamaya zorlayan yazılar yazmıştım. TSF forumdan bu yüzden atılmış, yetmemiş, TSF forum da yönetim tarafından kapatılmıştı.

Gelinen noktada Yönetim kendi yanlışlarının bir itirafı niteliğinde olan “yönetim ve denetleme kurulu raporlarını” TSF Web sitesinde yayınlamış bulunmakta. Bu raporları inceleyen satranç kamuoyu gerçeği görmüş durumda. Olay basına yansımış ve gazeteci Necati Doğru yazmış:Tıklayın

Tüm forum arkadaşlarımdan çevrelerinde satranç oynayan çocuklar varsa, çocukların ve velilerinin kulüplerindeki delegeleri “yönetim ve denetleme kurulu raporlarını” okumaya ve durumu dikkatle incelemeye zorlamalarını istiyorum.

Konu kısaca şudur: TSF yönetimi, kendince FİDE’de beli başlı hedefler koymuş, bu hedeflere ulaşma doğrultusunda FİDE delegelerinin desteğini sağlamak için, onlara rüşvet vermiştir.
Bu rüşvet olayı da saklanamaz boyutlara geldiği için raporlara yansıtılmış ve meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Kuruluşunda satrancın da etkisinin bulunduğunu bildiğim sonsuz.us ve çevresini bu konuda duyarlı olmaya çağırıyorum!

Söz konusu olan, ülke satrancının yanı sıra, bu ülkenin onurudur…

Koku sezgiyle bağlantılı mı?

Koku konusuna zaman zaman dönüyorum çünkü onun sezgi dediğimiz gerekçesi açıklanamayan bilişe olanak sağlayabileceğini sanıyorum. Belki %100 etki edeni değilse de yoğunluklu sebebi olabilir. Daha önceleri de değindiğim gibi koku alma kabiliyeti kadınlarda daha gelişmiş durumda , onların sezgi konusunda da daha iyi olduklarını gözlemleyen araştırmalar mevcut. Yani aralarında böyle bir paralellik var koku ve sezginin.

Şimdi arasam belki bulabilirim, eski yıllarda günlüğüme not düştüğüm bazı önermelerim de vardı koku hakkında. Örneğin parfüm kullanmanın görünmeyen hedefinin “saklanmak” olabileceğini söylemiştim. Görünen sebep güzel kokmak ve bu sayede pozitif ilgi çekmek olsa da, geri planda -bilinçsiz biçimde- gerçek benliğin saklanmak istemesi yatıyor olabilir. Çünkü baskın bir koku ile karşıdakinin sezgisinde bir perdeleme oluşturuyor böylece onu beş duyuya mecbur bırakıyorsunuz. Olabilir mi?

Bekleyip göreceğiz fakat bu konuda sezgilerimin yanlış çıkacağını pek de ummuyorum, burnum iyi koku alır :)))

Aşağıda Dr Tarlacı’nın bir konuşmasından koku ile ilgili kısmı alıntıladım:

Şimdi size, 2007 yılına ait yeni bir bilgiden bahsedeceğim. Koku çok ilginç bir şey, bazı insanlar mesela parfüm uzmanları ya da şarap uzmanları, 5000’e yakın kokuyu ayırabiliyorlar. Koku algılayıcıları tam iki kaşınızın arkasında 2-3 cm derinde yer alıyor ve orada yaklaşık 1000 tane koku algılayıcısı var. 1000 tane koku algılayıcısı nasıl oluyor da 5000 tane kokuyu ayırabiliyor, buna şu ana kadar verilen bir yanıt yok, çünkü eski düşünceyle olaya bakılıyordu.

Nasıl oluyor bu iş? Mesela limon kolonyasını ele alalım, o 1000 tanenin içinden bir tanesini uyarıp limon kolonyası kokusu doğuruyor. Calvin Klein 900.ü uyarıyor diyelim, o da onun kokusunu doğuruyor, bunun cevabı bu şekildeydi eskiden; ama şimdi, yenilerde anlıyoruz ki, aslında cevap öyle değil.

1996’da, bir koku uzmanı olan ve kokular üzerinde araştırmalar yapan Turin, aslında koku almanın da kuantum mekanik bir olay olabileceğini öne sürmüştü. Ama o günlerde kimse buna dikkat etmedi, hatta bazıları güldüler, böyle bir şey olur mu, nereden atıyorsun falan diye. Aradan 11 yıl geçtikten sonra, çok haklıymış, çok doğru söylemişsin, pardon, yanıldık gibi şeyler söylendi. Koku almanın kuantum tünellemeleriyle çok sıkı ilişkisi olduğu kabul ediliyor ve tünelleme sırasında olan değişik titreşimlere bağlı olarak –bunun tabii, ayrıntıları var ama burada girmek çok zor– sadece 5.000 koku değil, eğer hatırlayabilirseniz 50.000 kokuyu bile farklı şekillerde algılayabileceğimiz söylenebilir.

Dr. Sultan Tarlacı

II. Uluslararası Parapsikoloji Konferansındaki konuşma: 24 Mayıs 2009- kısa alıntı


Diller hakkında düşünceniz

  • Dil çeşitliliği korunmalı yerel ve bölgesel dillere önem verilmeli
  • Diller, ulus veya bölge çapında ortak sözcüklerden birleştirilmeli
  • Ulus çapında ortak bir dil seçilmeli herkes bunu bilmeli ama anadilini de yaygınlaştırabilmeli
  • Dünya genelinde tek bir dil seçilip, o dil konuşulmalı
  • Bütün dillerden güzel sözcükler seçilip ortak bir dil yaratılmalı
  • Bu konuda başka bir düşüncem var
  • Hiçbirini seçemiyorum, başka bir düşüncem de yok.

Hayat bir mucize :)

Bir 19 Mayıs günü, binlerce yıldır anadolulu olduğumun kanıtı ile doğdum. Bunun ne olduğunu o zamanlar bilemezdi annem babam, öğrenmek için yıllar geçmesi gerekti.

Doğduğumdan beri gizemli bir hastalığım vardı, öyle ki her hafta ölecek sanılarak evden götürülürdüm. Ağırlığınca altınla tartılmak gibi bişeydi doktorlara ve hastanelere ödenen paralar ve fakat annemin bu yolda çektiklerinin yanında sanırım ancak bir çiğ tanesi ederdi onlar 🙂

Ancak ondokuz yıl sonra tanı koyulabildi. Adi FMF olan bu hastalık literatüre  “doktor aldatan” diye geçmiş pek çok yerde. Açılımı “Familial Mediterranean fever” yani ailesel akdeniz ateşi olan bu hastalığın sebebi bilinmiyor ve halen kesin tedavisi yapılamıyor (etkilerini azalttığı gözlenen kolsijin maddesi dışında).

FMF geni olarak tespit edilen Pyrin/MEFV, yalnızca doğu akdeniz ülkelerinde rastlanan bir sapma. Anne ve babamdan aldığım bu çekinik olarak sonsuzca gizlenebilen gen bende açığa çıkmaya karar vermiş. En sık rastlanan dört mutasyonunu da %100 oranında taşıdığım için herhalde bu hastalığın dünyadaki en iyi-belirgin-şiddetli örneğiyim.

İşte böylece binlerce yıldır bu topraklarda oluşumun tıp açısından kanıtını sunduktan sonra, bütün bunlardan habersiz annem bir de bana tesadüfen(!) “Sibel” ismini vererek, Anadolunun en eski ana tanrıçası Kibele’nin kulağını çın çın çınlatmış!

Oysa on beş sene önceye kadar ismimin Kibeleden geldiğini bilmediğim gibi onu tanıdığımı da söyleyemezdim. Gel gör ki, vizyonlarımda bir çok kez anadolunun o dikdörtgen yarım adasının başında dikildiğimi, ve her noktasını sevgi ve ilgiyle izlediğimi gayet net anımsıyorum. Anlamını çözemediğim bu görsülerde o, 814.578 kilometre kare önümde küçücük ama harika görünürdü. Duyduğum sevgiyi size anlatmam zor, yüreğimden dışarı akan bir sıcaklık seli, tıpkı 42 dereceleri bulan FMF ateşim gibi 🙂

Doğduğum günün sayısal değeri, hayatım boyunca her yerde beni takip etmiştir. Allahtan ki ondokuz sayısını severim, asal sayıdır, başlangıcı ve sonu temsil eder. Hem bebektir hem bilge 🙂 Böyle değilse bile ben böyle yorumlamayı seviyorum.

Neyse şimdiye kadar düşünmediğim bu konu şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum. İlla aklileştirmek zorunda değilim. Oh çok şükür ki artık değilim.

Hayat çok güzel, bir mucize.