tanrı inancı nasıl oluşuyor, nasıl bu kadar emin olunuyor?

Hep gördük, hep yazdık, hep tartıştık. Tanrı yoktur. Hayır vardır. Ama nasıl olur? Niye olmasın? Bence olmaz. Sen daha bu yolda devam et. Sana mı soracağım? Sorma canım, ama o gün geldiğindeee… diye:)

Ama ben diyorum ki olumsuzu olumlamak dışında damardan girelim bu sefer. Beni aydınlatın lütfen.

Tanrıya inanan arkadaşlarımız bunu nasıl başardılar? Ne tür verileri birleştirerek bu sonuca vardılar? Tartışmayalım, sadece not düşelim, ben çok meraktayım, duymak istiyorum, umarım lütfedersiniz.

Hangi tanrı, hangi peygamber, hangi kitap, böyle detayları önemsemiyorum. Ama gerçekten merak ediyorum. Nasıl ?Bir insanı tanrı inancına götüren şey nasıl bir şey? Tanrıdan sadece bir olasılık olarak bahsetmiyorum. Bir insanı mutlak bir biçimde tanrı inancına götüren, kesinlikle götüren, hiç şüphesiz, gram tereddütsüz götüren faktörler, deliller nelerdir?

Hep sorulur, nasıl ateist oldunuz diye, o sorunun tersi işte, peki ya siz nasıl teist oldunuz?

Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Ne oldu, nasıl oldu da böyle oldu? Lütfen paylaşın bizimle, şimdiden çok teşekkür ederim.

Kuantum Denemeler -2

Kuantum Denemeler -2

İlk kısım için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203

  1. Hücre zarları kendilerini B_E Yoğunluğuna getirecek yeterlilikte titreştiklerinde, doğada en tutarlı düzen şekli olan bozulmamış bütünlüğün düzenini yaratırlar. Bu belki de yaşamın, termonidamiğin ikinci kanununu (entropi) çiğnediği mekanizma olabilir.

  2. Son derece bütünleşmiş zihin/beden ilişkisinde dalga/parçacık ikiliği iyi bir metafor oluşturur. Fakat bilincin, beynin kuantum sistemindeki tutarlı sanal foton düzeninden (B_E Yoğunluğu) doğduğu fikrine bakılırsa bu, metafordan daha fazla bir şeydir.

  3. İki ya da daha fazla parçacıkla herhangi bir kuantum sisteminde her parçacık, hem “şeylik” hem de “bağıntılılık” özelliğine sahiptir. Birincisi parçacık olmasından, ikincisi de dalga olmasından kaynaklanır.

Örneğin Newton’un bilardo topları birbirlerine çarpıp, durum ve momentumlarını değiştirirler, ancak bu “dışsal” bir ilişkidir. Davranış biçimlerini etkiler fakat içsel özelliklerini değiştirmezler. Aralarında ceryan eden güçlere rağmen, yuvarlaklıklarını, sıçrama özelliklerini koruyup her biri kendi kütle, durum ve momentumuna sahip olan ayrı birer blardo topu olarak kalır.

  1. Bu çeşit”içsel” ilişki ancak kuantum sistemlerinde vardır ve buna ilişkisel holizm denir.

Bilinci bu yoldan görmenin ilginç yanı, insanın genel şeyler planındaki yeriyle ilgili önemli bir şey söylemesidir.

  1. İnsan beynindeki dalga düzenlerinin korelasyonuyla, basit bir kuantum sistemindeki iki proton ya da elektronun dalga yönleri arasındaki korelasyon aynıdır. Çok önemli bir anlamda bilincimiz temel kuantum parçacıkları arasındaki ilişkinin büyük ölçekte yazılmış halidir.

  2. Bilincin özü olan ilişkisel holizm aynı zamanda sanat ve hakikatin de özüdür. Böyle bir bütünlükle fiziksel dünya arasındaki köprü, sonunda her birinin dalga/parçacık ikiliği içinde kökenine inilerek anlaşılabilir.

  3. Bilince, maddenin temel bir parçası gibi davranarak kökenine inilmez; çünkü ortada iki ya da daha fazla parçacığın ilişkisi söz konusudur. Bilinç özünde ilişkiseldir (bağıntısal) ve oluşabilmesi için en azından iki şeyin bir araya gelmesi gerekir.

Tango yapmak için iki kişi gerekir.

  1. Doğada parçacıklar iki temel çeşitte vardır: Fermionlar ve Bozonlar. Fermionlar maddeyi oluşturmak için birleşen parçacıklardır (elektron, proton ve nötron) ve bunlar anti sosyaldirler. Bunların dalga fonksiyonları kısmen birbiri içerisine geçer ama asla tamamıyla bir geçiş sağlamazlar, yani bir dereceye kadar kendi başlarınadırlar.

  2. Diğer taraftan Bozonlar (fotonlar, W parçacığı ve nötr Z parçacığı, gluonlar ve gravitonlar) ilişki parçacıklarıdır. Bunlar evreni birbirine bağlayan gücü taşıyan parçacıklardır. Dalga fonksiyonları öylesine iç içe geçer ki, birbirlerinin kimliklerini paylaşıp kendi bireyselliklerinden vazgeçerler.

  3. “Ben” diye ifade ettiğimiz kendimiz, yani kuantum benlik, yeterince gerçek fakat zaman zaman net olmayan ve düzensiz değişen sınırlara sahip, bir yerden bir yere kayan bir şeydir.

  4. Parfit, insanın geçmişini, her biri birbirine ”fiziksel ve psikolojik bağlılık” derecesinde bağlı ardıl özelliklerden oluşmuş bir zincir olarak görür. Bir beyin durumuyla öteki arasındaki yakın sinirsel bağların beslediği fiziksel bağlılık kısa ömürlüdür. Çünkü beyni meydana getiren atomlar değişir.

  5. Benler arasında hafızanın beslediği psikolojik bağlılık fani bir şeyin merhametine kalmıştır. Ve hafızayı azaltarak ya da yok ederek benlikler arası bağlantıyı azaltıp yok ederiz.

  6. Psikologlara göre “şimdi” en fazla oniki saniyeye kadar geçen zaman dilimidir ve farkındalığımızın bir birleşik bütün olarak hazmedebileceği deneyimin genişliğini temsil eder.

  7. “Şimdi” geçmiş içinde yok olup giderken o zaman “ben” olan benlik, beynin uzlaşımsal hafıza sistemine “geçmişte bir anı” olarak kaydedilir. Kuantumcu görüşe göre; bir an önce ben olan benlik, her yeni deneyimin sonucunda oluşan yeni dalga fonksiyonlarının kendi dalga fonksiyonu ile çakışması yüzünden, aynı zamanda hem bir sonraki “şimdi” hem de gelecek benliğimle bağlantılıdır.

  8. Geçmiş anıları yeniden yaşarken kuantum benlik iki cephede yaratıcıdır. Bir yandan geçmişe yenilenmiş hayat ve anlam vererek onu canlandırır, diğer yandan da her an kendini yeniden yaratır.

  9. “Biz”in fiziksel olarak nasıl olup da hem “ben” hem de “sen”in bir bileşimi hem de kendine ait özellikleri olan yeni bir şey olabildiğini görmemiz gerek. Böylesi birey bileşimlerinin klasik fizikte yeri yoktur ama bunun kuantum fizikte bir kural olduğunu biliyoruz.

  10. Kuantum sistemler birbirlerinin içine girip Newton’un bilardo topları için söz konusu olmayan türden yaratıcı ve içsel bir ilişki oluşturabilirler. Kuantum sistemleri “buluşur” ve bu buluşmalar yoluyla evrim geçirirler.

  11. Evrenin evrimini sağlayan tek şey maddenin dalga yanı ve yeni bireylerin yaratılışıdır.

  12. Dalga/parçacık ikiliği içinde parçacık ve dalgalar arasındaki gerilim, olmakla oluşmak arasındaki gerilimdir. Bu kendi içimizdeki “ben” ve “ben olmayan” arasındaki, kendimizi kendimize saklamak ve mahrem ilişkilere girmek arasındaki gerilim, olduğumuz gibi kalmakla yeni bir şey olmak arasındaki gerilime benzer. Her ikisinin de anahtarı kuantum dalga mekaniğidir.

  13. Kişi olarak her birimiz kuantum alt-benlikler topluluğu olmakla beraber tek bir benliğizdir. Kendi alt-benliklerimizle içsel diyalogumuzu, benliklerimiz ve ötekiler arasındaki bir diyalogla karşılaştırdığımızda bunu görürüz.

  14. Dünyaya gelen bir bebek, çekirdek bir benlik olarak gelir, hiçbir deneyimi yoktur. Kuantum dilinde bebeğin dalga fonksiyonu annesininkiyle hemen hemen tamamıyla çakışmış durumdadır ve yansımalı özdeşlik ilişkisi içindedir. Bebek annenin ipliğiyle kendi benliğini örmeye başlar. Annenin dış dünyaya yanıtlarını, algılarını, duygularını, kaygılarını alır ve kendi kuantum hafıza sistemine dahil eder. Bunlar onun yapı taşlarıdır ve beyindeki sinir yollarının oluşumunu etkilerler.

  15. Bebek bütün yaşamı boyunca annesini kendinin bir parçası olarak içinde taşıyacaktır, tıpkı bir zamanlar annesinin onu rahminde taşıması gibi.

  16. Bebek büyüdükçe içgüdüsel davranış desenlerine duyuları aracılığıyla dış dünyadan aldığı bilgiyi ekler ve çevresine göstermek üzere bir “tepki repertuarı” oluşturur.

  17. Anneyle bebek arasındaki kaynaşma-ayrılma-bağlanma ilişki modelinin izi bizde tüm yaşamımız boyunca kalır. Yeni girdiğimiz mahrem ilişkiler ve onlardan doğan yeni ilişkilerde tekrarlanır. İlk füzyon (eriyip kaynaşma) halinde benlik diğer benlikle bir olur, ayrılırken her biri yeniden kendi bireyselliklerini kazanmak için savaşırlar ve bağlanırken her biri kendinin kendinden daha büyük yeni bir ortak gerçeklik içinde olduğunun farkına varır.

  18. Temel parçacıkların atom-altı seviyede kalıcı kayboluş anlamında ölüm yoktur. Her şeyin temelinde yatan kuantum vakum sonsuza dek var olur. Şiirsel olarak vakumu “varlığın kuyusu” diye tanımlayabiliriz. Tüm temel özellikler bu kuyuda muhafaza edilir, hiçbir şey asla kaybolmaz.

  19. Parçacıklar tek tek vakumdan dışarı yükselip kısa bir süre var olurlar, daha sonra diğer parçacıklarla birleşip ya yeni bir şey oluştururlar ya da çıktıkları kaynağa geri dönerler. Fakat bu kısa ömürleri boşuna değildir.

  20. Eğer iki temel parçacık buluşup tek vücut olurlarsa, her biri kendi başına var olmaya son verir, fakat oluşturdukları yeni parçacık onların kütlelerinin özüne sahip olacaktır.

  21. Eğer bir nötron dağılırsa onun kütlesi, yükü ve dönmesi; elektron, proton ve sonuçta oluşan antinötrino içinde olduğu gibi korunur.

  22. Biz insanlar ise kendimizi, ailemizin, okulumuzun, milletimizin, yıldızımızın biz göçüp gittikten sonra da devam edeceği düşüncesiyle avuturuz. Sonumuzun kaçınılmazlığı yaşamımızın hiçbir gününde bizi rahat bırakmaz.

  23. Kadın-erkek hepimizin kadın tarafı, “dalga yanı” var. Bu yan, kavramak yerine teslim olur. Çekirdek benliğin etrafına sınırlar çekmekle uğraşacağına, kendisini onun ötesindeki şeylere bırakır. Eğer yalıtılmışlığı ve bunu izleyen gereksiz ölüm terörünü aşmak durumundaysak, dalga yanımızı işlemek, onu daha verimli kılmak zorundayız.

  24. Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

  25. Benim bu “olası düşünceler”  dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

  26. Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır! Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir.

  27. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir.

Sibel Atasoy

11.10.2010

Kuantum Benlik kitabı özet çalışması

Devamı için tıklayınız

KABUL ETMEK YA DA REDDETMEK ÖĞRENMENİN DURDUĞU NOKTADIR…

Öğrenme, araştırıp gözlem yaparak hatta deney imleyerek davranışlarımızın izlediği bir değişimdir. Öğrenmenin ilk temeli ailede atılır, daha sonra okul, çevre ve kendi eğilimlerimizle devam eder.

İnsanlar hayatları boyunca bir çok şey öğrenir. Bu bilgiler, bilgi dağarcığında biriktirilir. Kimi zaman kullanılır, kimi zaman unutulur. Bilgiye ulaşma isteği öğrenmenin büyük bir parçasıdır. Öğrenmenin ne yaşı ne de zamanı yoktur, her yaşta her zamanda yanı başımızda durur.

Bazen öğrendiklerimiz yanlış bilgiler de olabilir. Bilginin bulunabilen kaynağını araştırma bu bağlamda bize yol gösterici olabilir. Hatta tartışıp irdelemek, fikirlerine güven duyduğumuz insanların bu konudaki düşüncelerini almak, bakış açısını genişletebilir. Sonuç olarak edindiğimiz bilgileri kendi inandıklarımızla da birleştirip doğruya ulaşılabileceği kanısındayım. Bu arada belgeler doğru öğrenme açısından çok önemlidir. Sonuçta varsayımlar belgelenmediği sürece doğru sayılmaz.

Bu konuda örneklemek istediğim bir iki konu var,

“Bodrum’da pembe boyalı bir apartmanın 4. katında oturuyorum” cümlesinde,

1- Bodrumu hiç görmemiş ve gitmemiş insanlar bu cümleye inanır,
2- Bodrum’a gitmemiş ama çevresinden evleri hakkında bilgi sahibi olan ve resimlerden görüp, yazılardan okuyanlar, ikilemde kalır,
3- Bodrumu gören, tanıyan hiçbir insan bu cümleye inanmaz.

Zira Bodrumun geneli iki katlı, ve beyaz boyalı yapılardan oluşur.

Birkaç gün önce Üstün Dökmen’in “Hyatın Renkleri” isimli bir tiyatro oyununa gittim. Üstün Bey’in akademik bilgilerini ve gözlemlerini de ortaya koyup, toplumun kulaktan dolma bildiği bazı öğrenme şekillerinin yanlışlığını vurgulayan hoş ve eğlenceli bir oyundu.

“Aydan bakıldığında görünen tek yapı nedir” diye bir soruya hemen hemen bütün salon “Çin Seddi” yanıtını verdi. Oysa ki ay ile dünya arası 380 000 (eksi artı) Km. civarında. Bir insanın en uzak görme mesafesi nedir? O zaman aydan çıplak gözle bakıldığında görünen tek yapı Çin Seddi olamaz. Şimdi kalkıp biri de bence olabilir diye bir sanı atabilir elbette ortaya. Neden ? çünkü elde belge yok. Peki ne yapacağız?

Önce araştırıp bu konu hakkında bilgi edinilebilir, aya gidip oradan gözlem yapmış insanların fikrine saygı gösterilebiliriz. Kendimiz aya çıkıp gözlem yapamayacağımıza göre mantığımızı kullanabiliriz. Mantık demişken uzaydan çekilmiş fotoğraflar da Çin Seddi, Eyfel Kulesi, Mısır Piramitleri gibi yapıları görmek mümkün. Bu da, Aydan bakıldığında gözle görünen tek yapının Çin Seddi teorisini bana göre çürütür.

Ne Bodrum evlerinin kaç katlı oluşu, ne de Çin Seddinin Aydan bakıldığında görünüp görünmemesi hayati bir konu değildir. Bunlar sadece örneklemedir. Bilinse de olur bilinmese de. Önemli olan şudur var olan bazı olayları, söylemleri olduğu gibi kabul etmek, ya da reddetmek öğrenme dürtümüzü durdurur. Bu sebepten her duyulanı, her bilineni olduğu gibi kabul etmek ya da sabit bir açıdan bakıp diğer bakış açılarını reddetmek öğrenmenin durduğu noktadır…

Ayşe ÖZEN

Köpek, Kedi ve Tanrı fıkrası

Köpek der ki; “Sahibim benimle oynar, bana yatacak yer ve yemek verir, hayatımın güzel olması için uğraşır. Demek ki, sahibim kesinlikle Tanrı olmalı!”

Kedi ise der ki; “Sahibim benimle oynar, bana yatacak yer ve yemek verir, hayatımı güzel olması için uğraşır. Demek ki, BEN Tanrı olmalıyım!”

Aynı durum için iki farklı tepki, kafamızdaki çelişkiler değil mi? …

Sevgiler & Selamlar,
Aki

Saçmalık ve parçacık/Dalga konumu

Saçmalık ve parçacık/Dalga konumu

Zaman zaman söyleyip yapmakta olduğumuz şeylerin saçmalamaktan ibaret olduğunu söyleriz. Şimdi neden saçmalamak zorunda olduğumuzu kanıtlamak için biraz daha saçmalayacağım.

Boş boş (düşünmeden) bir şeyler yaptığımız, örneğin müzik dinlerken, temizlik yaparken, yemek yaparken ya da öyle amaçsızca yürürken birden aklımıza bir fikir (A fikri olsun)gelir, onu kafamızda evirip çevirmeye başlarız. Bazen de hemen söyleriz veya yazarız. Bunların çoğu boş bulundum yaptım diyebileceğimiz tepkisel anlık şeylerdir. İşte o fikrin geldiği an, kuantum açısından dalganın çöktüğü ve parçacık konumuna geçtiğimiz andır.

Parçacık konumundayken, 360 derecelik TAMlığın bir noktasındayızdır. Bir başka deyişle dışımızda tam sayı cinsinden 359 nokta daha vardır (eğer bir sınır koymayacaksak halen sonsuz alternatifle çevriliyiz demektir). Şu an kendimi ifade edebilmeyi başarma arzusuyla dolu olduğum için, izin verin sınırın içinde kalıp 359 benden farklı konumun olduğunu varsayayım.

Takdir edersiniz ki benden farklı noktalara çökmüş olan 359 parçacığın her biriyle eşit uzaklıkta değiliz. Örneğin her iki yönden otuzar derece uzağımda olanlarla oldukça yakın bir şey söylemekteyiz. Öte yandan doksan dereceyi geçen konumlarda giderek uzaklaşıyoruz ve 180 dereceye vardığında artık tamamen zıt şeyleri söyleyen iki noktayız. Tamamen zıddı söylemek sizlerin de kolayca görebildiğiniz gibi, aynı “gerçekliği” var etmek anlamına geliyor. Çünkü dualitik bir gerçeklikte her tanım zıddı ile var olabiliyor.

Üstelik dalga fonksiyonumun çöktüğü o an, yalnızca bağımsız bir dairenin bir noktasında da değilim, sonsuz bir spiralin Allah bilir hangi dairesinin bir noktasındayım?

Söz konusu A fikri, eğer onu hafızaya şiddetle kaydedip, üzerinden belli aralıklarla birkaç kez geçmezsem unutulup gidecektir. Çünkü gün içinde birçok dalmalar ve böylece birçok çökmeler yaşamaktayım.

Hal böyleyken, uçsuz bucaksız bir spiralin bilmem kaçıncı (tamamen önemsiz) dairesinde herhangi bir noktada çökmüş olan parçacık yönümü, tüm anlarımı işgal edecek şekilde ciddiye almam mümkün olabilir mi?

Ciddiye alsam tam bir saçmalık olur. Fakat bu, A fikrinin gerçekliğini asla sarsmaz. Dalga hali o noktada çöken herkes A fikrini doğrulayacaktır. Gerçekten de komik.

Parçacık konumunda çok iddialı olmamız da doğal, çünkü söylediğim şekilde gelen o A fikri, içinde şüphe barındırmayan tam bir Allah kelamıdır. Oyun kuramında aslında oyunların herhangi bir yerinden dışarı çıkmanın mümkün olduğunu söylemiştim. İşte bu o noktadır. Ve fakat o noktada fazla kalamayız. Psikologlar bu noktayı ancak oniki saniye sürdürebileceğimizi söylemişler.

Bu durum bizi dalga konumlarına daha fazla dikkat göstermeyi ve entegral ya da holistik yaşam modellerini benimsemeyi adeta zorunlu kılıyor.

Yukarıda yaptığım bu hızlı düşünce akışının süresi uzadıkça başka konumlara geçeceğim besbelli. Bu sebeple hemen şunu da ilave edeyim. İnsanların dalga yönlerini –farkında olsunlar olmasınlar- kullandıklarını biliyoruz ve tabi mecburen çöküşler de yaşayıp şu Allah kelamlarından aldıklarını da biliyoruz. Ve fakat maalesef dünyadaki insanların ezici bir çoğunluğu buna kıymet vermiyor ve ezber yaşayıp nakletmeye devam ediyorlar.

Sibel Atasoy

24.10.10 – beylerbeyi

Ek:     Bu anlık akış-yazısından acaip bi şey öğrendim bugün. Daha önce hiç aklıma gelmeyen bi şey! Bu harika, insan böylesi hiç aklına gelmeyen şeyleri bulunca buldumcuk oluyor. Öğrendiğim şey ise şu: İnsanın anlık çöküş ve parçacık konumunun en uzağındaki noktanın 180 derece ve onun yakınları değil, sağdan ve soldan doksan dereceleri olduğuna aydım! Çünkü 90 dereceden sonraki her derece adım adım her noktada senin parçaçık konumunun varedicileri oluyor. Yani tanrıların oluyorlar bir anlamda, ta ki 180 dereceye kadar. İşte orada tam olarak senin mevcut konumunun var edicisi oluyor.
Bu aymanın verdiği şevkle her iki yönden 90 derecelerimin bana en uzak nokta olduğunu anlıyorum. Dik açının önemi burada belirginleşiyor.:)

Her iki yönden dik açı ise bizi kareye ulaştırıyor. Kare simgesi genişlemenin ilk adımı gibi sanki. Bir doğru parçasından ikişer yana genişleyerek daireleşiyorsun.