Hawking: Tanrı’ya gerek yok!

Evrenin yaratılmasının kıvılcımı için Tanrı’ya ihtiyaç olmadığını, Büyük Patlama’nın (Big Bang) fizik kanunlarının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyleyen İngiltere’nin en tanınmış bilim insanı Hawking, “Nasıl ki Darwinizm biyolojideki yaratıcı ihtiyacını sona erdirdi, yeni fizik teorileri de evrenin oluşumu konusunda yaratıcının rolünü gereksiz kılmıştır” dedi

Yaşayan en önemli fizikçilerden Stephen Hawking, evrenin neden varolduğunu açıklamak için hiçbir ilahi açıklamaya ihtiyaç duyulmadığını belirtti. The Times’ın Eureka dergisinde son kitabı Büyük Tasarım’dan (The Grand Design) alıntılanan kısmında Hawking; “Kütle çekim diye bir kanun olduğu için, evren kendini hiçbir şeyden yaratabilir ve yaratmıştır da. Hiçbir şeyin olmamasındansa bir şeylerin olmasının, evrenin ve bizim varolmamızın nedeni bu kendiliğinden oluştur” diyor ve ekliyor “Kıvılcımın çakılması ve evrenin işlemeye hazır olması için Tanrı’ya başvurmaya gerek yok.”

Daha önceki kitaplarında yaptığı Tanrı göndermeleri nedeniyle sık sık başta evrim kuramı karşıtı yaradılışçılar olmak üzere dinci kesim tarafından alıntılanan Hawking geçtiğimiz Temmuz ayında Kanal 4’e yaptığı açıklamalarda “kişisel” bir Tanrı’nın varlığına inanmadığını söylemişti. “Asıl soru; evrenin başlayış şeklinin, bizim anlayamadığımız sebeplerden ötürü Tanrı tarafından seçilen mi yoksa bilimsel yasaların gerektirdiği bir yol mu olduğu. Ben cevabın ikincisi olduğuna inanıyorum. Eğer isterseniz bilimin yasalarına ‘Tanrı’ diyebilirsiniz ancak bu kişisel olarak tanışabileceğiniz, sorular sorabileceğiniz ve dua edebileceğiniz, olaylara müdahale eden kişisel bir Tanrı olmayacaktır.”

Einstein ne diyordu?

Tanrısal göndermeleri nedeniyle sıkça dindar kesimlerce örnek gösterilen ve alıntılanan bir diğer bilim insanı olan Einstein da Hawking gibi kişisel bir Tanrı’ya inanmıyordu. Albert Einstein 17 Aralık 1952’de Beatrice Frohlich’e yazdığı mektupta “kişisel bir tanrı fikri bana garip, hatta safça geliyor” diye belirtmiş, 1953’te yine kendi el yazısıyla aldığı bir notta, “doğaya asla amaç veya hedef, veya antropomorfik olarak anlaşılabilecek herhangi bir özellik atfetmedim. Benim doğada gördüğüm şey, bizim ancak noksan bir şekilde kavrayabildiğimiz ve düşünen her insanı tevazuya sevk etmesi gereken muazzam bir yapıdır. Bu, mistisizmle hiç alakası olmayan gerçek manada bir iman duygusudur” demiştir.

Einstein, 1954 yılı Mart ayında yazdığı mektupta ise açıkça şu paragrafa yer vermişti:

“Dini kabullerim hakkında okuduklarınız elbette bir yalandan ibaret, sistematik olarak tekrar ettirilen bir yalan bu. Kişisel bir tanrıya inanmıyorum ve bunu asla saklamadım, hatta açıkça dile getirdim. İçimde dini olarak adlandırılabilecek bir şey varsa bu, bilimin açıklayabildiği haliyle evrenin yapısına karşı duyduğum sınırsız hayranlıktır.”

Big Bang ve kozmolojik argüman

Stephen Hawking’in çalışmalarının ve söylemlerinin dinci kesim tarafından sürekli alıntılanmasının arkasında “kozmolojik argüman” ya da “ilk neden argümanı” olarak bilinen bir argüman yatmaktadır. Nedensellik ilkesinden çıkan bu argümana göre başlangıcı olan her olayın bir nedeni vardır. (Big Bang’i evrenin başlangıcını açıklayan teori olarak kabul edersek) Evrenin oluşumu Big Bang ile başladığına göre Big Bang’in de bir nedeni, tüm bunların başlatıcısı bir neden, dindarların yorumuyla “Tanrı” vardır. Bu mantığa göre bir olayın kendi kendine başladığını söylemek bir çelişkidir. Ancak bu argüman, mevzubahis ilk nedenin (Tanrı’nın) varlığına neyin neden olduğu sorusunu cevaplamaz ya da neden bu ilk hareketin bir nedene ihtiyacı olmadığına dair bir açıklama getirmez. Dolayısıyla evrenin kendiliğinden oluşmuş olamayacağı tezi savunulurken aynı mantık silsilesi içerisinde başka bir varlığın kendiliğinden varolmasından bahsedilir ve bu varlığın neden kural dışı olması gerektiğine dair mantıksal bir açıklama getirilmez.

Açıklama yaparken kaçınılmaz olarak nedenselliğe başvurulmasının nedeni, gözlemlediğimiz olguların fiziksel bir nedene (Newton fiziğine) bağlı olarak gerçekleşmesidir. Ancak evrenin oluşumunu açıklarken kullanılan kuantum fiziğinin yasaları bu basit nedenselliğe gerek duymamaktadır. Dolayısıyla Stephen Hawking’in kuantum fiziği ile yaptığı gibi, evrenin oluşumu bir Tanrı’ya ihtiyaç duymadan açıklanabilirken, “Tanrı” argümanın kendi nedensiz varlığının açıklanamaz oluşu bu argümanı geçersiz kılmaktadır.
sol.org

İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir oder was macht eigentlich einen Menschen wertvoll?

Liebe Forumsmitglieder und Interessierte, vor kurzem verfolgte ich eine Diskussion in einem anderen Forum über die Frage: Was macht eigentlich einen Menschen wertvoll? Einige verstanden diese Frage auf diese Weise: Was macht eigentlich einen Menschen für mich wertvoll, wie kann er mir dienen oder nützlich sein? Und prompt kamen die Antworten, natürlich Reichtum, einen dicken Geldbeutel und materielle Dinge 😉 Aber darauf zielt diese Frage natürlich nicht ab, gemeint sind immaterielle Dinge. Wie sind eure Meinungen und Antworten dazu?

Dazu fand ich einen Text aus einem meiner Lieblingsbücher, der Kleine Prinz:

Sevgili forum katılımcıları, kısa bir süre önce bir başka forumda ” Bir insanı değerli yapan şey aslında (gerçekte) nedir?” sorusu üzerinden devam eden tartışmaları izledim. -Ama ilginçtir- bir kısımları bu soruyu bir insanı benim için değerli yapan şey nedir, bana nasıl faydası olabilir vs. şeklinde anladı ve cevaplar da hemen bu yönde geldi, zenginlik, kalın bir cüzdan ve başka maddesel şeyler..:)

Peki sizin konuyla ilgili düşünceleriniz ve cevaplarınız nasıl? En sevdiğim kitaplardan biri olan küçük prens’ten bulduğum bir bölümü de bunun için ekliyorum:

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

RENK KURAMI

goethe, renkler hakkında newton’dan farklı bir kurama sahiptir. newton, ışığın bir prizmadan geçtikten sonra yedi renge ayrılmasına bakarak bu renklerin ışığın içinde zaten var olan, onu oluşturan ana unsurlar olduklarını düşünmüştür. goethe ise prizmanın içinden bakıldığında ya da prizmadan geçen ışık bir yüzeye düşürüldüğünde beyaz bir bölgenin etrafını karanlık bir bölgenin çevrelediğini, renklerin ise sadece aydınlık ile karanlığın birleştiği kenar kısımlarda oluştuğuna dikkat çeker.

aydınlık merkezin bir kenarında sarıdan kırmızıya geçiş, diğer kenarında ise maviden koyu maviye geçiş görülmekte, diğer renkler ise görülmemektedir. goethe bu renklerin birincil (asıl) fenomeni oluşturduğunu düşünür. prizmadan geçen ışık demeti küçültüldüğünde ise renkler birbiri üstüne biner ve ortada yeşilin oluştuğu geniş spektrum oluşur. bu da ikincil (yan) fenomendir. yani asıl renkler newton’un prizmasından çıkan yedi renk değil, sarı, kırmızı ve mavidir.
goethe’ye göre aydınlık ve karanlık, kuzey ile güney gibi iki zıt kutuptur. karanlık ışığı zayıflattığı gibi, aydınlık da karanlığın enerjisini sınırlar. her iki durumda da renk doğar.
sarı, karanlık tarafından gölgelenmiş bir ışık iken
mavi, ışık tarafından zayıflatılmış karanlıktır.

goethe’nin optik deneylerini konu alan yazılarının bir bölümü gözde kalan görüntülerle (after-images) ilgilidir. goethe’ye göre güneşe ya da benzeri parlak ışık kaynaklarına baktıktan sonra gözde oluşan renkli noktacıklar gözün sadece edilgen bir ışık algılayıcısı olmadığının kanıtıdır. gözün kendisi kendi iç ışıklarını ve renk etkilerini yaratabilir. newton, dalgaboyu ile renk arasında sabit değişmez bir ilişki olduğunu ve dalgaboyu bilgisinin gözün retina tabakasından beyinin ilgili merkezine kadar hücreden hücreye aktarıldığını, aktarılan bu bilginin de beyinde renge dönüştürüldüğünü savunmuştur. goethe ise, renklerin, dalgaboyunun beyindeki otomatik karşılığı olmadığını, rengi yapan şeyin bizzat beyin olduğunu ileri sürmüştür.

yukarıdaki bilgileri netten aldım. Renk kuramı çekici bir konu…
Hele Goethe’nin ölmeden önce son sözünün ” ışık biraz daha ışık” olduğu rivayeti doğru ise.

Doğada savunma amaçlı renk değiştiren canlılar işin bir başka harikası…

renk kuramı konusunda sözü olan varsa dinlemek güzel olacak

Düşünce Sözcük İlişkisi

sonsuz:
Bugün bir tartışma vardı arkadaşlarla.
Kelimeler mi düşünceyi oluşturur yoksa düşünceler mi kelimeri oluşturur?
Önce hangisi vardı?

Gamaro:
Dil ve düşünce…
Hangisi önceldi diye mi aranıyor yani?:)
Yok, dil ve düşünce demek pek doğru olmayacak..dil bi kere ortaya çıktı mı düşünceden farklı kanunlara tabi olur..
Kavram ile kelime, hüküm ile cümle aynı şey değildir..özdeş değillerdir daha doğrusu..

Gamaro:
konu güzelmiş ama bana kalırsa soru yanlış..kelimeler zaten düşünce oluşturmaz..

Gamaro:
ama geç oldu, hepinize iyi geceler:)
günaydın

Hüseyin AKTAŞ:
Günaydın:)

sonsuz:
Evet güzel konuydu. 🙂

Hüseyin AKTAŞ:

atomu parçalamak kadar zor:)

xenix:

İki şeyin sonsuzluğuna inanırım: Evren ve insan aptallığı. Aslında birincisinden o kadar emin değilim.

aram:
iyi geceler, algınız derin, görmeniz bol, yorumunuz sonsuz olsun, zihniniz enerji dolsun…
not: her sesin ifade ettiği anlam aynı zamanda onun sözcük hatta cümle karşılığıdır, bu ses için ilk kortekse gerek yoktur
sesin ifade ettiği anlamlarda rüzgarla da konuşursunuz, çiçeklerle de…

Gamaro:

yok aram, ben ara vereceğim biraz ve dalmayacağım bu topa:)

animation

Tesadüfen denk geldi ve paylaşmak istedim. Aslında detaylıca bakamadım, daha doğrusu çok kısa bir süre içinde ve hızlıca göz atabildim, ama görsel yanı ağır basıyor ve hoş..

Evolution