Yeni Dünya’ya bakış

Yeni Dünya, Dönenlerin Gidenleri olgunlaştırdığı karar noktası. Ekvator çizgisi diyebiliriz basitçe. Ya da Don Juan Matus’un bahsetmekte olduğu “Birleşim yeri”, tam orta nokta, karar noktası. Vücudumuzdaki gibi, altta üç çakra üstte üç çakra ve ortada birleşim yeri, yani dördüncü çakra namı diğer sevginin kaynağı. Yaradılışın potansiyeli olan sevgi tam bu noktadan fışkırıyor ve bi kısmı aşağı bi kısmı yukarı dökülerek yine bu noktada toplanıyor (atar damar, toplardamar).

Peki şimdiye kadar neredeydi ekvator çizgisi? Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi güneş sinir ağı da denilen üçüncü çakra üzerindeydi. Belki de dörtle üç aralarında bir yerdi, elimde kesin bir ölçümleme yok. Üçle dördüncü bileşim noktası arasındaki en bariz fark ise basitçe “haklı çıkma” arzusunun dördüncü bileşim yerinde büyük oranda güç kaybetmiş olduğudur diyebilirim. Bu noktada dinleme ve hak verme yeteneği gelişir. Adı küçük kendi devasa bir adımdır; çünkü dinleme ve hak verme yeteneği,  insanın haklı çıkma yolunda yitirdiği hayati enerjiyi depolaması anlamına geldiğinden, yaratma kapasitesi önceki bileşim noktası ile mukayese kabul etmeyecek denli artar.

İşte bu sebeple Yeni Dünya isteklerin, dileklerin kolayca oluverdiği, çeşitliliği bol, yaratıcı, cıvıl cıvıl bir yer olur.

Sonsuzluğa Toltek Bakışı

Savaş Alanımız Sonsuzluktur

Gündelik yaşam dünyası; bizi biz yapan ya da yıkan bir şey olarak görülür. Savaş alanımız çevremizdeki dünya ile giriştiğimiz kavganın alanı değildir oysaki. Gerçekte savaş alanımız ufukta, belki de bizim düşünemediğimiz bir alandadır. Bu da insanın, insan olma biçiminden vazgeçtiği alandır.

Farkında olmadan o alana doğrudur yolculuğumuz. O alanın adına sonsuzluk denilebilse de, tam ve gerçek tanım olmak konusunda eksiktir ne yazık ki… Sonsuzluk teriminin kelimesel olarak indirgenebildiği noktada, bizde algılanan her şey eksik ve yetersiz kalacaktır.

“Sonsuz” dediğimizde kişiselleştirmek durumunda kaldığımız şey; gerçekte kişiselleştirilemeyecek kadar indirgenemez bir olgunun kavramıdır.

Enerji bağlamında indirgenemez olması, sonsuzluğun; deneyimlenmesine engel değildir bir taraftan. Evrende akan enerjiyi akadurduğu biçimde görmek; bir varlığın ereceği doruk noktalardan birisidir.

Evrende akan enerjiyi aka geldiği şekilde görmek, şimdilerde tanımlanmış bir kavram gibi görünse de gözümüze; şaşırtıcı bir biçimde tahmin etmediğimiz kadar eski bir kavramdır. Meksika Şamanlarının çağlar boyunca geleneksel olarak aktarıp, bizlere kadar taşıdığı bir “biliş” olarak karşımıza çıkar tüm esrarıyla.

Şamanlık Bilişi

Toltek kelimesiyle özdeşleşerek günümüzde tanımlanan bu öğretinin içeriği; şaman kelimesi altında, Meksika kaynaklı bir aktarımdır.

Don Juan Matus adında Yaqui kızılderilisinin, Carlos Castaneda (C.C) adında bir insanbilim uzmanı kanalıyla bize aktardığı sıra dışı bu bilgi dizini, “Şamanlık Bilişi” adıyla tanımlanır.

C.C’nin; Toplumbilimin, Felsefenin, Antropolojinin, hatta dinin alanına girmeyen bir alan olarak tanımladığı Şamanlık Bilişi; doktora çalışması olarak yazılmaya başlanmıştır. 12 kitap ile sonuçlanan bu paylaşım, C.C’nın Don Juan ile geçirdiği uzun yılların sonucudur.

Kitap dizininin tamamı enteresan öyküler ve bilgiler içerir. Sıra dışılığı ile gerçek olup olmadığı tartışılan bu bilgi dizini; insana ve evrene bakış, sonsuzluğun tanımlanması bağlamında ilgi çekicidir.

Don Juan’ın Şaman Bilişi dediği bu biliş, Toltek uygarlığından iletile gelmiştir ona göre. Don Juan, kendisinin Toltekler’e uzanan soyunda, bu bilgileri atalarından çömezlik-ustalık yoluyla aldığını belirtmiştir.

Toltekler Kimdir?

Esrarengiz bir biçimde tarihten kayboldukları ileri sürülen Toltek Uygarlığı, Amerika uygarlıklarından birini oluşturan halk olup, Meksika’daki Aztek-öncesi üç kültürden (Mayalar, Toltekler, Olmekler) biri olarak kabul edilirler. Meksika topraklarında ilk insan topluluklarına ait izler, yaklaşık 20.000 yıl öncesine dayanır. Bıraktıkları eserlerin toprak üstüne çıkarılan kısmı; gelişmiş bir medeniyetin izlerini taşır ve özellikle yine karşımıza piramitlerle çıkan birtakım gizemler içerir.

Don Juan Matus, atalarının uyguladığı çömez-usta yöntemiyle C.C’ya Şamanlık öğretisini aktardığını belirtmiştir. C.C de bu bilgileri kitaplarla dünyaya anlatmıştır.

Şamanların erişmelerini hedefledikleri son aşama; çok basit bir tanımın içindedir:

Gerçekten ölecek olan varlıklar olmamız

Bu sebeple insanın gerçek mücadelesi başka insanlarla ya da dünyayla olan kavgası değil, sonsuzlukla olan mücadelesidir. Özünde bir teslimiyet olan bu kavga, sonsuzluğu kabulümüzle sona erir. Bizim yaşamlarımız sonsuzluktan çıkar, çıkmış olduğu yerde yani sonsuzlukta biter.

Kişiselliğimizin sınırlarını koruyabilmek için verdiğimiz tüm savaşlar, Şamanlık bilişinin içinde anlamsız kalır. Bütün uygar insanların gereksinmesi; bilinen dünyalarının sınırlarını korumaktır. Oysa bu sınırlar, kaçınılmaz bir sonla bir gün nihayete erecektir.

Toltek Bilgeliğinde Enerji ve Varlıklar

Toltek ya da şaman bilişinin temel öğesi, enerjidir. Evrenin en ince ayrıntısı bile bir enerjinin ifadesidir. Bu enerjiyi dolaysızca görme edimi sonucu Şamanların ulaştığı bilgiye göre; tüm evren, aynı zamanda hem birbirine karşıt, hem birbirini tamamlayıcı çift güçlerden oluşur. Bu iki güce canlı ve cansız enerji adı verilir.

Cansız enerji, farkındalıktan uzaktır. Canlı enerjinin titreşimsel durumu ise farkındalık adını alır. Yeryüzündeki tüm canlılar titreşimsel bir enerjiye sahiptirler. Titreşimsel bu varlıkların hepsine, organik varlıklar denir. Enerjinin bağlılığını ve sınırlarını belirleyen şey organizmanın kendisidir. Bir organizmaya bağlı olmaksızın titreşen canlı enerji toplamları da bir bağlılığa sahiptir ve bunlara inorganik varlıklar denir.

Canlı olmanın temel koşulu; evrendeki başıboş enerjiyi duyusal veriye çevirmektir. Basit bir indirgemeyle vericiden verileri alıp sese ya da görüntüye çeviren radyo ve TV gibi… Organik varlıklar, aldıkları bu enerjiyi bir tepkiye çevirerek bir açıklama dizgesi şekline dönüştürür. Bu da varlığın kendi evrenini oluşturan edimdir.

İnorganik varlıklar âleminde ise, dönüştürülen duyusal veri, onların âleminde bizim aklımızın alamayacağı yorumlar şeklinde gerçekleşir. O boyut bizim için tanımlanamaz durumdadır; dünyasal algımıza bağlılığımız gereği…

Duyusal verilerin açıklanma dizgesi, bizim bilişimizi oluşturur. Organik varlıkların tümünün kendilerine özgü ayrı bir bilişi vardır. Tüm organik varlıkların bağlı olduğu bir biliş noktası da Ortak Bilişi oluşturur. Şaman bilgeliği; bilişimize geçici olarak ara verebileceğimizi ve o anda evrendeki enerjiyi aktığı gibi görme edimini gerçekleştirebileceğimizi söyler. Bu görme; gözlerimizle gerçekleşmese de onlarla görüyormuş gibi dizgelenebilir.

Bu görme anında organik varlıklar; ışıklı toplara benzeyen enerji toplaşımları olarak algılanır. Bu ışıklı topların her biri bireysel olarak evrende mevcut olan bir enerji kütlesine bağlıdır. Bu enerji kütlesine karanlık farkındalık denizi adı verilir. Işıklı toplar; kendi ışıltılarından daha parlak olan bir noktalarından bu denize bağlanırlar.

Bu bağlantı noktasının adı Birleşim Noktası’dır. Karanlık farkındalık denizinden gelen enerjinin algılanmasının bu noktada gerçekleştiği kabul edilir. Birleşim noktasında veriye dönüşen enerji, bizi saran dünya olarak yorum kazanır. İnsana, karanlık farkındalık denizinden gelen enerjiyi veriye çevirecek şekilde yeterlilik sunulmuştur.

Evrenin kendisi de sonsuza dek uzayıp giden ışıklı iplikçiklerden oluşmuştur. Işıklı telcikler birbirine asla değmeden uzayıp giden kütleler halindedirler. Herhangi bir kütleye odaklanma haline ise niyetlenme denir. Şamanlar göre; bütün evren bir niyet evrenidir ve anlakla eştir. Titreşimsel enerjinin en uç noktası, kendisinin farkında olan varlığın kendisidir. Evrendeki bütün potansiyel dönüşüm ve değişimler rastlantısal değil, titreşimsel enerjinin; enerji akışı düzeyinde yaptığı niyetlenmenin ürünüdür.

Hayatımızda var olan her kavram; niyetlenmemiz sonucu cereyan eder. Bizim bu satırlarda iletişim kurmamız için bilinçaltımızı ve bilincimizi kullanarak paylaşım yaratacak ortamı oluşturmamız da bu niyetlenmenin bir sonucudur. Aynı enerji kütlesini kullanarak ortak bilişte buluştuğumuz bir noktadır şu saniyeler.

Evrende akıp giden ışıklı telcikler, bizim birleşim noktamızdan geçecek biçimde yönlenirler. Birleşim noktası; Şaman bilişine göre bir tenis topu büyüklüğündedir. Sınırlı sayıda ışıklı telcik bu noktamızdan geçebilse de, yine de pek büyük bir sayıda enerji alanı o noktadan geçer. Enerji alanlarının birleşim noktasından geçerken çarpması sonucu oluşan gündelik yaşam bilişi; bütün insanlar için homojendir. Çünkü birleşim noktası, tüm insanlarda aynı noktada yer alır. Bu nokta; kürek kemiklerinin bir kol boyu gerisinde, ışıklı topun dış sınırına yakındır.

Toltek Bilgeliğinde Rüyalar

Meksika Şamanlarına göre, birleşim noktası; normal uyku, aşırı yorgunluk, hastalık durumunda yer değiştirebilir. Yeni bir konumdayken birleşim noktasından geçen enerji alanları demetinin duyusal veriye çevrilmesi de değişir. Bu durum yeni ve başka bir dünyanın algılanmasına yol açar. Bu yenidünyalar, gündelik yaşam dünyasından farklı, orada yaşanabilecek, ölünebilecek dünyalardır. Yaşadığımız dünyaya son derece benzeyen yönler taşımakla birlikte tanımlama aşamasında da değişik bir biliş getirir. Rüyalar; Şaman Bilgeliğinde bu yüzden çok önemli yer tutar.

Dünyasal bilişimizin dışına çıkarak yaşadığımız rüyalar, farkındalık arttırarak kontrollü olarak deneyimlenebilir. Rüyamızda rüyada olduğumuzu bilmemiz, bazen rastlantısal olarak yaşanır. Rüya bedenimiz diye tanımlanan dünyasal bedenden ayrı bir başka bedenimiz daha vardır. Bu bedene “Eş” adı da verilir. Özellikle daha erişkinliğe erişmemiş olduğumuz dönemlerde, yani dünyasal algı biçimimizin henüz kemikleşmediği dönemde rüyada olduğumuzun bilincinde olmamız çok daha rastlanır bir durumdur. Şaman Bilişine göre kadınlar, rüya konusunda erkeklere göre daha yetkin ve yeteneklidirler. Bunu kadınlara sağlayan şey de, istenç denilen güç merkezlerinin rahimlerine bağlı olmasındandır. Sonsuzluğa bakışta Toltekler için kadınlar; erkeklerden farklı yetenekler taşıyan çok önemli varlıklardır. Çünkü kadınlar, doğaları gereği; sonsuzluğa geçiş için açık birer kapıya sahiptirler.

Toltek bilgeliğinde rüya görme çalışmalarında, rüyada olduğumuzun farkına vardığımız anda ellerimize bakmamız önerilir. Bu öneri; rüya bedenimiz ile gerçek bedenimizin farkındalığını aynı noktaya bağlayabilmemizi sağlamak için yapılır. İlerleyen çalışmalarda ellerin ardından tüm beden ve bilincin rüyaya taşınması, dünyasal algının dışında var olan diğer bir dünyada kontrollü olarak yaşamayı getirir.

Farkındalık, herhangi bir kültürün buyurduğu algısal olasılıkların değil, insanın bütün algısal olasılıklarının bile bile bilincinde olma edimidir. İnsanların topyekûn algılama kapasitelerinin serbest bırakılması, onların işlevsel davranışlarını hiçbir şekilde bozmaz. İşlevler en kaçınılmaz gereksinim halinde gerçekleşmeye devam ederken, yeni değerler kazanmayı sağlayan yeni farkındalıklar, idealciliklerden ve düzmece amaçlardan kurtulmayı getirir. Buna Toltek Bilişinde, kusursuzluk denir.

Kusursuzluk; insanın yapabileceğinin en iyisinin üstüne biraz daha fazlasını gerçekleştirmesi demektir. Kusursuzluk yolunda, insanın üzerinden atması gereken bir sürü özellik vardır. Bunlardan en önemlisi kendime acıma ve kendini önemsemekten kurtulmaktır. İçsel sessizlik, yaşam öyküsünü silmek, kendisinin ve evrenin izini sürmek, yansız olmak, farkındalığı yükselterek kusursuz olmaya gitmenin yollarıdır. Evren bizde farkındalık oluşturmaya çalışırken; bizim bir diğer herhangi varlıktan bir üstünlüğümüz, ayrıcalığımız yoktur. Bir orman dolusu karıncanın bizim gözümüzde birbirinden farkı olmadığı gibi, onun gözünde de bizim değerlerinden bir farkımız yoktur. Bu sebeple kendimize acımamız ya da kendimizi önemli saymamızın bir değeri yoktur. Kendi yaşam öykümüzü algımızda sıradanlaştırma ve yansız olma; farkındalık için koşulsuz şarttır. Kendi edimlerimizi ve evrenin edimlerini her an farkındalıkla izlemek, içsel sessizlik sağlayarak evreni olduğu gibi hissedebilmenin yoludur.

Tonal ve Nagual nedir?

Toltek bilgeliğine göre; var oluşumuz esnasında iki ayrı güç halkasıyla doğarız. Dünyasal boyutta akılla direkt bağlı olan birinci güç çemberimizi kullanırız. Dünyasal algımızın oluşturduğu tüm her şey; bizi biz yapan her şeydir ve ona Tonal denir. Dünyaya anlam vermeye çalışan şey tonaldır, o olmadan bir takım yabancı sesler duyar, bir şey anlamayız. Tonal gerçek varlığımızı esirgeyen bir koruyucudur bu da ona edimlerinde kıskanç ve kurnaz olma niteliği verir. Onu doğumla birlikte büyütmeye başlarız. İçimize havayı ilk çektiğimiz o an, Tonal içindeki erkle nefes almaya başlamış oluruz. Tonal doğumla başlar ve ölümle biter. Hiçbir şeyi yaratamaz ya da değiştiremez ama yinede de oluşturur dünyayı. Yargılamak, değer biçmek, tanıklık etmektir işlevi çünkü. Tonal hiçbir şey yaratmayan yaratıcıdır.

İkinci güç çemberimiz ise Nagualın alanıdır, istençle bağlantılıdır. Nagual bizim hiç ilgilenmediğimiz parçamızdır. Nagual bizim betimleyemediğimiz bölümümüzdür. İsim yok, söz yok, duygu yok, bilgi yok.

Yaşanabilir ama hakkında konuşulamaz

Daha doğduğumuz anda aslında iki parça olduğumuzu hissederiz. Doğum anında ve sonraki kısa sürede tümüyle nagualızdır. Sonra işlev görmek amacıyla sahip olduğumuz parçanın bir karşı parçası olması gerektiğini hissederiz. Aranan Tonaldır ve bu en başından beri bir eksiklik yaratır. Derken Tonal gelişmeye başlar ve önem kazanır, nagualın parıltısı körelir, onu tümüyle kaplar. Artık tümüyle Tonal olduğumuz anda ise doğumdan başlayarak bize eşlik eden ve bizi bütünleyen bir parça olduğunu sürekli anımsatan o eski yetersizlik duygusunun arttığını seyretmekten başka bir şey yapamayız.

Tümüyle Tonal olduğumuz andan başlayarak eşler oluşturmaya koyuluruz. İki yanımız olduğunu hep duyumsarız ama bunu tonalın nesneleriyle dile getiririz. Bir yanımız ruh diğeri beden, zihin ve özdek, iyi ya da kötü, Tanrı ve şeytan gibi… Aslında adanın üstündeki şeyleri eşleştirdiğimizin ayırtına varamayız.

Dünyasal bilişimizin tanımlandığı güç alanımız, bağlı olduğumuz tonalimiz tarafından yönlendirilir. Bizler bir başka yanımız daha olduğunu duyumsasak da Tonal, hep kendisinin içinde kalmamız için sürekli sopasını gösterir. Bu yüzden şaman bilişinde dışarıdan kabuğun kırılması, yani çömez-usta ilişkisi gereklidir.

Organizmaların kendi birleşim noktasından bağlı oldukları büyük ışıklı topun da bir birleşim noktası vardır. Topyekûn ışıklı yumurtanın birleşim noktasının belirlenebileceği ve onun üzerine yoğunlaştırılacak enerji ile yepyeni bir ortak dünya oluşturulabileceği kabul edilir. Ortak bilişin değişmesi için evrensel niyetlenmenin gerçekleşmesi, başarılabilinir bir olgudur. Oraya ulaşmak için yapılacak tek şey; birleşim noktasının devinimini niyet etmektir.

Evrenden akan enerji; sürekli şekilde itilip çekilir evren tarafından. Evrenin vahşiliği, yırtıcılığı, acımasızlığı, sömürmesi gibi görülen bu itme-çekme tepkimesi aslında, onun kendi farkındalığını deneyimlemeye çalışmasından ibarettir.

Evren, varlıklar üstünde baskı uygulayarak farkındalıklarını arttırmaya çalışmaktadır. Evren bu yolla kendisinin farkında olmaya çalışmaktadır. Bu yüzden Toltek Bilgeliğinin bilişsel dünyasında farkındalık; son ve nihai aşamadır.

Don Juan’a göre Şamanların arayışlarının doruk noktası; yeryüzündeki tüm insanların hepsi için nihai enerji bağlamında bir olgu olan, doğru yolculuk tur. Carlos Castaneda’ya göre Şamanlar; arayışlarını, sonunda bir organizması olmaksızın, birleşik bir birim gibi davranabilme anlamında bir varlık olma arayışı diye tanımlarlar. Bu açıdan varlıklar, yeni biliş ufuklarına götürecek sıçrama tahtaları görevi gören hatırlatıcı araçlar ya da uygulayımsal yapılardır sadece.

Toltek Bilişinde ve bakışında varlıklar; gerçek savaş alanları olan sonsuzlukla savaşırken, aynı zamanda teslimiyetle kabullenmelidirler onu. Sonsuzluktan gelip, sonsuzluğa gitmek durdurulmaz bir döngüdür. Eksi sonsuzdan artı sonsuza, ya da artı sonsuzdan eksi sonsuza… Savaşçılar, bu sonsuz döngünün içinde erk avlayan ve yaşamının sonuna kadar vazgeçmeyen kusursuz insanlardır. Kusursuzluğunun son noktası da; Doğru Yolculuğu gerçekleştirip yeni Biliş Ufuk larına ulaşmaktır.

İnsanın insan olmaktan vazgeçtiği alan, kimilerine göre ölüm, kimilerine göre sonsuzluktur. Ölümün ya da sonsuzluğun ne olduğu değil de, sadece var olduğu gerçeğinin, bilişinde ve bilincinde olmak ve savaşmaktan vazgeçmemek bile başlı başına bir farkındalıktır.


Samire

kaynak: Don Juan’ın Öğretileri (Carlos Castaneda)

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır.

Soru işaretlerinin güzelliği..

Bu video yaklaşık 2 saatlik bir video. Oldukça da ilginç bir video. İlk bir buçuk saati Ken. Miller’ın anlatımı, son yarım saati ise soru cevaplara ayrılmış. Ancak sadece evrim ve yeni moleküler biyolojik gelişmeler filan değil, beraberinde siyaset, hukuk, inanç, hristiyanlık, islam, akıllı tasarım, bilim ve bilimsel yöntem ve hatta Harun Yahya bile var içinde.

Konuyu değişik yüzleriyle tanımak ve evrim üzerine düşünmek veya eleştirmek isteyenlerin keyifle izleyeceklerini inanıyorum. Bilenler bilir, Ken. Miller zaten yeterince ilginç bir profildir.

İki saatinizi ayırarak soru işaretlerinin güzelliğiyle tanışabileceğinizi düşünüyorum.

Korku ne enteresan bişey.. inanmıyosun ama korkuyorsun ( Gamaro)

Korku ne enteresan bişey.. inanmıyosun ama korkuyorsun ( Gamaro)

Bu holivud yapımcıları korku işini iyi çözmüş. Dile kolay her yapımda bir sürü psikolog ve psikiyatra maaş ödüyorlar.

Korku kendi nesnesini anlıksılarla bildirdiğinde en başarılı sonuca ulaşır. Bu ya, aniden olur ya da beklenmeyen bir ana denk getirilerek anlık etkisi gösterilir.

Korku nesnesiyle yüzleşmede inanıp inanmamak tümüyle zihnin kendi kararı, değerlendirmesi değil mi? Oysa korku, bu karar ya da değerlendirmeye zaman bırakmaya pek niyetli değil.

Aniden geeln yüksek bir patlamaya bedenin ilk tepkimesi; KORK, ikinci tepki; DÖN BAK, 3. tepki; eylem kararı; üzerine mi yürüyeceksin yoksa gerisin geri mi koşacaksın?

Korku nesnesine, olayına bu karar için baktığımızda, zihnimize karar vermesi için zaman tanınmış olur; korku filmindeki beklenmedik sahnede, o sırada baktığımızda, zihnimiz bunun bir film olduğunu söyler ilk ve kaçmaktansa BAKMAYI sürdürürüz.
Yine de zihnimiz bunun bir film olduğu kararını verse de korku bitmez, sadece ilk tepkinin gücü azalır; korku sürer…

Demek ki biliyor olmak korkmamayı getirmiyor…

Gamaronun mini iletilere yazdığı tümcedeki gerçeklik insan korkuları üstüne derinleme bir düşünce akışı yaptırtacak nitelikte…

bilmediğimizden bildiğimize göre daha mı az korkarız?
korkutucu olan bilmektir belki de…

zihnin unuttuğu en ilkel bilmelere KORKU YORDAMI ile inmek için iyi bir fırsat.

Kendine yeterlilik

Tarımda Kendi Kendine Yeterlilik Nasıl Kazanılır?

Tarımda kendi kendine yeter olmak çok önemlidir ve gıda güvenliği, sürdürülebilirlik, üretici refahı gibi tarımla ilgili bir çok temel sorun ile çok yakın ilişki içerisindedir.

Tarım açısından kendi kendine yetebilirlik öncelikle bir kişinin; sonrasında bir ailenin, bir köyün, ilçenin, şehrin, ülkenin ve hatta dünyanın en azından temel besin maddeleri açısından kendi ihtiyacını karşılayabilmesini anlatır. Ve kendi kendine yetebilirlik öncelikle kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelmesi ile kırılmaya başlar. Zincirin kırılan bu ilk halkasından sonra diğer halkalar da yavaş yavaş kırılır ve insanlar, fırınlar ve süpermarketler iki güncük kapansa aç kalacak duruma gelirler.

Peki bu süreç nasıl işler ve bu noktaya nasıl gelinir?

Geliniz bunu Anropolog Peter Just*‘ ın 1980′ lerin başında gözlemlediği Endonezya’ daki Dou Donggo halkından olan Doro Ntika köylüleri ile ilgili izlenimlerine bir göz atalım:

“1980′ lere kadar köydeki herkes tarlalarını işlemekteydi. Her kadın becerikli bir dokumacıydı ve kendi ailesinin kumaşını dokuyordu. Her erkek, akrabalarının ve dostlarının yardımıyla, içinde yaşayacağı evi inşa eden usta bir dülger ve marangozdu. Ancak son yıllarda eğitim yaygınlaştıkça diğer türden olanaklar ortaya çıktı ve köyden bazı gençler öğretmen, polis memuru ya da hemşire oldu. Ebeveynler çocuklarının böyle olanakları değerlendirmeleri ve aynı zamanda bu türden meslekler yoluyla nakit gelire erişmeye istekliydi. Böylece yalnızca paranın satın alabileceği lüks mallara ve tüketici mallarına erişebileceklerdi. Ama bir çocuğu eğitmek de para gerektiriyordu. Bu ve benzeri nedenlerle bir Dou Donggo insanı emeklerinin büyük bölümünü çiftçilerin kendileri tarafından tüketilmeyen ama aşağılardaki pazarlarda nakit karşılığında satılabilen fıstık ve soya gibi ürünlerin yetiştirilmesine yönlendirdi. Erkekler, gitgide artan oranlarda, yağmur yağmayan mevsimlerde devletin inşa projelerinde inşaat işçisi olarak çalışmak üzere köyden ayrılmaktalar. Nakit ekonomisine geçiş tüketici mallarına ve ilaçlara erişim gibi büyük avantajlar sunsa bile, aynı zamanda insanları yeni risklere maruz bırakmakta: Eğer kaynaklarının gereğinden fazlasını nakit getiren ürünlere yatırırlarsa, ürünlerinin fiyatları küresel arz ve talep dalgalanmalarına göre belirlendiği için, kendilerini kendi denetimlerinin çok ötesindeki pazar güçlerinin insafına terk etmekteler. Ayrıca çok çeşitli geleneksel gıda ürünlerinin yerine tek ürün yetiştirme geldiği için de beslenme açısından sonları çok kötü olabilir. Bunun da ötesinde, uluslararası emek pazarına katılmak bazılarının evdeki yükünü arttırabilir. Zira tarlalarda kadınlar ve yaşlılar iş için göçen erkeklerin ve gençlerin yerini almakta ve bazıları çift mesai çalışmaya zorunlu kalmakta. Göç eden erkeğin hane halkının bazı üyeleri temel geçinme gereksinimlerinin sorumluluğunu üstlendiği için, göç eden kişinin ücreti de yapay olarak düşük tutulabilir. Zira bir aileyi geçindirmenin harcamalarını karşılamak zorunda kalmamaktalar.“1

Bu anlatılan size bir yerlerden tanıdık geldi mi?

Ülkemizde ve tüm dünyada olduğu gibi insanlar çeşitli tüketim mallarına ulaşmak ve tanıdıkları arasında görece itibarlı ve rahat bir hayata kavuşmak için, kendi kendine yetebilirlik sağlayan yeteneklerinden vazgeçmek zorunda kalıyorlar.

Önce tüketmedikleri gıdalar üretiyor ve bunu satmaya çalışıyorlar. Sonra içinde oturmadıkları evler, giymedikleri giysiler üretiyorlar. Ve bir kuşak geçtiğinde insanlar “Nasıl kumaş dokunur?”, “Nasıl çeşitli gıdalar üretilen tarım yapılır?”, “Nasıl ev inşa edilir?” sorularının cevabını bilmedikleri için dış dünyaya tam bağımlı ve kendi kendine yetemez oluyorlar. (Bu kişi, aile ve köy özelinde anlatılmış örneğin aynısını bir ülke ve hatta tüm dünyaya uyarlamak fazlası ile mümkündür.)

Özellikle kırsalda yaşayan insanlar öncelikle kendi ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacak halk bilgeliğini kaybederlerse tam bağımlık gerçekleşir ve dolayısı ile kendi kendine yeterlilik son bulur. Kültürler de bu yaşam pratiklerinin içerisinde yaşayıp çeşitlendiği için, kendi kendine yeterliliği kaybetmek aynı zamanda kültürel yıkıma yol açar ve insanlar sadece gelir ve özgürlüğünü değil, kültürünü de kaybetmeye başlar. Kırsalda gelirini, özgürlüğünü ve kültürünü kaybetmiş böyle bir insan ve ailenin ise köyde tutunması çok zordur. Bu aile kente göçecek ve oradaki global kültür ile beslenecek ve dolayısı ile modern hayatın tüm hastalıklarına yakalanacaktır.

Süreç bu şekilde devam ederse gelecek nasıl olacak dersiniz?

Az önce bizim 50 yıl kadar öncemizi 1980′ lerde yaşamaya başlayan bir halktan örnek vermiştik. Bir de bu süreçten güya “başarılı” şekilde geçmiş ve belki bizim 20 yıl ilerimizi yaşayan bir halkın durumuna bakalım mı? Michael Pollan, “Etobur-Otobur ikilemi” adlı kitabında2 sürecin önemli bir kısmını üç buçuk sayfada anlatmış. Biz özetini yapalım:

ABD Iowa’ daki Green kasabasında yoğun, tek tip, endüstriyel mısır üretimi sonucu nüfus azalmıştır. Yazarın görüştüğü Naylor adlı çiftçinin babası kasabaya ilk geldiğinde nüfus 16.467 kişiyken son nüfus sayımında bu sayı 10.336 olmuş.

Çiftçi Naylor’ un babasının zamanında söz konusu kasabadaki çiftliklerde çok çeşitli ürün yetiştirilirmiş. En önemlisi atlar, sonra sığırlar, tavuklar, mısır, domuz, elma, saman, yulaf, patates, kiraz. Bir çok Iowa çiftliğinde buğday, erik, üzüm, armut da yetiştirilirmiş. Bu farklılık sayesinde çiftlikler hem kendi besinlerini elde edebiliyor, hem de toprağı ve hayvanları besleyebiliyormuş. Bu ürünlerden herhangi birinin pazarının çökmesi üreticileri pek de etkilemiyormuş. Bu devirde her mevsim yeşillikler, çeşitli kokular, renkler ve sesler varmış kasabada.

Ellili-altmışlı yıllarda hayvanların gitmeye başlaması ile çayırlarda kavgasız gürültüsüz hayvan otlatmayı sağlayan çitler de kaldırılmış. Domuzlar günümüzde hayatlarını alüminyum barakalarda geçirmek zorunda kalmış. Şimdilerde Greene kasabasında Ekim’ den Mayıs ortasına kadar evlerin etrafı hariç tek yeşillik görünmüyormuş. Çit amaçlı dikilen ağaçların kalkması rüzgarı da şiddetlendirmiş. Traktör gelince atlar gitmiş. Atlar gidince yulaf tarlaları ve çayırların bir kısmına gerek kalmamış. Mısır devlet tarafından yoğun şekilde desteklenmeye başlayınca da üretici çeşitli ürünlerini bırakıp gitgide daha çok mısır üretmeye başlamış. Mısır o kadar çok üretilmeye başlanmış ki bu kadar çok mısırı ne yapacağını şaşıran hükümet onu sığır yemlerine katmaya başlamış. Böylece fabrika gibi tarlalardan gelen mısır ile hayvanlar, fabrika gibi işletmelerde beslenmeye başlamış. Bu yapıda ucuzca üretilen hayvanlarla baş edemeyen çiftçiler çiftliklerinde hayvan yetiştirmekten tamamen vazgeçmiş. Ve dolayısı ile çeşitli ürün de yetiştirmeye gerek kalmamış, tamamen mısır üretmeye başlamışlar. Eskiden toprağı besleyen hayvan gübresinden artık yoksun olmaları sorununu da hükümet, elinde 2. dünya savaşından kalan ve aslında patlayıcı bir madde olan amonyum nitratı gübre olarak kullandırarak çözmüş. Her yıl mısır ekmenin toprağı bozduğunu, hastalıkları arttırdığını gören çiftçiler aynı yerde soya fasulyesi de üreterek bir rotasyon başlatmışlar. Ancak zamanla 2 farklı ürünün daha çok işgücü, ekipman gerektirdiğini görüp yine tek ürüne dönmüşler. Ne de olsa artık her soruna çare olabilen kimyasallar varmış…

Naylor’ un dediğine göre artık mısır ekmek sadece traktör sürmek ve serpme yapmaktan ibaretmiş. İki bin dönümün traktörle sürülmesi ve tohum serpilmesi tahmini birkaç hafta sürmekte imiş. İnsanlar geri kalan zamanlarda hayvanlar da olmadığına göre başka yerlere gidiyormuş. Bugün (sanırım Greene Kasabasına bağlı) Churdan (köyü) bir hayalet şehir gibiymiş. Ana caddedeki dükkanların çoğunun kepenkleri inikmiş. Berber, market, sinema son yıllarda kapanmış. Bir kahvehane ve küçük bir bakkal açıkmış sadece ama insanlar alışverişlerini 20 km ilerideki marketlerden yapıyormuş. Ortaokulun bir beysbol takımı ve bandosu yokmuş ve çok az öğrencisi varmış. Dört okul bir araya gelerek bir okul takımı ya da bando oluşturabiliyorlarmış. Churdan’ ın tek derdi, şehrin çıkışına yakın bir yerde duran mısır ambarı imiş. Etrafta insan kalmasa bile bu ambarı doldurmak için her yıl daha fazla mısır ekilecek gibi görünüyormuş.2

İşte bu da mevcut yapıyı sürdürürsek bazı yerlerde belki şimdiden olmuş; ulusal anlamda en çok 20 yıla kadar tarımımızın ve kasabalarımızın nasıl olacağını gösteren bir örnek olay. Eskiden yemyeşil, çeşitli, olaylı, neşeli olan kırsal yerleşimlerimiz yavaş yavaş hayalet şehirlere dönüşüp solacak…

Kredi Kartlarının Marifetleri

Bir de Türkiye’ de son üç yıldır bankaların tarıma birdenbire ilgi duymaya başlaması ile şu anda neredeyse tüm tarımsal üreticilerde kredi kartı var. O sene gelirinin yeterli olup olmadığına aldırmayan üretici, hasat dönemi ödemeye olanak veren bu kredi kartları ile para elinde imiş gibi harcama yapıyor. Hasat döneminde yeterli parayı kazanamadığında ise bir tarlasını satmak zorunda kalabiliyor. Böyle böyle üreticiler topraksızlaşarak kente göçerken, köylerde büyük tek parça tarım arazileri üzerinde monokültür (tek tip) tarım yapan kişiler ve kurumlar artıyor.

Sonuç ve Öneriler

Birçok uzman, üniversitede edindiğimiz bilgilerin masa üstünde artarda eklenmesi ve sadece sayıya dayalı mali gözlük ile bakarak ölçek ekonomisinin, büyük işletmelerin, monokültür (tek tip) bitkisel ve hayvansal üretimin tarımsal ve kırsal sorunların tek çözümü olduğunu söylüyor.

Oysa yukarıda da örneklerle gösterdiğimiz gibi tarımda ölçek ekonomisi kurallarını uygulamak, tek tip üretim yaparak bunda uzmanlaşmak ve aile tipi işletmeden kurumsal tarım işletmelerine dönüşmek geri dönülmez kötü sonuçlara yol açar.

Ölçek ekonomisi kuralları ile tek tip üretim yapmanın sonuçları nelerdir?

  1. Kişi, aile ve köyden başlayarak; ulusal ve global anlamda kendi kendine yetebilirlik mümkün olmaz.
  2. Açlık, yoksunluk ve yoksulluk artar.
  3. Göç zorunlu olur. Terk edilen yerlerde yüzyıllardır yaşamış kültürel zenginlik de erir ve günün birinde yok olur.
  4. İnsanlar eskisinden daha çok çalışıp üretmesine rağmen daha az gelire sahip olurlar (burada gelirden kasıt, ihtiyaç duyulan her nevi şeydir) Ayrıca işsizlik de sürekli artar.
  5. İnsanlar sürekli gelir kaygısı içinde olurlar.
  6. Tarımsal olarak üretilen ürünün pazarındaki olumsuz bir durum, üreticiler için büyük bir kabustur.
  7. Üretici tek ürünü olduğu için risk alamaz. Gerekenin 2 katı gübre, 3 katı tarım ilacı atar. Bu hem toprağın sürdürülebilirliğini bitirir, hem ürünü tüketenin ve üretenin sağlığını zedeler, hem de doğayı ciddi bir yıkıma uğratır.
  8. Kırsal kesim doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda fakirleşir.

Şu an mevcut düzende tüm dünyada bu sonuçlar ya başlangıç aşamasında, ya sonlarına gelmiş bir halde yaşanmaktadır. Fosil yakıtların gitgide tükenmekte olduğuna ve kimi zaman 1 kalori gıda üretmek için 10 kaloriden fazla fosil yakıt harcadığımıza bakarsak günümüzdeki ekonomik kriz, gelecekte bizleri bekleyen krizlere oranla çok zayıf bir esinti olarak hatırlanacaktır. Ayrıca etkileri günlük hayatta bile kendini göstermeye başlayan ekolojik kriz (küresel iklim değişimi), yakın gelecekte yaşayacaklarımıza nazaran yine hafif bir meltem ayarındadır.

Boyutları şimdiden tahmin edilebilen bu dehşetli krizlere karşı bugünden hemen alınması gereken önlem; yerel üretim yerel tüketim mantığı çerçevesinde kişisel, ailesel, kırsal, kentsel, ulusal ve global ölçekte kendi kendine yeterlilik mekanizmalarını kurmak ve işletmektir.

Kendi kendine yetebilirliği sağlamanın yolları nelerdir?

  1. Çeşitlilik artmalı: Tarımsal üretim olabildiğince çeşitli yapılmalıdır. Büyük parça tek tip ürün üretimi yerine ekonomik gibi görünmese de gerekiyorsa daha küçük alanlarda çeşitli ürünler yetiştirilmeli; kırsalda her aile, ihtiyaç duyduğu tüm temel gıda ürünlerini kendi üretebilmeli, ihtiyacından fazlasını satmalıdır.
     
  2. Etkin bilgiye sahip olunmalı: İnsanlar kendi gıdalarını üretecek, kumaşını dokuyacak, evini inşa edecek bilgiye sahip olmalı; unutulmuş pratikler araştırılarak gün yüzüne çıkarılıp herkese öğretilmelidir. Kırsaldaki insanlar bu bilgiyi doğrudan kullanmalı; şehirlerdeki insanlar ise en azından bu insanlar ile ilişkide olup tarımsal üretimden sağlanabilecek ihtiyaçlarını doğrudan iletişim ile karşılamalıdır. Bu bağlamda eğitimde, Köy Enstitüleri benzeri yapılanmalara gidilmeli; köy ve kentlerdeki ilçeler-mahalleler birbirlerini kardeş mahalle ilan etmeli; insanlar köylerden gıdalarını temin edebilecekleri kardeş aileler seçmelidir.
     
  3. Hatalı tespitlerden vazgeçilmeli: Ekonomistler ve tarım uzmanları, ölçek ekonomisi ve tek tip (monokültür) üretimi önermekten vazgeçmelidir. Bu öneri, fosil yakıtların sonsuz, küresel iklim değişiminin yalan olduğu tezi üzerine kurulmuştur ve önerilen yapının ekolojik ve ekonomik krizlere dayanabilmesi mümkün değildir. Yine bu öneri, tarımsal üretim ile iç içe geçmiş, yerel üretim ile doğrudan bağlantılı kültürel mirası ve yazısız tarihi yok ederek kültürel yozlaşmayı getirmekte; dolayısı ile insanlığın ve dünyanın sonunu hazırlamaktadır.
     
  4. En sürdürülebilir üretim sistemleri yaygınlaşmalı: Tarımsal üretimi mevcut bilimsel gelişmeler ışığında en sürdürülebilir ve verimli halde yapabilmek; kırsal kesimi doğal, sosyal, kültürel, ekonomik anlamda en iyi duruma getirebilmek için kalıcı kültür uygulamaları (permakültür) tüm tarımsal üretim sistemlerinin temel direği olmalıdır.
     
  5. Geleneksel yardımlaşma ve iletişim kültürü geliştirilmeli: Kırsal yerleşimlerde yaşanabilirliği arttırmak ve kentten köye göçü teşvik etmek için kırsal gelişim faaliyetleri olarak köy meclisi, ihtiyar heyeti, gençler meclisi, kadınlar meclisi, çocuklar meclisi, köy tiyatrosu, köy derneği, köy enstitüsü, imece**, salma*** gibi uygulamalar teşvik edilmelidir. (“Kalkınma” terimi para kazanıp zenginleşmeyi çağrıştırdığı ve aslında kalkınma gerçekleşse bile birilerini çökertme pahasına gerçekleştiği için bu faaliyetlerin tümüne “kırsal gelişim” demeyi tercih ediyorum.)
     
  6. Kredi (kartı) alım ve kullanım süreçleri değişmeli: Özellikle kırsalda kredi ve kredi kartı kullanımı yerine salma*** benzeri sistemler güçlendirilmeli ve paradan para kazanan kurumlara bağımlı hayali para dönüşümlerinden vazgeçilmelidir. Bu düzen sağlanana kadar kişiler, kredi kullanımı konusunda eğitim almalı ve temel seviyede ekonomi, muhasebe bilgisini ispatlamadan ve hatta bazı psikolojik testleri geçmeden bireysel olarak kredi alamamalı ve/veya kredi kartı kullanamamalıdır.

Yukarıda örneklerini okuduğunuz gibi farklı zaman dilimlerinde gelişim evreleri geçiriyor olsa da sorunlar Endonezya’ nın bir dağ köyünde de, Türkiye’ deki küçük bir mezrada da, ABD’ nin Green kasabasında da aynıdır. Yani bir önceki makalemde belirttiğim gibi yerel gibi görünen sorunlar aslında  global sorunlardır ve yerel politikalarla çözmeye çalışmak kısır bir çabadır. Bahsettiğimiz çözüm önerileri derhal, uluslararası işbirlikleri ile dünya çapında uygulamaya konulmak zorundadır.

Kısacası kendi kendine yetebilen; ay sonunu-hasat gününü korkular içinde beklemeyen; yerinden yurdundan kopmak; ölümüne çalışmak zorunda kalmayan; işsizlik sorunu ve korkusundan uzak; gelir kaygısı yaşamayan; üretilen ürünlerle ilgili pazardaki gelişmelerden çok etkilenmeyen; güvenli gıdayı sürdürülebilir ve doğa dostu şekilde üreten; doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda her geçen gün zenginleşen bir toplumda yaşayan ve bu yapısı ile kentleri de her açıdan olumlu etkileyen kırsal kesim insanları, aileleri, köyleri için “alın verin, ekonomiye can verin” yerine “öğren, üret; kendi kendine yet” demek ve ekonomik ve ekolojik krizin acı sonuçları tüm dünyayı kavurmadan önce acil önlemleri derhal uygulamaya geçirmek zorundayız.

Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan Erzincanlı

* Peter Just: Endonezya’ da krallık, toplumsal örgütlenme ve dinsel ritüellerle ilgili birçok araştırma yürütmüştür. Williams College’ de antropoloji profesörüdür.

** İmece, bir köy ya da köy topluluğu içinde işlerin gönüllü ya da zorunlu olarak ve elbirliği içinde yapılması. Köyün herhangi bir sorununun giderilmesi karar verilmişse, köydeki her ev iş gücü açığını karşılamak zorundadır.

*** Eğer imecede para da toplanacaksa buna salma denir. Bir konu için para toplanması karar alınışsa, her ev ölçüsü oranında maddi katkı yapmak zorundadır. İmece köylerde yazılı olmayan hukuka dayalı, herkes tarafından kabul gören bir dayanışma örgütüdür. Bir belediyenin yapması gereken pek çok iş, köylerde belediye olmadığı için bu usulle yapılır.

Kaynaklar:

1 Monaghan, J. ve Just, P. (2007) Sosyal ve Kültürel Antropoloji (Sayfa 157-158). Ankara: Dost

2 Pollan, M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal Tarihi (Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus

Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.