AHİRET NEDEN GEREKLİDİR

AHİRET NEDEN GEREKLİDİR?

Ahiret sözlükte “son, sonra olan, son gün” anlamlarına gelir. Dini terim olarak ahiret: “Ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve sonsuz olarak devam edecek olan hayata” denir. Kuran ise ahiret hayatına “toplanma günü, hesap günü, din günü, hüküm günü” gibi isimler vermiştir.

İnsan akıllı, bilinçli, düşünen ve bilen bir varlıktır. Var olduğu sürece anlama, bilme, merak etme duygusu gereği kendi kendine bazı sorular sormuştur. ‘Nereden geldik, yok olacak mıyız, bu dünya bir gün yok olacak mı’ gibi. Gözlem ve deneye dayanan pozitif bilim bu sorulara cevap veremez. İnsan her ne kadar deney ve gözlem yoluyla varlığı kavramaya çalışırsa çalışsın, insanın hayatını anlamlandırma isteğine engel olamayacağından dine yönelir ve bu sorulara cevabı ancak din verebilir.

Hayatı anlamlandırma isteğinin engellenmesi durumunda insan var oluş boşluğuna düşebilir, hiçlik ve yoklukla yüz yüze kalır ki bu insanın doğasına aykırıdır. Çünkü tüm canlıların ortak ve değişmez amacı hayatta kalma ve neslin devamıdır esasına dayanır. Hayatta kalma isteği sonsuz/sınırsız olabilen canlının hayatını anlamlandırma yolunda düşünce ve sorgulama üretmemesi ise neredeyse imkansızdır. İlgilendikleri konular her ne kadar birbirinden farklı da olsa, hemen her insan, dünya hayatında kendince bir başarı elde etmeye çalışır. Tüm bu insanların ortak amacı “gösterdikleri çaba ve emeğin karşılığını” alabilmektir.

“Neden varız” sorusunu gereksiz gören insanın; “neden iyi bir eğitim alır, neden en güzle kızla ya da en yakışıklı erkekle evlenmek ister, neden en iyi mahallede oturmak ister, neden iyi arabaya sahip olmak ister’ gibi insanın amacına dair sorulara ise vereceği mantıklı/tutarlı bir cevabı yoktur diyebiliriz.

Bize göre Tanrı insanı madde ve bilinçten/ruhtan yaratmıştır. Madde kısmı bilinç kısmına nazaran zayıf ve kusurludur. Lakin insanın eylemlerini belirleyen bilinç/ruh kısmı ise kusursuzdur. İnsanın yeryüzünde madde kısmının ihtiyaçlarının karşılanmasına izin verilmiş, ancak maddi kısmın ihtiyaçları karşılanırken maddi bedene en uygun ve en yararlı şekilde davranılması şart koşulmuştur. Bilinç/ruh kısmında ise ona hayatta kaldığı sürece iyiyi – kötüden ayırt edebilecek akıl/zeka dediğimiz bir derin kavrayış yetisi verilerek insan bu yeti ile donatılmıştır. Ancak aklını kullanmayı şart koşmamış olup, aklını iyilik ve adaletten yana kullanmadığı zaman haksızlık ve kötülük yapacağı konusunda kendisini vicdan dediğimiz kavramla uyararak seçiminde özgür bırakmıştır. Çünkü bu akıl dediğimiz yeti ile beraber insana birde nefis/ego denen dürtü verilmiş ve ego/akıl çatışmasında insandan yeryüzü sahnesinde daima adaletten, iyilikten ve eşitlikten yana tavır göstermesi tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyeye riayet edilmediği takdirde insanın yeryüzünde haksızlık ve zulüm yaptığı tarihle beraber birçok örnekle insana yine sunulmuştur. Lakin hiçbir zaman başıboş bırakılacağı söylenmemiş ve hissettirilmemiştir. Başıboş olmadığının delili de insandaki vicdan dediğimiz olgudur.

Diyebiliriz ki; ‘Evren/doğa kendiliğinden ve kendi başına, naturalistik, açıklanabilir olup; doğaüstü yani supernaturalistik açıklamalara ihtiyacı yoktur. Çünkü tabiatüstü açıklamalar nedensel yasaları bypass yapar. Bunun sebebi de onun, tabiatüstü bir varlığın –eğer varsa- evrene müdahalesini gerekli görmesidir’ denilerek, nedensel kanunların bilinebileceği, kullanılabileceği ve böylece evrene hakim olunabileceği ifade edilmek istenir.

Ancak Tanrı’yı devre dışı bıraktığımızda eksik ve anlamsız pek çok şeyle karşı karşıya kalırız ve bunların en başında gelenlerden biri de adalet kavramıdır. Şöyle ki: Var ettiği insanlar için değerler sistemi oluşturmayan bir Tanrı, hiçlikten daha beterdir ve ölmesi daha iyidir denmelidir.

Her ne suretle olursa olsun, herhangi bir sistemin temel ilkesi bir kez belirlenip tesis edildiği zaman, bu ilkenin söz konusu sistemle mutlaka uyumlu, sonuçları bakımından da kaçınılmaz olarak tutarlı olması zorunludur. Bu bir (bilimsel) sistemin gerek kendine özgü, içe dönük değerini, gerekse diğerlerine karşı taşıdığı izafi değeri belirlemenin ve yargılamanın tek bilimsel yoludur.

Habil/Kabil çatışması yani akıl/ego çatışması bize şunu gösteriyor ki insanlık var olduğundan beri zulüm/kan/gözyaşı dinmemiştir, dinmeyecektir. Ama bununla beraber insan bu dünyada sonlu olduğunun da farkındadır ve bu kaçınılmaz gerçektir. Evrene/insanlığa kıyasla çok az bir zaman diliminde yeryüzü sahnesinde boy gösteren insandan kendi iradesi ile iyilikten ve adaletten yana tavır alması beklenmiştir ama insan buna uymamıştır. Eğer insanda bu irade olmasa idi insanlarda diğer canlılar gibi sadece yetileri kadar hareket eder ve onlardan beklenen tavrın yani onlara verilenin dışına çıkmaları söz konusu olmayacağından ikincil bir hayat fikride otomatikman geçersiz olurdu.

Biraz tarih sayfalarında gezinelim.

Sanayi Devrimi ile birlikte, emek ve sermaye arasında oluşan çelişki ve sonrasında köylü-burjuva çelişkisinin gelişimi ile birlikte ortaya çıkan sınıfsal ayrımların en temelinde yer alan iki sınıfı iyi görmek gerekmektedir ;

  1. Sömürenler
  2. Sömürülenler

Piyasacılık (Kapitalizm), bildiğiniz gibi DEREBEYLİKlerden sonra ortaya çıkmış bir ekonomik sistemdir. Sanayi Devriminden önce tarıma dayanan ekonominin dinamiklerini oluşturan köylü, derebeyleri tarafından sömürülmekte iken, sanayi devrimi sonrası oluşan konjonktürel koşullar dahilinde, egemenleşen burjuvazi tarafından sömürülmeye başlanmıştı. Buna neden olan temel faktörler ise ; derebeylikler sürecinde, ekonominin temelini oluşturan tarımda, özel mülkiyet yollu (tımarcılık) toprak sahiplerinin, sanayi devrimi ile birlikte SERMAYE SAHİBİ sıfatıyla meydana çıkıp, FABRİKATÖRE evrilmesi ve feodalizmin modernize edilmesi neticesinde, KAPİTALin çok daha önem ve değer kazanmasıdır.

Fransız Devrimine zemin hazırlayan bu yaklaşım ve toplumsal sınıflar arasındaki uçurumun ciddi boyutlara ulaşması neticesinde oluşan ihtilal ve sonrasında ortaya çıkan modernizm gibi yaklaşımlar da farklı süreçlerin, kapitalist sistemin kalıp ve kılıf değiştirmesinin nedeni olmuştur.

Fransız İhtilali öncesinde toplum, çeşitli sınıflardan oluşmakta idi ;
Soylular, Ruhbanlar, Burjuvalar ve Köylüler. Bu sınıflar arasında vergi yükümlülüğü bulunan 2 sınıf mevcuttu. Köylüler ve Burjuvalar…

Soylular ve Ruhbanlar ise vergi ödemiyor; köylüler üzerinde yoğun bir tahakküm üretiyorlardı. Ve bu süreç bir takım aydınlardan oluşan bir ilerici jenerasyonun başlattığı ‘’özgürlük ve demokrasi’’ odaklı çıkış hararetlendiği dönem dahilinde, ihtilal tohumları ekilmiş; Egemenliğin Halka ait olduğu ‘’Cumhuriyet’’ yöntemine geçiş için çalışmalar başlatılmıştı.

Kapitalizmin baş gösterdiği-ki derebeylik/feodalizm sürecide esasen buna dahildir- süreçte, ruhban sınıfının SOYLULAR ve BURJUVALAR tarafından desteklenmesinin temel nedenleri ;

  • Sömürülmeye müsait bölgeleri işgal etmek için gerekli konjonktürel ortamın hazırlanması sürecedir. Özellikle Haçlı Seferleri incelendiğinde burası daha net ve anlaşılır olacaktır.

  • Köylüler üzerinde yapılacak pasivizasyon çalışması ile sermaye tröstlerinin karşısında muhalif kanat oluşmamasını sağlamak

  • Totaliter rejimi güçlendirmek

  • Manevi istismar yolu ile, karşıtları imha etmek

2.madde yani totaliter rejimi güçlendirmek amaçlı oluşum ise, tarihin en acı, en vahim, en haysiyetsiz katliamıdır ki, ortaçağ engizisyonlarının ardı sıra koşan ‘’Dindar Kesim’’ bu pasivizasyonun en büyük örneğidir. Ayrıca; günümüz coğrafyasında mevcut konjonktürel koşullar dahilinde yaşanan bunalımlara hiçbir şekilde muhalif olmayan halkın içinde bulunduğu durum da bu gerçeğe çok açık bir örnektir.

2.madde bağlamında, Ortaçağ Avrupa’sında ‘’Ahiretçilik’’ kavramının öne çıktığını görmekteyiz. Pavlus uydurmalarını dinleştiren ve PAPA gibi büyük bir RUHBAN merkezi üreten SOYLULAR ve KRALLAR, ‘’ARTI DEĞER’’ elde ettikleri yoksul halkın; tüm bu olanları kabul etmesi, hiçbir suretle mecbur olmamasına rağmen sömürülmesine tepkisiz kalmasını sağlamak adına, ‘’Ahiretten ARSA SATIŞI’’ dahi yapmışlardır.

Anti-sekülerleştirilen DİN üzerinden yozlaştırılan toplum değerleri ve halk, adeta tüm bu olanları kabullenmiş ve dünya’yı çile hane, ahireti zevk hane haline çevirmiştir.

Bunu, Osmanlı ve Arap toplumlarının genelinde de net biçimde görmekteyiz.

Sıkıntının odağında yer alan; Sermaye ile Emek arasındaki temel çelişki ve ‘’Artı Değer’’ sorunu, her türlü fikir ve inanışın yozlaştırılmasında en temel faktör olmuştur.

Sömürenler ile Sömürülenler arasındaki bu ciddi uçurum büyüdükçe oluşan tepkiler, ‘’Diyalektik Materyalizm’i’’ doğurmuş, adeta Kapitalizmin aracı haline getirilen DİN olgusuna karşıt alelacele üretilen diyalektik ile ‘’YOK SAYMA’’ ve ‘’YOK ETME’’ taktiği uygulanmıştır. Marksist perspektiften bakıldığında ; DİN en tehlikeli olgudur. Çünkü tarihsel süreçte, hiçbir zaman KAPİTALİZM’in buyruğundan çıkmamıştır.

Savaşlar, Darbeler, ihtilaller, Devrimler, Feodalizm….vs. Tamamında DİN Başrol oyunculuğunu hiçbir olguya teslim etmemiştir.

Haçlı Emperyalizminden, 1.Dünya Savaşına kadar, halkın SÜRÜ haline gelmesi adına, ‘’Dini Motifler’’ en çok rağbet gören unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle, tepkisel çıkışı ile göze çarpan ‘’Hegel’’, tinsel unsurların özünde yer alan ‘’ruh’’ kavramı için ; ‘’tüm ineklerin siyah göründüğü bir geceden ibarettir’’, şeklinde bir açılım yaparak, esasen ‘’bilimsel sosyalizmin’’ temelini teşkil eden bu açılımı ile ‘’Dinleri DOGMA’’ olarak tanımlamıştır. Dialektik Materyalizmin referans olarak gösterdiği ‘’STOACILAR’’ da Kozmik-Evrensel bir Tekliğin Tanrısallığına atıflarda bulunmuş, fakat hiçbir zaman TANRI kavramını kabul etmemişlerdir. (Deizm’in çıkışı için stoacıları anlamak gerekir).

Esasen, EVRİM fikrine karşı ortaya koyulan ‘’Genesis merkezli yaratılışçılık’’ fikri de, aynı şekilde SOYLU-KRAL ve RUHBAN işbirliği ile hazırlanmış, büyük bir çelişkidir. Bu çelişki ve güçlenen KİLİSE ile birlikte, halk içinde bulunduğu sefil duruma karşı hiçbir çıkış yolu bulamayacak kadar ciddi bir acziyete itilmiştir. Tıpkı günümüzde MODERATE(uysallaştırılmış) İSLAM yoluyla, Türkiye ve Ortadoğu üzerinde geliştirilen senaryo gibi…

Fabrikalar kurulmuş, zanaatkar değersizleşmiş, eski toprak ağaları fabrikatör olmuş ve zanaatkar kesim ise işçi olmanın ötesine geçememiştir. ‘’Artı Değer’’ dediğimiz, işçi sırtından kazanma felsefesine ve serbest piyasa ekonomisine dayanan SİSTEM dahilinde, PARA; insan öznesinin ötesine geçmiş, insanlık değerleri ve kozmik hakikatler bertaraf edilmiştir.

Öyle ki; bu sermaye tröstleri; her yerden çöreklenmek sureti ile saltanatlarını meşrulaştırmışlardır. Mesela; Fransız Devrimi ile birlikte gelişen ‘’milliyetçilik’’ akımını dahi kullanarak, egemenlik kurmak istedikleri coğrafyalarda kaosu egemen kılmışlardır.

Emperyalizm bu sistemin BİR ÜST AŞAMASIDIR…

Coğrafyamızda ise, bu çalışmalar Ortaçağ Avrupa’sı ile eş zamanlı olarak farklı üsluplarla yürütülmüştür. Ben gibi inanırların tek avantajı ise, yozlaştırılan ve Ruhbanlarca KAPİTALİZMİN SİLAHI haline getirilen DİNİ anlayışımızı vahyin özünün dışına çıkmadan algılayışıdır.

Bir toplumun ‘’Sadaka Kültürüne’’ entegrasyonu neticesinde, hiçbir suretle ‘’Gerçek anlamıyla kullanılmayan’’ sadaka’nın araç haline getirilmesi neticesinde, SÖMÜRENLERİN, EZİLENLERE verdiği sus payına şahit olmak ve en vahimi; sus payını alanların adeta bayram yaparcasına sevinişini görmek, toplumsal yozlaşmanın geldiği noktaya işaret edici ehemmiyette bir durumdur.

Bu nedenlerden ötürü insan birey olarak adil ve eşitlikçi bir yönteme yani dine ihtiyaç duyduğu gibi toplum olarak da ona muhtaçtır. Çünkü o, yaratılış itibariyle toplu yaşayacak şekilde programlanmıştır, hayatını devam ettirmek için başkalarına muhtaçtır. Hiçbir insan tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. Bir arada yaşama birtakım kuralları ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını gerektirir. Toplumun düzeni ancak bu şekilde sağlanabilir. İnsanlar dünya hayatında karşılıklı bazı hak ve ödevlerle birbirlerine bağlanmış durumdadır. Böyle olmadıkça toplumun devamı mümkün değildir. Bize göre tabiat Tanrının tekvini(doğal) kanunu olduğu gibi, din/yöntemde Tanrının teşrii (hukuki) kanunudur ve her ikisi de vazgeçilmezdir. Yerçekimi kanununun tabiat için ifade ettiği anlamın bir benzerini toplumun huzur ve mutluluğunu esas alarak adalet ve eşitlikten yana uygulanan kurallar ifade etmektedir. Biz bu kurallar bütününe ahlak diyeceğiz.

Geçmişten bugüne uzanan tüm hukuk sistemleri suç-ceza ilişkisi üzerine kuruludur. Ancak bu salt ceza sistemi insanın maddi ve manevi/ruhi kavramlardan oluştuğu gerçeğine uygun değildir. Bugüne kadar toplumların belirlediği hiçbir hukuki normda kurallara uyana şu şu ödüller verilecektir denmemiştir. Aksine kuralı ihlal edene şu şu cezalar uygulanacaktır esası hakimdir. Bu kısım elbet insanın madde kısmı ile ilgilidir. Peki, insanın manevi/ruhi/mana kısmının ödülü nerededir? İnsanın maddi kısmının cezası zaten hapis ile özgürlüğünün kısıtlanması ise veriliyorsa peki bu vicdan dediğimiz, direk insanın mana kısmına isabet eden ceza da neyin nesidir? Yaptığı hiçbir eylemin arkasına ilahi bir gücü oturtmayan bir insan bile kimsesiz bir çocuğun başını okşadığında bir haz alır. Peki, bu hazzın yeri neresidir? Bu haz insandaki manevi/ruhi kısmın ödülü değildir de nedir?

Gözlemleyebildiğimiz dünya soğuk-sıcak, aydınlık-karanlık, küçük-büyük, erkek-dişi gibi zıtlar dengesi üzerine kuruludur. Bu zıtlar dengesi üzerine gözlemlediğimiz gerçek/var dediğimiz dünyada kendini salt maddeye endeksleyen insanın iyilik-kötülük, doğru-yanlış, mutluluk-mutsuzluk gibi kavramları, insanın ruhi/manevi kısmına giydirmekte neden zorlanıyoruz? Bu ruhi/manevi kavramları insanın içsel dünyasında uygun yere koymak yerine, bunlar göreceli kavramlardır ve kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir demek insanın kendine ve kendiyle buluşturduğu ve barıştırdığı bu kavramlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Birazda ahiret fikrinin mantıksal delillerine bakalım.

Ahiret fikrinin esası adalet kavramına dayanır. Kısaca her yapılanın karşılığını bulacağı bir hayat sistemi diyebiliriz. Bu nedenle ahiret hayatının en önemli mantıklı delillerinden biri de bu adalet kavramıdır diyebiliriz.

Bilim bize bugün gösteriyor ki doğada asla bir yok olma söz konusu değil. Gözlemlenebilen tek gerçek değişim. Bu; objektif bir bakışla ve insanın gözlemlediği dünyada yukarıda anlattığımız gibi mana boyutunu da görmezden gelmeden dürüst bir yaklaşımla irdelendiği zaman insanın ikincil bir hayatı kaçınılmazdır. Şöyle ki; Bilimsel veriler insanın ölünce azot olarak toprağa karıştığını yani bir şekilde yok olmadığını ve farklı maddi bileşenlerle var olduğunu gösteriyor. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere akıl/ego çatışması yüzünden tam bir adalet ve eşitliğin insan eliyle sağlanamayacağı gerçeğinden hareketle ikincil bir hayat ve bunun bir uygulayıcısı mantıksal olarak zorunlu hale geliyor.

Bilim diyor ki; evrenin oluşmasında Tanrı’ya gerek yoktur, her şey eşyanın tabiatıyla alakalıdır ve bu döngüyü sağlayan madde ve kendi yapısıdır. Canlılığın tek amacı neslini devam ettirme ve hayatta kalma çabası olduğundan canlılar bu yönde eğilim gösterirler. İnsan dışındaki varlıklara baktığımız zaman onlarında kendilerince sosyal bir hayat tarzı benimsediğini görürüz. Çoğunluğun faydasına aykırı davranış sergileyen canlının ise gruptan soyutlandığını/dışlandığını biliyoruz. Ama durum insan denen canlıya gelince farklılaşıyor. İnsan da diğer canlılar gibi hayatta kalma ve neslini devam ettirmekle beraber gücü sayesinde eşitlik ve adaletten yana bir toplum oluşturmasının aksine gücü elinde bulunduranın her şey hakkıdır zihniyetini ön plana çıkarmıştır ve bunun adına da en bencil dürtüsünü saklarcasına ilericilik demiştir.

Ahiretin gaye ve hedefinin ahiret hayatı değilde bu dünya hayatı olduğu gerçeğini kavrayamadığımız sürece ahiret gereksiz ve anlamsız bir olgu olacaktır. Ahiret varlığının nedeni bu dünyadır. Dünyaya nizam vermek içindir ve insan kendine verilen yetileri bu nizam için kullanmalıdır. İnsanın sorumluluğu da bu esasa dayanır.

Daha iyi ve kaliteli yaşam adı altında sömürü ve adaletsizlik ilke edinildi, desteklendi ve palazlandı. Mülkiyet kavramı ile her canlının eşit miktarda ve eşit hakka sahip olduğu yeryüzü parsel parsel bölüşüldü. Bu sistemin insanlığı birbirine kırdıran sistem olduğunu savunanlar hep kavga etti ve bu kavga edenler ya kaybetti ya da kaybettirildi. Binlerce yıl önce söğüt gölgesinde serinleyen bedende huzur bulan yüreğimize bugün koca evren az gelmeye başladı. Söğüt gölgesi yeter dediğimiz aklımıza maldiv adaları, hawaide tatil yetmez oldu. Ve böylece ‘içimizdeki kendi’mizden koparılıp ‘dışımızdaki başkalarının beğenilerine göre hareket etmeye başladık.

Okullarımızda okuma-yazma öğretilirken ilk aşamada Lafonten’in “Cırcır Böceği ile Karınca”sı ezberletilir. Yaz boyu çalışmayıp saz çalan Ağustos Böceği, kış gelince mutlu yuvasında keyif çatan, çalışkan karıncanın kapısından kovulur. Dışarısı tipi-ayaz. Lakin karınca tembel diye cırcır böceğine el uzatmaz. Çünkü kendisi yaz boyu çalışmıştır. İşte aşağılık çocuk hikayesinin özü budur. Tam da bireyci, egoist zihniyete yaraşır cinsten.

Çalışkan karınca tembel böceğe yardım etmiyor. Peki yardım nedir? Yardım: “Çalışıp kazananın değil, çalışabilme ve kazanabilme imkanlarına sahip kişilerin varlıklarını yoksunlarla paylaşabilme erdemidir. Ben çalıştım, sende çalış kazan felsefesi biriktiren cimrilerin cimriliklerini örtmek için kurdukları mantık kurmacasıdır. Kahrolası karınca, hatalarıyla kapısına gelen cırcır böceğine ahlak dersi veriyor. Ahlak dersle olmuyor, ahlak ceptedir ve avuçla dağıtılır. Fakirin ahlakı olmuyor ve zaten olunca da inanmıyorlar.

Ayrıca larvaları toprağın altında yıllarca kalan Ağustos Böcekleri, sadece Ağustos ayında hayatta olabiliyorlar. Bir aylık ömürlerinde niçin çalışsınlar? Çoğalıp evlenmeleri gerekiyor. Zira çiftleşebilmeleri en güzel sesi çıkarabilmelerine endeksliyken! Şu halde cırcır böceğinin kışın ortasında pinti karıncanın kapısına gitmesi imkansız! Çocuk masalı yazdınız diye çocuk mu kandırıyorsunuz.

Bir lokma, bir hırka ile doyurduğumuz bedeni önce patlayana kadar şişirdik, sonra bu şişkinlikten rahatsız olduk diye kelepçe taktırdık. Hırkaların yerini en az biz kadar yaşam hakkına sahip canlıların elbiseleri aldı.

Halbuki Tanrının lütufları, nimetleri, arz ve talepleri, mükafatları ve cezaları da ortadadır. Akıl dediğimiz yeti bunu görmek ve kavramak için yeterlidir. Halen kendisine yönelmek istemeyen bizlere “Dinde Zorlama Yoktur” derken bağlarını bizden kopartıp hidayetini bizden esirgediğini anlatıyor. Din vardır, zorlama yoktur. Varı yokla yok edemeyiz ama yokun ilacı varlıktır.

Günümüz hukuku haksız yere insan öldüren katile hapis cezası veriyor ve bunun arkasındaki esas amacında katilin topluma kazandırılma süreci olduğunu savunuyor. Öncelikle bana yapılan zulüm için benim adıma bir başkasının ceza sunması her şeyden önce hak ve adalet sistemine tamamen aykırıdır. Tanrının ise bu konuda tavrı şudur: Cana can diyerek insana kısas hakkı vermekle beraber, bağışlama sizin için daha hayırlıdır öğüdü ile, zulme aynısı ile karşılık verme hakkını verirken ana gayenin zulme karşılık verme değil de, zalim bağışlanarak zalime bir kez daha fırsat verilmek suretiyle hem topluma kazandırma anlamında öncü bir adım atmış, hem de katilin karşılaştığı iyilik tavrı ile hayatını devam ettirmekle beraber tercihini iyi ve doğrudan yana devam ettirebileceğinin de önü açılmıştır.

Tarihe ve bugüne baktığımızda tam bir adalet ve eşitliğin tesisi insanın egosu yüzünden mümkün olmamıştır. Toplumların hukuk kuralları bazen öyle esnek yerleştirilmiştir ki zalim ile mazlum adeta yer değiştirmiştir. Peki, böyle bir dünya düzeninde zalim kendi eliyle var ettiği hukuk sisteminde daima haklı ve güçlü görünecek, mazlum ise zulme uğramaya devam ederken zalim ilan edilecektir. Mazluma yapılan bu haksızlığa da insanın kendi eliyle var ettiği hukuk sistemi çözüm bulamayacak olduğundan son bir mahkeme ve son bir yargılayıcı olarak Tanrı gerekli değil midir?

Bilinçli bir şekilde iyilik ve adaletten yana tavır alanlar ahirette misli misli ödüllendirilir, kötülük yapanlar ise sadece yaptıkları kötülük kadar ceza alırlar diyen Tanrı mı adil ve cömert, yoksa biz mi?

Bu sebeple kaçınılmaz olan ikincil hayat ve Tanrı zorunlu olarak karşımıza çıkmaktadır. İnanca göre kıyamet ile son bulacak canlı yaşamdan sonra ikincil bir hayat başlayacaktır ve yaratıcı için zorunlu olarak olmak zorunda olan 2. var etme Tanrı için zor olmayacaktır, zira 2. yaratmanın ilk yaratmadan hiçbir farkı yoktur hatta daha da kolaydır diyebiliriz. İşte bu ikincil hayata dini terminoloji ahiret der.

Şimdi de olayı biraz inananlar ve inanmayanlar açısından irdeleyelim:

İnanan için durum şudur:
İman – vahiy = Önbilgi
Bu önbilgiyi kabul için insanı, eşyayı tanıma, objektif bakış ve dürüst yaklaşım yeterlidir.

İnanmayan için ise durum şudur:

İnkar için önşart yoktur. Önyargı yeterlidir. Her şeyin sebepsiz ve nedensiz bir ortamda canlılığın hayat bulduğu düşüncesinden hareketle kişi hiçbir yaptığına neden/sebep gösterme gibi bir eğilime girmek zorunda değildir. Nasıl eşyanın tabiatı öyle ve öyle hareket ediyor diyorsa, insanın tabiatı da bu gibi bir önyargıya hayatını bağlayarak kendinden başkasına iyilik ve yaşam hakkı tanımama üzere tercih gösterebilir. Ahiret inancı olmayan ya da zayıf olan insan SABIR yeteneğinden mahrum olabileceğinden BEKLEMEK onun için ızdıraba dönüşebilir. Ve hedefine giden yolda kendinden başka bir canlıya yaşam hakkı tanımadan ilerler. Bu bilinçli inkardır.

Bilinçsiz inkâr için ise şu söylenebilir:

Nasıl ki çok kuvvetli bir ışık karşısında bu ışığa sürekli bir müddet bakma sonucu gözlerimiz kamaşır ve bir müddet göremez/algılayamaz oluruz, bilinçsiz inkarı ise buna benzetebiliriz.

İkincil hayatta muhatap alınacak kişiler işe şunlardır:

Bilinçli bir şekilde eylemde bulunan insanlar muhatap alınacaklardır. Bana göre ahiret bazı kişilerce bu dünyanın birebir yansıması, bazı kişilerce de çapraz yansımasıdır.

Bilinçli bir şekilde iyilik ve adaletten yana tavır alanlar iyilik ile karşılık bulacaklar, bilinçli bir şekilde kötülük ve haksızlıktan yana tavır alanlar ise kötülük olarak karşılık bulacaklardır.

Peki, bugünkü yetersiz/haksız/çapraşık hukuk sistemine göre haksızlığa ve zulme uğrayan ve zulüm içinde hayatını sonlandıran kişinin durumu ne olacaktır? İnsanın akıl ile kavrama yetisi hiç kimseye sinerek/susarak/mücadele etmeden beleş bir ikincil dünyayı sunmaz. Bu kavrama yetisi kişiye çabalamadan, haksızlığa başkaldırmadan bedava bir cennet vaat etmez. Tüm çabalarına rağmen zulme uğrayanın hakkı iyilik olarak kendisine geri dönecektir. Ve canlılığın amacının nesli devam ve hayatta kalma çabası savıyla her türlü zulmü yapanın ve bu dünyada her türlü refaha ve mutluluğa sahip olanın ikincil hayatta karşılığı da zulüm ve ızdırap olarak kendisine geri dönecektir.

Peki sakat doğanlar, zeka geriliği olanların durumu ne olacak.

Zeka geriliği demek yeter seviyede kavrama kabiliyeti yoksunluğu olduğundan bu kişiler yaptıkları eylemlerden sorumlu tutulmayacaklar/tutulamazlar.

Peki ya sakat doğanlar. Bize göre bütün uzuvları tam dünyaya gelen ile eksik gelen arasında pek bir fark yok. Ayrıca bu gibi durumlar Tanrı’nın sisteminde sebep-sonuç ilişkisi olarak da değerlendirilebilir. İnsan kendi egosu yüzünden kendine benzeyeni, kendi gibi düşüneni kabul eder ve benimser, diğerini ise dışlar. Bu tür ayrımcılık bireyler/toplumlar arasında haksızlık ve adaletsizliğe yol açar. İnsan şöyle düşünmelidir: ‘Benim neye hakkım varsa onunda vardır. Bize göre eksiklik/kusur olarak algılanan verilerle bile bizden tam bir adalet ve eşitlik ilkesi ile tavır bekleniyor’ demelidir. Yani insana pinti karınca olmaması, pinti kimliğinden sıyrılıp imkan bulabildiği için edindiği edinimleri çeşitlik imkansızlıklar yüzünden sahip olamamış yoksunlarla paylaşması önerilmiştir.

Hayatı yanlış ya da eksik algılayanlar ölümü hatırlamayı arzu etmezler. Çünkü bu hatırlama, onlara yaşadıkları bu hayatın akla ve vicdana uygun düşmediğini gösterir. Ölüm düşüncesinin dehşet ve korku doğurması, insanın maddi varlığının ortadan kalkması ile son bulacağı endişesinden kaynaklıdır. Hayatı bir bütün olarak kavrayanlar için ‘hayatını kaybetme/yok olma korkusu’ söz konusu değildir. Çünkü bir kere var olduk ve varlıktan yokluk çıkmayacağına göre bizler için artık bir yok olma söz konusu değildir diye düşünürler. Bu nedenle akıl/ego çatışmasında aklı zafere götürecek eylemlerde bulunurlar.

Özetle şunu görüyoruz ki: Hiçbir dini öğretinin ulaşmamış olduğu ilkel diye nitelendirdiğimiz bir kabilede bile biri diğerine haksız yere bir taş attığında illaki bunun kötü bir eylem olduğunun farkındadır. Bu farkındalığı ona akıl ile verilen derin kavrayış yetisi sunar. Akıl-vicdan işleyişi insan tarafından amacına uygun kullanılmadığından tam ve eksiksiz bir adalet ve eşitliğin tesisi için ikincil bir hayat ve bu ikincil hayatta bunu uygulayıcı adil/tarafsız/objektif bir Tanrı şarttır.

Güzellik şu ki; ellerindekini dağıtarak dünyadaki topraklarını azaltan yürekten inanırların öbür dünyadaki arazileri katlanarak çoğalır. İçimizdeki Freud’lar bu dediklerimi şizofrenik bulacaklardır. Diyelim ki öyledir ve bu inanç yumağı deliliktir. Şimdi soruyorum: Böyle bir deliliğin hangi insana zararı dokunur? Herkes böyle düşündüğünde yeryüzü cennet olmaz mı? Yada ölümlü insan için başka cennete gerek var mıdır?

Bir varlığı gerçekten seviyor olmanın en temel ölçüsü, sevdiğinizin isteklerinin size ağır gelmemesidir. Yürekten inanırlar Tanrıya sevgi bağı ile bağlıdır, korku ile değil. Onların Tanrıyla ilişkili tek korkuları ölmekten değil ADAM olamadan ölmekten korkmalarıdır. .

Selamlar…

Erstaunliche Fotos von Insekten mit Wassertropfen

Der Hobbyphotograph Miroslaw Swietek arbeitet mit den seltsamsten Mitteln um diese phantastischen Photos zu schiessen. Dabei greift er auch mal auf Fackeln und Taschenlampen zurück, um den gewünschten Effekt zu erzielen. Zwar sind Insekten aller Art sein Motiv, doch ist es nicht ihr Lebensraum, der die Fotos so einzigartig macht, vielmehr sucht Miroslaw Swietek Insekten, die mit Wassertropfen behaftet sind. Die beste Zeit auf solche “Monster” zu treffen ist morgens in aller Frühe.
Die Bilder, die dabei entstehen sind schon als surrealistisch zu bezeichnen.

(Amatör fotografcı Miroslaw Swietek bu fantastik görüntüleri alabilmek için ilginç yollar ve araçlar kullanıyor. Bazen meşaleler bazense el feneri kullanarak istenilen efekti ve etkiyi elde etmeye çalışıyor. Gerçi böceklerin her hali onun için bir tema, ancak burdaki fotografları benzersiz yapan şey böceklerin sadece dogal yaşam ortamlarında görüntülenmiş olmaları degil, Miroslaw Swietek daha çok su damlalarıyla (çiy damlası) kaplı böcekleri aramış ve onları görüntülemiş. Böyle canavarlarla karşılaşabilmek için en iyi vakit ise sabahın çok erken saatleri tabi. Miroslaw Swietek’in bu şekilde aldığı fotograflar sürrealistik bir etki yaratıyor.)

Danke Gamaro, für deine hilfreiche Übersetzung;-)

Medya bilgi zenginliği mi sunar bilgi kirliliği mi?

Medya bilgi zenginliği mi sunar bilgi kirliliği mi?

Medya başlığı altında tartışılacak pek çok konu var. Medyanın etik sorumluluğu, sermaye-iktidar ilişkileri, ideolojik aygıt olması, sunni gündem oluşturması, şiddeti kanıksatması vb. bir sürü başlık altında ele alabiliriz bu konuyu. Ben şimdilik yukarıdaki başlıkla konuya bir giriş yapalım istedim.

Medya, olayları yorumlama tarzlarıyla toplumu yönlendirerek kamuoyuna paket gündemler sunar. Gündelik yaşamımıza atılan ve bazen bomba etkisi yaratan bu paketlerde her şeyi bulmak mümkündür; bilim, ekonomi, sanat, kültür, politika, sağlık, spor, cinsellik, magazin ve daha pek çok başlık hakkında varolan gelişmelerden haberdar eder bizi medya, ama nasıl?

Daha önce ulaşılması zor ve zahmetli olan bilgi, bugün büyük bir miktarda ve hızla zihnimize akmaktadır. Çok kanallı bilginin ilk etapta büyük bir zenginlik olduğu düşünülse de çoğu zaman kişi bilgi kirliliği içinde yolunu şaşırabilir. TV’de düşen uçakla ilgili bir haber gördüğünüzde, kanal kanal gezerseniz, yaralanan ve ölenlerin sayısı, isimleri, uçağın muhtemel düşüş sebebi vb. ile ilgili birbirini tutmayan bir sürü bilgiyle karşılaşırsınız. Henüz doğrulanmayan bilgi çığ gibi evinize akar. Kışın yaşadığımız ve yüzyılın sağlık skandalına dönüşen domuz gribi salgınını hatırlayın. Çoluk çocuk da dahil olmak üzere aşı olmak ve olmamak arasında yaşadığımız o çelişki de neydi öyle?

Peki biz gündelik yaşamımız içinde her dakika maruz kaldığımız bu bilgi bombardımanı arasında doğru bilgiye nasıl ulaşacağız? Hepimizin bildiği gibi medya, olayları ve bilgileri süzgeçten geçirir, şekillendirir, yorumlar ve daha sonra halkın tüketimine sunar. Doğruya en yakın habere ulaşmak için aynı olayı farklı medya organlarından okumak, izlemek ve farklı kaynaklarda tekrar eden bilgileri yakalamak gerekir. Ayrıca içerik ve söylem analizi yapmak da önemlidir. Haberi hangi yayın organı nasıl manşete taşımıştır? Ne kadar yer vermiştir. Olay anlatılırken neye dikkat çekilmeye çalışılmıştır? Haberi yazan, olaya dahil olan kişilere eşit mesafede durmakta mıdır? Özellikle ön plana çıkarılan ya da arka planda tutulmaya çalışan kişiler ve/veya ötekileştirilen kişiler var mıdır? Haberde yararlanılan kaynak kişinin ağzından farklı yayın organlarında hangi bilgiler verilmektedir, vb. yöntemleri kullanarak doğruya en yakın bilgiye ulaşabiliriz.

Eski ve Yeni Dünya üzerine düşün pratikleri

Eski ve yeni Dünya enerjisinden, insanlardan, çalışan sistemlerden bahsedeceğim gerçi bu zor bir iş; çünkü Dualitik ve üçlü (geçmiş-gelecek-şimdi) zaman olgusuna sahip bir lisan kullanacağım. Bu durum yazılı ifadeyi nerdeyse imkânsız kılıyor. Konuşurken de aynı lisana mahkûmuz ancak bazı avantajlarımız var; kelimeyi sarf ederken içine üflediğimiz parıltı -bunu duyabilenler için- söz konusu engeli aşmamızı sağlıyor. Yine de deneyeceğim.

Eski Dünya’da(ED) çalışan kanunlar, kabuller ve gerçekleri yadsımak adına bir çabam yok, nasıl ki Kuantum Kuramı Newton kanunlarının yanlış olduğunu göstermiyorsa, Yeni Dünya (YD) için söyleyeceklerimiz de eskisini dışlamıyor, onları içeriyor. Şimdi moda haline gelen “kapsama alanı” sözcüklerini altı yıl önce “Oyun Kuramını” yazarken sık sık kullanmıştım. İçerme/kapsama kelimelerine çok iş düşüyor, bu kelimeleri özümsemeden YD hakkında değil konuşabilmek, düşünebilmek bile mümkün değil.

Özellikle yazının icadından bu yana insan üzerinde fevkalade büyük öneme sahip olan “zihin” olgusu YD’da önemini yitiriyor; çünkü hazırlıklar tamamlandı, şimdi uygulama zamanındayız. Bu aynen sınava hazırlanmak gibiydi, yeterli süremiz vardı, gece gündüz çalıştık, öğrendik. Bazılarımız ezber yaptı, diğerleri anlamaya çalıştı. Netice itibariyle öğrencilere tavsiye edilen, sınavdan önceki gece ve sabahında artık çalışmayı bırakmak, sakinleşmek ve kendine güvenmektir. Bu sebepledir ki, dünyanın her yanında, her çeşit isim altında; ibadet, meditasyon, gevşeme, yoga, nefes gibi zihni (iç konuşmayı) devre dışı bırakacak uygulamalar hızla günlük hayatımıza girdiler.

Aslında Dünya son bikaç bin yıldır “odaklanma” diyebileceğimiz bir kavram üzerine çalışıyor ki bu işlemi eril bir aktivite olarak niteleyebiliriz. Odaklanma, bireyleşme sürecinin gerçekleştirilmesi için elzemdi.  Odaklanmanın tersi nedir diye sordum şimdi? Daha iyi bir karşılık alana kadar şimdilik buna “salıverme” diyeceğim. Odaklanılan objenin hiç önemi yoktu aslında, sanki varmış gibi kavgalar, savaşlar, zulümler yapıldı fakat aslında bu nesnelerin önemi sadece odaklanma işlevini öğrenmek için araç görevini üstlenmeleriydi bana göre. Sadece bir insanın hayatını bile ele alsak onun evrelerini incelesek, odaklanma ve salıverme işlevlerini bariz biçimde görebiliriz. Bu işlevler ne kadar da nefes alma ve vermeye benziyorlar! Bir şey dikkatimizi çektiğinde farkında olmadan nefesimizi tutarız, adeta bilinmeyen bir yerden komut gelmişçesine yaparız bunu. Kişi ister dışına, ister içine odaklansın fark etmez. Bizi odaklanmaya teşvik eden en büyük iki güç; aşk ve korkudur doğal olarak. İşte YD’ya geçerken becerilerimizi rahatça başkaları ve yeryüzü ile birleştirebilmek için “salıverme” durumunda konumlanmak işlemleri kolaylaştıracaktır. Hani iğne yapılırken ne denli salınıksanız o denli ağrısız atlatırsınız ya, aynen buna benzetiyorum.

Bir başka anlamlı ve sık kullanacağız kelime ise “evre” dir. Evreler iyi anlaşıldığında gerçekliğe, doğru ve yanlışa, iyilik ve kötülüğe takılmaz olursunuz. Bireysel, toplumsal, gezegensel ve yıldızsal olarak birbirimizden farkımız yok, her şey evrelere tabidir. “Ne oldum deme, ne olacağım de!” atasözü aslında evrelerin hayatımızdaki işlevini gayet güzel ortaya koyar fakat biz bu sözü daha çok (başkalarını da yaptığımız gibi) evreler açısından değil, ceza ve ödül açısından anlamaya yönlendirildik. Evre, bir ceza ya da ödül olarak değil fiziksel bir gereklilik, yaratımın spiral doğası gereği mevcuttur. Evreleri notalarla eşleştiren birçok öğreti mevcut, fakat şimdi buna girmeyeceğiz çünkü ne öğrendiysek öğrendik artık onları fazlaca didiklemek bize yarar sağlamaz.

YD ve  ED arasında en fazla karışıklığı akıl&zihin ve duygu&sezgi kelimeleri arasında yaşıyoruz. Öğretmenlerimiz tavsiyelerde bulunuyorlar ve biz onları uygulamaya çalıştığımızda hangisinin hangisi olduğunu belirlemekte yetersiz kalıyoruz.

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiçbir şey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin birçoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış değil ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşmeye” varan nerdeyse hiç olmuyor.

Bütünleşmeye değil ama “Çocuğa” varıyor genelde bu aşklar!(Odaklanmalar) Yani bütünleşme, birleşme bir sonraki nesle erteleniyordu Eski Dünya’da(ED).

“Dinleme” konusunu akıl&zihin ve duygu&his açıklamalarından sonraya bırakıp, bütünleşememenin güncel bir örneğini vermek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta mail kutuma rekor düzeyde aktivite haberi ve daveti geldi. Hepsi de bugün yani Cumartesi ve Pazar yapılıyor. Çoğu sokak eylemleri hatta içinde piknik planı bile var. Üstelik bu aktiviteleri düzenleyenler yazının başında bahsettiğim doğaseverlik, natürel hayat adına çalışma yapan guruplar. Ben bu davetleri okurken hem çok şaşırdım hem de haklı çıkmaktan üzüldüm hafta boyunca, çünkü bir haftadır her yerde hava tahminleri vardı cumartesi, kar, tipi, çok şiddetli fırtına diye. Allahın günü mü kalmadı? Bu nasıl dinleme, bu nasıl yeryüzü ile sevişme?!
İnsanoğlu/kızı,  işleri zorlaştırmayı hep sevdi ED’da. Ama şimdi artık bu yöntemler değişiyor. Eğer Doğa ana bugün esip gürlemek istiyorsa, biz de başımızı sokacak bir evimiz var diye sevinip, evimize gömülelim, bir durum raporu çıkarma fırsatı veriyor aslında o bize: “ne okuduk, ne yazdık, ne konuştuk, ne dinledik, neye üzüldük, neye kızdık”, bunları şöylece aklımızdan geçirelim, içimize dönelim diye yapıyor bunu.

Bunları gördükçe, “Sağır” olmamak için gece gündüz dua ediyorum, çıtırtıları, tıkırtıları duyabilmek için kendimi terbiye etmeyi en önemli görevim sayıyorum. Bizi bağrına basmış olan o sevgili anamıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

Gelelim akıl ve zihne, bunları günlük hayatta birbirlerinin yerine ikamet edercesine kullandığımızı görüyorum, hatta bir de zekâ ve mantık kelimeleri var, hepsi de oldukça belirsiz şeyler. Akıl, bana göre bir denge mekanizmasına benziyor. İnsana dair tüm veçhelerin uygun değer sağlayacak şekilde ilişki içinde olmalarını sağlıyor. Bu sebeple de varlığı en az duygular ve beden kadar kıymetli. Genelde konuşma lisanımız içinde “mantık” kelimesiyle birlikte ya da birbirlerini ikame eder şekilde kullanılmasını çok da yerinde bulmaz gibiyim. Mantık, ölçü birimleri cetveli gibi görünüyor bana. İçinde farkında bile olmadığımız sayısız ölçü değerleri var ve bence –kullanış şeklimize bakılacak olursa- akıldan çok daha ilişkili olduğu kelime zihin olmalıydı.

İnsan psişesinin tamamını iki atlı bir araba gibi görecek olursak; akıl, psişenin sürücü makamını işgal ediyor diyebiliriz. Psişeyi salimen bir yerden başka bir yere götürme ehliyeti ve sorumluluğu, aklı gerçekten de önemli bir unsur haline getiriyor. Peki akıl bu sorumluluğu yerine getirirken bazı ölçüler kullanacak mıdır, yani mantığa ihtiyacı var mıdır? Bu soruya cevap vermeden önce başka bir soru geliyor aklımıza: Bu ölçü cetvelini kim oluşturdu? Öyle ya, her insan başlı başına bir dünya ise onun psişesini yönetmek için aklın ölçüye ihtiyacı olacaksa bile, bu listenin kimin tarafından oluşturulmuş olduğunu da sorgulamak gerekmez mi?

Bu sebeple “mantık” kelimesine itibar edebilmek için, bu ölçüler cetvelinin kimin tarafından ve hangi amaçla hazırlandığını bilmem gerekiyor, aksi takdirde onu insan bütünlüğünün içinde önemli bir mevkie koyamayacağımı hissediyorum. Zihin ise yine benim gözümden bir çeşit “sanal bellek”, aslında henüz bize ait olmayan bilgiler, kavgalar ve sevişmelerin, ezcümle hayat provasının yapıldığı alan. “Düşünce” dediğimiz eylemin evi. Bu hali ile internete de benzetilebilir. Eğer biz insanlar zihnimizdeki şeylerin kendimize ait olmadığını bilseydik bence hiç sorun kalmazdı. Fakat tam tersine sanki zihnimizdekilerle kendimizi aynı tutuyormuşuz gibi davranıyoruz (galiba cidden buna inanıyoruz!),  böylece özün sözü desteklemediği milyarlarca insandan oluşan bu kalabalığa dâhil oluyoruz.

Zihnin yabancı bir aksam olduğunu söyleyen öğretiler bile var, öyledir ya da değildir, ben sonuca bakıyorum ve zihnin “manipülasyon” amacıyla kullanıldığını görebiliyorum. Daha önceki yazılarımdan hatırlayanlar olacaktır, bildiğimiz Eski Dünyadaki her türlü eğitimin de manipülasyon olduğunu iddia etmiştim. Böylece orada eğitim dıştan takma zihin aracılığı ile yapılıyordu. Bunun ne gibi faydaları zararları vardır biraz düşünelim:

Bir kere yaşamı sanal platforma taşıyarak kişinin bedenini olası tehlikelerden koruduğunu söyleyebiliriz. Ama nedir bu tehlikeler? Kişilerin ani duygulanımları sebebiyle kendilerine ya da başkalarına zarar vermesini önlemek mi? Özellikle artan nüfusu ve büyük yerleşim merkezlerinde birlikte yaşama zorunluluğunu dikkate alırsak, bir dereceye kadar gerçekten bu işlevi gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Fakat bu koruma işlemi sadece kişinin fizik bedeni için geçerli oluyor. Öyleyse “zihin”, insanların fiziksel varlıklarını çok önemseyen bir merciin ürünü olmalı. Oysa zaten dünyada oldukça kalabalığız.

Eski Dünya’da Dualitik varoluşumuzun farkında olmaksızın yaşadık. Bunu belki filozoflar ve birkaç ileri bilinç sahibi insan biliyordu (özüne almıştı) fakat diğerlerimiz bu fiziki gerçeklikten habersiz yaşadık o bin yılları. Bu ne demek oluyor şimdi? Az önce zihnin varlığını fiziki bedenin korunması anlamına geldiğini varsaydığımızda, bu korumanın aynı zamanda bilginin sanal değil gerçek belleğe geçişini de engellediğini es geçmiş olduğumuz anlamına geliyor. Gerçek bellek, bedenimizin içinde, genlerimizin, her bir hücremizin içinde, bunu biliyoruz aslında. Bedeni korumak, bedeni sınırlamak ve sonsuza kadar özgürleşme potansiyelinden men etmektir. O halde biraz şüpheci davranmama izin verin lütfen, zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!

Biliyorum konu biraz dağılacak gibi görünüyor ama bu tehlikeden haberli olarak başladık yazıya ve azıcık tali yoldan devam edip ilk sapaktan kendi yolumuza çıkabiliriz diye umuyorum.

Çarşı her şeye karşı demezseniz, “düşünüyorum öyleyse varım” önerisine ilk duyduğumdan beri karşıyım. Aslında çocukken ve büyürken de buna benzer uyarılarla karşılaştık; “düşünmeden hareket etme!” gibi. Bu ve benzeri harekete geçmeyi zorlaştırıcı tedbirler, zaman içinde doğal refleksimiz halini aldı ve biz sadece düşünen ve konuşanlar olduk. Hareket yok, dinleme yok! Bildiğiniz gibi biz insanların üç besin maddesi var; su/yemek ve izlenimler. Daha sonra bahsedeceğim insanın merkezleri konusu da besinlerimizle son derece alakalı. Üst merkezlerle temasa geçebilmek inceltilmiş(kaba karşıtı olarak) besin tüketimi ile sağlanabiliyor. Özellikle biz şehir insanının su ve yiyecek konusunda seçim şansı çok düşük olsa da “izlenim” kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnceltilmiş izlenimlerle beslenmeyi başarabiliriz bence.

İnsanın su ve yiyecek hatta hava olmadan yaşamaya devam edebileceği süreler var, ancak izlenim olmadan bir saniye dahi yaşayamadığımızı biliyor muydunuz? Örneğin uykuya geçtiğimizde bile izlenim araçlarının bir veya birkaçı halen işliyor durumda, buna rağmen bilincimizi kaybediyoruz, bu sebeple eskiler uykuya küçük ölüm demişlerdi. Düşüncenin mekânı zihin, yani sanal belleğimiz korkunç bir bombardıman altında. Daha önce böylesi bir taarruz sanırım hiç olmamıştı. Bizim olmayan bilgiler, duyguların altında teslim bayrağını çekmemize az kaldı! Bu taarruzu durdurmak da büyük ölçüde elimizde ve yollarını herkes bilir aslında.

Duygu&His ve hatta sezgi&içgüdü kelimelerimiz daha da karmaşık. Hepsini birbirinin yerine kullanır gibiyiz. Zaten TDK bile duygu ile his’i aynı kabul etmiş ve şöyle tanımlamış: “Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim ya da Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi duygu doğrudan bedenimizden gelen bir tepki değil, zihin aracılığı ile oluşturulan yalancı bir his. Bu yalancı hislere bel bağlayıp ne çok yanıp yakıldığımız durum olduğunu yıllardır gözlemliyorum. Belki de eski öğretilerde “duygu”nun küçük görülmesinin esas sebebi bu olmuştur. Duygu yerine düşünce ve mantık ön plana alınmaya çalışılmış, bir bakıma haklılar çünkü duygu zaten düşüncelerle oluşturulmuş yalancı his olduğuna göre bari doğrudan çıkış noktasına bakılması evladır.

Bu gerekçelerle ben “hissetmek” kelimesini “içgüdü” tanımına yakın biçimde kullanmayı tercih ediyorum. Bakınız içgüdü için TDK ne demiş: “ Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabii.”

Sezgi ise bu üçünden tamamen farklı bir konuma sahip, TDK’nın tanımı şöyle: “Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi sezgi, insanın kendine ben dediği akıl ya da düşünce veya beden’den farklı bir yer ile temastan elde ediliyor, en belirgin özelliği ise; “doğruluğundan şüphe edilmiyor oluşu”

Sadece kelimeler mi karışıyor? Keşke öyle olsaydı, fakat aslında kelimeleri karıştıran enerji merkezlerimizdeki karışıklıklar, onlardan da bahsedeceğim.

“Etkili dinleme” yapamıyoruz, sanırım buna çoğu insan katılacaktır. Bunun bir görünen bir de görünmeyen sebebi var (şimdilik aklımla gelen). Görünen sebebi, zihnimizin korkunç bir karmaşa içinde gürültü çıkarması. Görünmeyeni ve aslında en vahimi, “etkili dinleme” için merkezlerimizin uygun durumda çalışmıyor olması.

Nedir o halde merkezler? Bunları doğu bilgisinde çakralar olarak tanımlıyor olsalar da ben bize daha yakın kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Her merkez kendi ürettiği enerjiyi kullanarak işlevini gerçekleştiriyor.  Öncelikle alt merkezlerden başlayalım.
Bedenimizin alt bölgesinde üç tane temel merkez bulunuyor: Hareket, İçgüdü ve Seks merkezleri. Bunlar her insanın doğarken aktif olarak sahip olduğu gerçekten temel merkezler. İçgüdü pasif,  hareket merkezi ise aktif bir kuvvettir. Bunlar birbirleri ile sürekli boğuşma halinde bulunur. İkisinin de düzenli ve gerektiği gibi çalışması seks merkezinin nötralize edici etkisine bağlıdır diyebiliriz. Dünyamızda hali hazırda çoğu insanın sadece bu temel merkezler ile yaşadığını görmek zor değil.

Daha yukarıdaki iki merkez ise Duygu ve Düşünme merkezleri. Bu merkezler gerçekte faal durumda olsalardı yaşadığımız birçok karmaşaya gerek olmayacaktı. Ancak çoğu kez bu merkezler kendi enerjileri ile değil seks merkezinin enerjisinden çalarak işlev görmeye çalışırlar; çünkü seks merkezi en yüksek enerji üreten yerdir. Seks merkezinin enerjisi ile çalışan duygu ve düşünce merkezleri tüm olayları onun açısından değerlendirmek durumunda kalır. Üstelik seks merkezinin tüm enerjisini çaldıkları için onu gerçek işlevini sürdürebilecek güçten de yoksun bırakırlar. İşte böylece bedenimiz içinde her şey Arap saçına döner!

Daha üst merkezlerden söz etmiyorum bile J

Burada yeniden sanal ve gerçek bellek terimlerine dönmek istiyorum. Hatırlanacağı gibi zihni sanal bellek olarak betimlemiştim, o halde gerçek bellek nedir sorusuna cevap arayalım. Gerçek belleğin genlerimizin içinde olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz ama bu konuda bence en şık açıklamayı Stiegler yapmış, onun da araştırmacı Gourhan’dan esinlendiği söyleniyor.

“Stiegler’e göre üç tür bellek var: Genetik bellek, merkezi sinir sistemi belleği (epigenetik) ve tekno-lojik bellek (dil ve tekniğin kendini genetik olmayan nesnede dışsallaştırması).” Sanırım O, benim sanal bellek olarak tabir ettiğim şeye tekno-lojik bellek diyor ve sanal olana geçişimizi de şöyle izah ediyor: “Ölümlülüğümüzün farkına varmamız bizi arşivler oluşturmaya, anımsama ve depolama teknolojileri yaratmaya zorladı. Kendimizin ve deneyimlerimizin izlerini, diğer insanların ve çocuklarımızın belleklerine bıraktık ama bir yandan da yazı, obje ve eser olarak, duvarların üzerine, halılara, bilgisayar ekranlarına, dil ve kültür halinde yansıttık. Öldüğümüzde izimiz kalsın diye.”

Böylece insan, kendini anlamak ve bilmek için belleğini dışa aktardı ki bu insanın dışsallaşma dönemi oldu, buna teknolojik dönem de diyebiliriz. Stiegler’in bu yorumunda “dış” fiziki gerçeklikleri gösteriyor gibi olsa da bunun gölgesi de zihinlerimizde sanal olarak mevcut.

Bu işlemin Tanrıya öykünme olduğunu sanırım herkes görebiliyordur. Hani Tanrı da kendini bilmek istemişti ya! Evreni yaratarak kendini dışsallaştırmıştı. Onun yarattığı insan evladının da aynı yolu izlemiş olması bence şaşırtıcı değil.

Burada onbinlerce yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. İnsan kendini dışsallaştırırken bence sorun yoktu çünkü bu bireyleşmenin (ve bir anlamda tanrılaşmanın) bir yoluydu. Fakat özellikle yazının icadından sonra bu nehir tersine de akmaya başladı. Yani dıştan ithal bilgi zihne akmaya başladı. Fakat burada normal olmayan bir işleyiş var, dikkat ederseniz dışsallaşırken bilgi gerçek bellekten çıkıyordu, oysa geri dönüp geldiğinde gerçek belleğe değil sanal belleğe doluyor. Zihin, içindeki bilgiler yoluyla insanın kendini gerçekte olmadığı biri sanmasına sebep oluyor.

Bunun sebebi de açıktır, insanın gerçek belleği ancak “deneyim” ile oluşur! Yaşamdaki her şey aynı kurala tabi; kuram/hayal ve deney birbirini izlemek zorundadır, tıpkı yürümek için sağ adımın sol adımı izlemek zorunda olduğu gibi.

Tam da ithal bilgilerden bahsederken birden bunu çok daha önceleri bir vizyonda gördüğümü ve yazdığımı hatırladım. Geriye giderek taradım ve onu Bir Kadını Öldürmek kitabının sekizinci bölümünde buldum:

Birçok öğreti kendisine “ışık” rehberini almıştır. Sanki ışık karanlık sayesinde olmuyormuş gibi.

Oysa ben kendimi çoğunlukla yabani bir şaman gibi hissediyorum. Karar vermek istemiyorum, seçim yapmak istemiyorum, tanımlamak istemiyorum.

Her yaptığım tespit, her tanım beni biraz daha öldürüyor. Fakat yine de içimde bilemediğim bir itki bunu yapmam için beni zorluyor.

Bu oyunun içine daha ne kadar BİR malzemesi atacak ve onu öldüreceğiz?

Nereye kadar isim vermeye devam edeceğiz? Bu işlem büyünün dik alası değil midir? İsim vermek şeyleri adeta demir bir kafes içine ve sonsuza kadar hapsetmek gibi geliyor bana.

Bana bu satırları yazdıran, aslında hiç anlatmadığımda doğruluğundan en ufak şüphe duymadığım, yalnızca bildiğimi, sözlere ve kavramlara dökmek suretiyle eksilttiğim ve çarpıttığımı fark ediyor olduğum halde beni buna zorlayan Dünyanın kendisi değilse nedir. Varlığını sonsuza kadar sürdürmek isteyen dişi canavar. Oyunların ilahesi.

Eskiden bilgilerle oyalanırken ve belki içten içe onları onaylayamazken, anlatıyor, yazıyor olmak normaldi; çünkü kendime yandaş arıyordum. Onaylanmak ihtiyacı içindeydim. Topu başkalarına atıyordum; “onayla ki inanabileyim” ya da karşı çık ve içime şüphe tohumları at, böylece o bilgiden vazgeçebileyim.

Oysa şimdi bildiklerimi onaylatmaya da yok etmeye de ihtiyacım yok. Çünkü ben kuru ağaç kabukları gibi ortalarda uçuşan “bilgi”leri gördüm. Onlar vaktiyle bir ağacın gövdesindeyken şüphesiz canlılardı oysa şimdi birer atık onlar, ölüler. Dünyanın toprağına düşüp onu besleyecek gübre olmuşlar.

Ben zaten bilinenim, bilmenin ta kendisiyim.

Şimdiye kadar söylediklerimi ve bundan sonraki her şeyi hemen unutacağım. Çünkü onlara ihtiyacım yok. Artık not almaya da ihtiyacım yok.

Oyunun sistematiğine ters düşmeyecek kadar bir şeylerle oyalanacağım.

Bir kadınla asla ters düşmemelisiniz.

Bir kadın ancak sizi kendi isteğiyle bırakırsa serbest kalabilirsiniz.

Bütün bunları sadece fiziksel olanla anlamaya çabalamayın. Ben burada size OYUNa rağmen oyunu anlatmaya çalışıyorum.

Size bir kadına karşı donanımlı olabilmeyi öğretiyorum.

Başka ağaçlardan kopmuş kabukların (bilgi) benim bünyem için bişey ifade etmeyeceği açık değil mi? Fakat o kabukların yine de hoş bir tarafı var, insan kardeşlerimin yürüdükleri yolları gösterir, bazen ibretle bazen sevinçle onları seyrederim, ama sadece seyredebilirim. Kabuk bir kez gövdeden koptu mu artık tarih oldu demektir. İşte ben de bu sebeple Yeni Dünya’nın hayalini kurmak için sıkça çocuklara bakacağım, onları dinleyeceğim.

Yukarıda alıntıladığım bölüm insanın fizik bedeni, gezegen, diğer gök cisimleri ile ilişkilerimiz konusunda birçok ipucu sunuyor. Bir kaç sayfa önce bir şey sormuştum: “zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!”  Korunmuş kelimesinin yanına (!) işareti koymalıydım aslında, umarım okurlar işaret olmaksızın bile ortada bir bit yeniği olduğunu “hissetmişlerdi”. Her şeyi açıkça yaz diyorlar bana, evet sıkça eleştiri alıyorum bu konuda. Oysa yazamayacağım için değil yazmamın faydası olmayacağı için örtük (Dipnot.1) bir lisan kullanıyorum. İnsan egosu, kendi keşfetmediği şeyleri massetmeye açık değil. Sınırları keskince oluşturulmuş cam kavanozlar gibiler.

Bu soruyu açıklamak için her kelimeye ayrı ayrı bakmak gerekecek. Anlaşılan o ki, zihinle korunmamış(!) olsa insan, ortada et kütlesi olmayacak, başka bir şey olacak! Biz gerilim yazarları, ortada bir suç varsa önce bundan kim menfaat sağladı diye sorarız.

Bazı öğretilerde Yeryüzü’nün canlı olduğu yazılıdır. Bunu kendi içimden de kuvvetle hissediyorum. Gezegenimizin yüzeyindeki diğer canlılar (bitki hayvan ve insanlar), tıpkı bir insan bedenindeki “kıllar” gibi dışarıdan gelen etkileri çekmek ve bedene iletmekle yükümlü organlar gibi görünüyorlar. Yeryüzü, biz canlılar yolu ile diğer gök cisimlerinden gönderilen haberleri kendi bilincine aktarıyor. Tabi bu bilgiler/etkiler, biz canlıların her biri tarafından kendi işlevimiz ve yetkinliğimiz gereğince işlenir ve Yeryüzü’ne aktarılır. Bu gezegende yaşayan hepimizi bir çeşit haberci/ulak gibi hissediyorum. Eski zaman büyücüleri (şamanlar) sanırım bu durumdan haberliydiler ve diğer canlıların taşıdığı her bir haberi de Yeryüzü ananın yapacağı gibi deşifre etmeyi öğrenmişlerdi. Böylece çiçekle, böcekle, ayıyla hatta taşla bile konuşup anlaşabiliyorlardı.

Demem o ki, gezegenler, uydular, yıldızlar hepsi bu daha kapsayıcı bir sistemin bilinçli varlıklarıdır. Hem onların hem de Yeryüzü içindeki bizlerin bir “besin zincirine” bağlı olması herhalde gayet tabiidir. Besin zincirinin kırılması, gerek kendi kişisel gözlemlerimiz gerekse bilimsel yöntemlerle değerlendirildiğinde, akla dahi gelmeyen felaketleri ortaya çıkarmaktadır. Biz buna doğanın dengesi diyoruz. Bu denge, dev bir yıldız için geçerli olduğu gibi bir karıncanın bünyesinde de geçerli ve aynı sonuçları doğuruyor.

Diğer canlıların durumlarını şu an için ihmal edip insan kardeşlerimin besin zinciri içindeki yerine dönecek olursam, bizlerin farkındalık üreten organizmalar olarak, Yeryüzü ve ondan beslenen AY için çok elzem besin kaynağı olduğumuz aşikâr geliyor bana. Bu doğrultuda bakarsak, besin zincirinden kopup gitmek isteyen yani özgürleşmek isteyen insanın, kapsayıcı sistem tarafından hoş görülmeyeceği de açıktır. Bir bilimkurgu filmi gibi yukarıda oturan federasyon üyelerinin bu doğrultuda engelleyici kararlar aldığını söylemiyorum, ama bu belki sadece “kendiliğinden” böyledir. Peki özgürleşmek isteyen, yani “et kütlesi” konumundan çıkmak isteyen insan için bütün yollar kapalı mı? Kapalı değil, ancak hiç kolay değil. Bu konuda benim sezgilerim; belirli bir zaman aralığı esas alındığında, besin döngüsünden kaçabilecek insan sayısının, evrende sönmekte olan yıldız sayısından fazla olamayacağını söylüyor!

Eğer zaman faktörünü dikkate almazsanız, hepimizin özgürleşme şansının olduğunu anlarsınız; çünkü yıldızlar da eninde sonunda ölür! Böylece insanların neden sadece ve başka hiç bir şeyi dikkate almaksızın sadece, çoğalmaya teşvik edildiğini anlayabiliyor musunuz? Burada bir kasıt aramak, şu iyidir bu kötüdür demek pek anlamsız olurdu. Çünkü benim saç telim ancak ben varsam yaşamını sürdürebilecektir, bu sebeple de insanın bindiği dalı kesmesi düşünülemez! Ama gönüllü olarak beslemek zorunda olduğumuz bir hapishanede olduğumuz gerçeğini de değiştirmez.

Peki ben neden çoğalmadan yana değilim? Yeryüzünü, AY’ı sevmiyor muyum, bindiğim dalı mı kesmek istiyorum? Bu soruyu gerçekten cevabı duymak amacıyla sordum kendime. Cevap şöyle çıktı: “İnsan nüfusunun artması, her bir insandan sağılan farkındalık ışığının rekor seviyelerde düşmesi üzerine, kapsayıcı sistemin aldığı önlemle alakalıdır. Birim kar çok düşünce sürümden kazanma yoluna gidildiği bizce bilinen bir gerçek. Fakat “Kapsayıcı Sistem” bundan pek de memnun değil; çünkü aynı kazancı tutturmak kendisine pahalıya patlamaya başladı! Kalabalık insan nüfusu –ne yaptığını bilmeden- bindiği dalı kesiyor ki bu durum sistemin dengesini diğer açıdan bozunuma uğratıyor ve işte bu sebepten acil uyarı sirenleri deli gibi çalmaya başladı. Bu sesleri duyan birçok insan var ve onlar dört elle sistemin çökmemesi için ”Yeryüzü” nü korumaya almaya çabalıyorlar. Yeryüzü demek biz demek anlamına gelir. O olmadan biz bir hiçiz.”

Özgürleşmek güzel de, yediğin kaba pisleyerek olmuyor bu işler. İşte tam bu noktada çalan sirenlerin verdiği başka bir haber daha var; her bir üründen daha fazla kar sağlayacağı eski döneme benzer yeni bir evreye geçileceğinin haberi bu! Ben buna yıllar önce “Yeni Dünya” ismini koydum, şimdi artık birçok yerde de bu isimle anılıp çağırılmaya başlandı, hayırlı uğurlu olsun umarım.

Ez cümle Kapsayıcı sistem (Oyun), birçok insanın aynı anda aydınlanıp(sadece bu nedenle değil, öylesine dağılıp heba olmalarını da istemez. Ağacın, olgunlaşmamış meyvesini bırakmadığı gibi) evrene saçılmasına izin vermez (gravitasyon), ancak arada yeni yıldızların doğmasına gereksinim olduğunun da farkında olduğu için, insanın özgürleşme olasılığını sıfırlamaz. Farkındalıkta ustalaşmanın “aslanın ağzında” olduğunu artık daha iyi anlıyoruz sanırım.

Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta acınası bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü,  yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.

Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.

Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.

Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek  ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.

Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.

Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.

Yeni Dünya, “Toplumsal Bellek Bileşimi” olmaya gidiyor, sanırım çoğumuz bundan haberliyiz artık. İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve benim bildiğim bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.(Dipnot.4)
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs) gibi yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir. (Dipnot.5)

Sibel Atasoy

2010-Beylerbeyi

Dipnot1. Örtük:

Örtük, adı üstünde üstü örtülmüş olan ama yine de içinde başka bişey olduğu bilgisine sahip olduğumuz anlamına geliyor. Eğer içindeki şeyi gerçek belleğimiz bilmiyor olsaydı ona “örtük” diyemezdik. Hemen hemen aynı anlamlarda kullanılan “içrek” kelimesi de genel olarak ezoterik, batini konularda kullanılagelmiştir.

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? “Kim” konusu şu anda yapmakta olduğumuz iş için çok da gerekli değil ama “neden” konusu önemli. Evet neden elma ağacı? Ve neden hemen sonrasında cennetten kovulma ve örtünme?! Din kitapları bunu bir suç ve ceza kavramı olarak işliyor ben ise buna katılmıyorum.

Örtünme, “merak” duygusunu oluşturmak ve böylece araştırma, riske girme gibi heyecanları uyandırmak için hoş bir tuzak diyelim. Ve biz insanlar bu tuzağa düştük. Eğer bireyselleşmenin gereksizliği konusunda bir fikriniz varsa bu hakikaten bir tuzak; ama ben öyle düşünmüyorum. Bireyselleşme yani dışsallaşma, tanrının bizatihi yaptığı ve bizim de adına evrim dediğimiz sürecin bir parçası. Kötü olan bireyselleşmenin “hedef” ya da amaç olarak görülmesi olabilir. Oysa bireyselleşme bütünün bir evresi olarak algılanabilir.

Sonuç olarak örtük objeler, insanların yola devam etmesi için gereken en önemli aracı kazanmamıza yola açar, yani merak ve risk alma arzusu. Bu olmadan, örneğin cennette evrim geçirmek olası değil, bence tanrının canı sıkılıyordu! İnsan kardeşlerimin hatası bence şu oldu, merak edip çabalarıyla ele geçirdiği objeye/fikre sahip olmak istedi. Onun evrim/dönüşüm yolunda sadece bir araç, bir atlama taşı (Dibin dibi1) olduğunu göremedi. Oysa biz biliyoruz ki, “sahiplik” kölelik gereğidir, bunlar siyam ikizidirler!
Her ne kadar sanal bellekle sarmalanmış olsak da, gerçek belleğimizin örtük olanı derhal fark etme yetisi var. Bu sebeple insanda dönüşüme yol açabilen, bilgi kitapları değil, şiirler, öyküler, şarkılar ve resimler olmuştur. Çünkü oralarda “içrek olan” yatar ve gerçek belleğimizdeki kardeşine göz kırpar.

Dibin dibi-1: Taş: “Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..” (Bir Kadını Öldürmek-arka kapaktan)

Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:

“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.

Dipnot.3- Hipnoz Konusu. Fringe dizisini izleyen var mı bilmiyorum. Bu dizi X-files’ın yeni bir versiyonuna benzer, arada ilginç konular bulabiliyorlar 🙂
Bu haftaki konusunda, otuz yıl önce yapılan bazı askeri deneyler sebebiyle çevrede yaşayan insanlar mutasyona uğramışlar, bir diğer değişle deforme olmuşlar! Projeyi yöneten bilim adamının bizzat kızı ve eşi de bunların arasındaymış. Bu durumdan fevkalade sorumluk hisseden adam, belli bir alan dahilinde, bakanların göz frekansını değiştirecek bir makine yapmış. Böylece köyde yaşayan deforme olmuş (ucubeler) insanlar (ikibin kişi), bu alan içinde kaldıkları takdirde dışarıdan bakanlara normal görünüyorlarmış!
İşte hipnoz da böyle bir şey, ve onun birincil aracı “lisan”… Önceki yazımızda sihirli formülümüzün “kendini hipnoza kapatmak” olduğundan bahsetmiştik. Hipnozu aynen bu dizideki gibi belli bir alana yayın yapan frekans gibi düşünebiliriz.

Hangi lisanı konuşuyor, dinliyorsanız, onun için ayarlanmış hipnoz frekansına dahil oluyorsunuz 🙂 Çok sayıda lisan bilen, sürekli ülke ve yer değiştiren biri, ara sıra hapisane duvarlarının çöktüğüne şahit olabilir belki 🙂
Tabi tek belirleyici lisan değil, başka unsurların da olabileceğini tahmin ediyorum(Yeri geldiğinde onlardan da bahsederiz herhalde). Bu arada eğer dikkatinizi doğaya çevirir ve yeterli süre orada tutabilirseniz bu kez onların frekansına dahil olma olasılığınız artıyor.

Saramago’nun “Körlük” kitabı da bu konuda oldukça aydınlatıcıdır, okumayanlara öneririm.

Dipnot.4.- Bir özelliğin diğer bir özellik gereği olmasını hayatımızın her bir anından örnekleyebilirsek de, şu an aklıma Allahın 99 ismi geldi. Bu isimleri çoğunuz bilirsiniz sanırım, ben de ara ara bakarım. Bunların birbirlerini nötrleştirici olduğunu fark etmiş miydiniz? Arapça konusunda hiçbir bilgim yoksa da tercümelerden anladığım kadarıyla isimler bir dairenin içinde dönüp dolaşıyorlar. Örneğin “el Halim” kısaca Yumuşaklık ve Hoşgörü sahibi anlamına gelirken, “El Hasib” hesaba çeken, eylemlerin karşılığını veren, üstelik bunu “el Celil” ile  akılları dehşete düşüren azamet, hakimiyet ce celal ile yapıyor. Eğer onun Halim’liğine özeniyorsak, o yalnız başına gelmez, celille el tutuşup da gelir. Dualitik varoluşun başka çaresi yok. Ben bulamadım.

Dipnot.5- “Gerçek bellek” kavramını içimden geldiği şekilde kullandım ancak şu anda bu oluşumu benim hissettiğim şekle en yakın tarif etmiş olan diğer kelimeyi hatırladım: Arka Plan Yetileri.

Arka plan tezi basitçe şöyledir: Anlamlar anlayışlar, yorumlar, inançlar, istekler ve deneyimler gibi niyetli fenomenler sadece kendiliklerinde niyetli olmayan bir Arka plan yetileri kümesi içinde işlerler. Bu nedenle, ortada farklı Arka plan yetileri bulunduğunda, aynı niyetli durum farklı karşılama şartlarını belirleyebilir. Ve eğer uygun bir arka plan ile bağıntılı olarak uygulanmaz ise, niyetli bir durum hiçbir karşılama şartını belirlemeyecektir.

Bir inanca veya isteğe sahip olmam için, diğer inançların ve isteklerin tüm bir Ağ Bağlantısına sahip olmam gerekir. Dahası Ağ Bağlantısının tümünün bir Arka plana ihtiyacı vardır. Çünkü Ağ Bağlantısının öğeleri kendi kendilerini yorumlayamaz veya kendi kendilerini uygulayamaz.

Bu Arka plan (ve Ağ Bağlantısı) tezi çok sağlam bir iddia oluşturur. Bu tez en azından şunları içerir:

  1. Niyetli durumlar kendi başlarına işlemezler. Tek başlarına karşılama şartlarını belirlemezler.

  2. Her bir niyetli durumun işlemesi için diğer niyetli durumları içeren bir ağ bağlantısına ihtiyacı vardır. Karşılama şartları ancak bu Ağ Bağlantısına bağlı olarak belirlenir.

  3. Hatta Ağ Bağlantısı da yeterli değildir. Bu Ağ Bağlantısı ancak bir Arka plan yetileri kümesiyle bağıntılı olarak işler.

  4. Bu yetiler daha fazla niyetli durumlar veya belirli bir niyet durumun içeriğinin bir parçası değildirler ve bu şekilde değerlendirilemezler.

  5. Aynı niyetli içerik, farklı Arka planlarla bağıntılı ve kendisinin hiç bir şekilde belirlemediği bazı Arka planlara bağlı olarak, doğruluk şartları gibi farklı karşılama şartlarını belirleyebilir.

Arka plan ile Ağ Bağlantısı arasındaki ayrımın temeli nedir?

Arka planın niyetli olmayan fenomenlerden oluştuğunu ve Ağ Bağlantısının da bir niyetlilik ağı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Arka planın hiçbir fizikötesi uzantısı olmadığına işaret etmek de önemlidir. Zira Arka plan temsil edilen gerçekliğin değil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelliğidir. Arka plan işleyişinin belli kuralları vardır ki bazıları şunlardır:

1.Çoğu zaman, algı olmaksızın eylem, eylem olmaksızın da algı olmaz.

  1. Niyetlilik düzenli bir eylem ve algı akışı içinde gerçekleşir ve Arkaplan ise bu akışın oluşturduğu biçimlerin imkan şartıdır.

3.Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini yükseltme eğilimindedir.

  1. Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini artırsa da, her şekilde yetinin dibine ulaşır.

  2. Arka plan sadece ortada niyetli bir içerik olduğunda görülür.

J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabından Düzenleme Sibel Atasoy 19.02.08