Tesadüfen denk geldi ve paylaşmak istedim. Aslında detaylıca bakamadım, daha doğrusu çok kısa bir süre içinde ve hızlıca göz atabildim, ama görsel yanı ağır basıyor ve hoş..
Evolution
Tesadüfen denk geldi ve paylaşmak istedim. Aslında detaylıca bakamadım, daha doğrusu çok kısa bir süre içinde ve hızlıca göz atabildim, ama görsel yanı ağır basıyor ve hoş..
Evolution
12 Eylül Referandumu gibi önemli bir konuda tartışmalara daha geniş açıdan yaklaşmak gerektiğini düşündüm. Bu sebepten dolayı kim ne demiş, ne zaman nasıl demiş daha iyi değerlendirilebilmesi için; bu başlık altında siyasi/politik yorumlar için kopyala/yapıştıra izin verilmiştir.
Önemli gördüğünüz yazıları ekleyebilirsiniz.
Katolik felsefenin temel metodolojik kavramıdır.
Varlık analojisi, varolan herşeyin (maddi nesnelerin hatta fikirlerin) bir şeyle aynı anda hem benzerliğini hem benzemezliğini belirtir ve katolik felsefe tabiatta hiyerarşik dercelenme tesis etmek için bu terimi kullanır.
Skolastik metafiziğe göre benzerlik ve tek formluluk asli ve belirleyici olduğundan, varlığın nitelikçe çeşitliliğinin sebebi ve ilk kaynağı ancak tabiat üstü bir dış kudret, yani bütün ayrımların birleştiği tanrı olabilir. (Bknz. Aquinalı Thomas) Bu bakımdan varlık analojisi kavramında şeylerin ve fenomelerin özdeşliği ve benzerliği mutlaklaştırılır ve niteliksel farklar niceliksel farklar olarak indirgenir. Bir anlamda karşıtların diyalektik birliğinin karşı kutbudur.
Felsefe budur.
Siperde patlayan bombanın sağa sola saçılan atom ve elementleri tanımından yola çıkarak ve bunlar bölünemez şeyler olmakla beraber kesin ve değişmez tanımlı olgular olduğundan hareketle gibisinden absurtlükler yapıp ahiret parendeleri atmak filan değildir.
Türkiye’de futbol neden çok sevilir?
2010 FİBA Dünya Basketbol Şampiyonası başlamışken bu konu güzel gider diye düşündüm. Hangi takımı tutuyorsunuz diye sorduklarında, “Efes Pilsen” diye cevap veririm ben, karşımdaki birkaç sn.liğine dumura uğrar, anlamaz, kendine geldiğinde de “takım derken futbolu kastediyorum” der sonunda. “Niye başka spor, başka takım yok mu memlekette” dediğimde, bu bir firmanın müşteri temsilcisiyse “sistemde böyle bir cevabı girecek bölümümüz yok.” der. “Diğer” şıkkı bile açılmaz anketlerde bu soru için.
Neyse Dünyada bireysel ya da takım halinde yaygın olarak yapılan sporların Türkiye’de de federasyonları, ligleri var. Ama spor deyince akla ilk gelen şey futbol olur. Zevkler ve renkler tartışılmaz elbet, ama ben futbol izlerken sıkılırım. 90 dk. şanslıysanız topu topu 3 gol görmek neden bu kadar zevklidir, herşeyi unutturur insanlara, donunu bile ters giydirir.
Yenen taraf, yenilen tarafı işte, okulda, otobüste dolmuşta sürekli taciz eder, ama en şaşırtıcı olanı yenilen taraftar belki hiçbir polemikte kullanmadığı kıvrak zekasını konuşturarak üste çıkmayı başarır. Sonra 90 dk. maç izlemek yetmez kimseye, bir de o maç kare kare oynatılarak, yorumlar eşliğinde bir daha izlenir…
Oysa başka güzel sporlar da var ülkemizde. Örneğin basketbol; heyecan, bol skor, tempo, estetik, görsellik hiç bitmez, 10 sn.de işin kaderi değişir. İnsan filmlerdeki gibi dünyanın 10 sn.de kurtarılacağına bile inanır, ama gelin görün ki meraklılarının dışında basketbol ligini kimse takip etmez. Avrupa kupasında yarı finale falan yükselen Türk takımı olursa ancak spor gazeteleri lütfedip, ön sayfadan manşet atar.
Türkiye’de futbol neden bu kadar çok sevilir, neden bu kadar önemli ve bazen herşeyin üstündedir futbol?
Selamlar.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Burada din ile bilimi evlendirmek gibi bir niyetim yok. Zira benim düşünceme göre bilim insanın insan olarak tarih sahnesindeki yerini aldıktan sonra bilme süreci ile başlamıştır.
Benim ön kabülüm Tanrıdır. Tanrıyı her varlığın sebebi olarak görmek yerine varlığın var edeni olarak görmenin bilime ters geleceğini düşünmüyorum. Şöyleki: Bilim varlığın nasıl var oldu sorusunun cevabını büyük oranda verebiliyor. Yani varlığın oluşum sürecindeki sebepleri-öncülleri bize sunabiliyor. Ama bunun ötesine şu ana kadar geçmiş değil. Ama Tanrı için her varlığın ilk sebebi demenin bu bağlamda yanlış olacağını düşünmüyorum.
Şimdi yavaş yavaş konumuzu işlemeye başlayalım ve varlığı var eden en küçük parçaların tanımlarından ve özelliklerinden konumuzu genişletelim.
Atom: (Yunanca atomos, bölünemez anlamına gelir.) bir kimyasal elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçacığıdır. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünel mikroskobu (atomik kuvvet mikroskobu) ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısınına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır. İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.
Element Alm. Element (n), Urstoff (m), Fr. Elément (m), İng. Element. Kimyasal metodlarla daha basit maddelere ayrışması mümkün olmayan basit madde. Su bir element değildir. Fakat suyun elektrolizinden elde edilen hidrojen ve oksijen birer elementtir. Saf şeker bir element değildir. Çünkü şekerden karbon, hidrojen ve oksijen çıkarılabilir. Element, aynı cins ve kimya tepkimelerinde bölünmeyen en küçük parçaların yığınıdır. Bu parçalara atom denir.
Kimyasal Element doğal ve saf olarak tek atom içeren atom numarası, kütlesi ve kendine has özellikleri olan ve kendine ait çekirdeği ve elektron yörüngeleri bulunan maddelerdir. Ayrıca bu terim aynı proton sayılarına sahip özdeş atomlar için de kullanılır. Basit örnekler olarak; demir, bakır, gümüş, altın, hidrojen, karbon, azot ve oksijen verilebilir. Toplamda, 118 adet element bulunmuştur ayrıca 94 tanesi Dünya üzerinde doğal olarak bulunmaktadır. 80 adet element sabit izotopa sahiptir ki atom numarası 43 ve 61 (teknetyum ve prometyum) dışında atom numarası 1’den 82’ye kadar olan tüm atomlardır. Atom numarası 83 ve daha fazlası olan atomlar (bizmut ve fazlası) kesinlikle sabit değildirler ve radyoaktif özellikleri vardır.Atom numarası 83 ten 94 e kadar olanlar sabit değillerdir.Onlar asla doğada bulunmazlar.Ya güneş sistemi veya başka kısa ömürlü kızı izotoplar olarak uranyum ve toryum doğal çürüme yoluyla üretilen elemanları üretilen ilkel yıldız nükleosentez kalıntıları olarak kalan. Tüm kimyasal madde bu unsurdan oluşur. yüksek atom numarası yeni unsurlar zaman zaman, keşfedilen gibi yapay nükleer reaksiyon ürünleri.
Kısaca atom için elementin bütün özelliklerini taşıyan, bölünemez parçadır dememiz yanlış olmaz.
Gelelim işin yeniden yaratılış sürecindeki teolojik argümanlarına.
Ben aşağıya Muhammed İkbal’in bir makalesinden bir alıntı vermek istiyorum:
Şimdi buraya The Emergence of Life / Hayatın Doğuşu adlı kitaptan bir pasaj alıntılamak istiyorum.
Yazar kitabında yer alan “Uzaysız / Mekansız Gerçeklik” başlıklı bölümde cismani diriliş meselesini işliyor. Pasaj şöyle:
Birazdan alıntılayacağım pasajda dikkate değer olan nokta, sürgit daha bir derinleşen modern bilim ve felsefenin 18. Ve 19. Yüzyılların biliminin absürd ve hiçbir kıymeti harbiyesi yok diyerek reddettiği bazı dini inançları nasıl rasyonel temellerle izah edecek bir konuma geldiği meselesidir. Dahası, Müslüman okuyucu, cismani diriliş fikrini desteklemek amacıyla bu pasajda geliştirilen argümanın pratikte 13 asır önce Kuran tarafından ifade ve beyan edilen cismani diriliş inancıyla nasıl aynen örtüştüğünü görecektir:
“Teolojik öğretinin en muhteşem ve deyim yerindeyse en harikulade sırlarından, Aziz Pavlus tarafından ısrarla vurgulanan ve günümüzde bile çağımızın en parlak ve en başarılı bilim adamları tarafından muhkem bir şekilde inanılan bedenin yeniden dirilmesi gibi görünüşte gerçekten fantastik bir fikrin, bilimsel düşünen kafalar için meselenin mümkün ve rasyonel inançlar kümesinden bütünüyle reddedilemeyeceği anlaşılıyor. Uç bir örnekte yola çıkmak belki saçma görünebilir ama hendekteki bir patlama tarafından paramparça olan bir insanın bedenini oluşturan atomların, sadece mucize olarak görülmenin dışında, herhangi bir şekilde yeniden bir araya gelebilecekleri ihtimali konusunda, doğru ‘zaman ve ayarlama’ ile bu atomları harekete geçirerek bir kez daha kendi maddi çevresinin odası olarak işlev görmüş olan nomadların teker teker hepsine birden cevap vereceği artık ispatlanmıştı.” (Syed Abdul Vahid’in Thoughts and Reflections of Iqbal başlıklı kitabından s. 220-224 arası alıntı.)
Bunu dedikten sonra kuranın cismani diriliş hakkındaki argümanlarına bakalım:
VAKIA:
Ve eski atalarımız da mı?”
De ki: “Daha önce yaşamış olanlar da, sonrakiler de
[yalnızca Allah tarafından] bilinen bir Gün’ün belirlenmiş olan bir vaktinde bir araya getirilecekler:
KIYAMET:
İnsan vicdanının kınayan sesini tanıklığa çağırırım!
İnsan, [onu tekrar diriltip] kemiklerini yeniden bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor?
Hayır, kesinlikle! Onu parmak uçlarına kadar yeniden var etmeye kâdiriz!
Ama yine de insan, önüne serilmiş olan şeyi inkara kalkışır,
Bilindiği üzere dini terminolojide kıyam ayağa kalkma demektir.
Aşağıya bir biyolog arkadaşın bir forumda yazdığı bir paragrafını alıntıladığım bir ileti üzerinden konumuzu toparlayıp bitirelim istiyorum:
Örneğin, şempanze vs insan aynı atadan gelirken, aslında aynı bölgelerde yaşamışlar. Birlikte evrimleşmişler. Bu iki türün ilk ayrılması 6 Milyon yıl kadar önce gerçekleşmiş olsada, 3-4 Milyon yıl kadar daha birbirlerine gen transfer etmişler. Büyük ihtimalle gerçekleşen kromozom kaynaması sonucu izolasyon iyice ortaya çıkmış ve son 3 Milyon yıldan bu yana insan daha ziyade kendi başına bir yol çizmiş. Kısaca, türden yeni bir tür ortaya çıkmış değil. Türlerden, türler ortaya çıkmış.. İnsan türleri bunun en güzel örneğidir.
Bilim bunu kabul ediyor ama bilim şuna cevap veremiyor.
Bilinç dediğimiz, akıl dediğimiz, zeka dediğimiz kavrama yetisi ve doğayı soyutlama kabiliyeti insandan başka bir varlıkta gözlemlenemiyor. Bu bence dayatılan evrim kuramının açmazlarından biri olmaktan asla kurtulamayacaktır.
Mesela buna aşağıdaki ayet bir delil teşkil etmektedir.
1. İNSAN[ın tarih sahnesinde görünmesin]den önceki dönem, sonsuz bir zaman kesitinden ibaret [değil] midir; insanın henüz dikkate değer bir varlık olmadığı [bir zaman kesiti]?
Sonuç olarak benim için şunu söylemek hiçte zor olmayacaktır:
Bilimin her bulgusunun başımın üstünde yeri vardır. Bu benim Tanrıya olan inancıma zerre kadar sekte vurmamakla beraber Tanrının varlık sahnesindeki eylemlerini göstererek kendisine olan inancımı kat kat artırmaktadır. Bu nedenle buradan bilim/bilme adına yapılan her eyleme sonsuz saygımı ve bu eylemlerde bulunan kişilere en derin şükranlarımı sunmayı bir yükümlülük biliyorum.
Atom ve elementin tanımından yola çıkarak bunlar bölünemez şeyler olmakla beraber kesin ve değişmez tanımlı olgular olduğundan hareketle şunları söylemek mümkündür.
Bu bir araya gelen atomlar bölünemez ve değişmez özellikleri ile toprağı, taşı, bitkiyi, hayvanı ve insanı oluşturur. Yani bunların bir araya gelmesinden bir varlık ortaya çıkar. Bu varlıklar arasında varlığın içinde kendi farkındalığının farkında olarak karşımıza ise insan çıkar. Bunun içindirki yaptığı eylemler nedeni ile ister inançlı, ister inançsız bir toplumda bulunsun, kendi sosyal adaleti ve huzuru için varlığının farkına vararak kendine yüklediği bir takım ahlaki normlar ile hukuksal süreç başlatmış ve işletmiştir.
Bundan da öte, Tanrının sorumluluk yüklediği tek varlık olan insanın yeniden dirilmesi zorunluluğunu çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu nedenle bugün varlığın tanımını yapabiliyor iken ve varlığı meydana getiren özelliklerin tanımını da yapabiliyor iken, bunların başka şartlar ve koşullar altında yeniden bir araya gelemeyeceğini neye göre iddia edebiliriz ki?
Yani bu atomların yeniden bir araya gelerek başka kendini bilen bir varlık olamaması önündeki engel nedir?
İkincil hayat yok demek ne kadar mantıklı ise, var demekde o kadar mantıklı değil midir?
Selamlar…