Sebastian Bach – Nazim Hikmet

Sebastian Bach

Güz sabahı üzüm bağında
Sıra sıra büklüm büklüm
Kütüklerin tekrarı.
Kütüklerde salkımların,
Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın.

Geceleyin çok büyük çok beyaz evde,
Herbirinde ayrı ışık,
Pencerelerin tekrarı.

Yağan bütün yağmurların tekrarı
Toprağa, ağaca, denize,
Elime, yüzüme, gözüme
Ve camda ezilen damlalar.

Günlerimin tekrarı
Birbirine benzeyen,
Benzemeyen günlerimin.

Örülen örgüdeki tekrar,
Yıldızlı gökyüzündeki tekrar
Ve bütün dillerde ‘seviyorum’un tekrarı
Ve yapraklarda ağacın tekrarı.
Ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten yaşamanın.

Yağan kardaki tekrar,
İncecikten yağan karda,
Lapa lapa yağan karda,
Buram buram yağan karda
Esen tipide savrularak
Ve yolumu kesen kardaki tekrar.

Çocuklar koşuyor avluda.
Avluda koşuyor çocuklar.
İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan.
Sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor.
Geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.

Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
Herbirinde ayrı ışık,
Pencerelerin tekrarı.

Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın.

Yürümek iyiye, haklıya, doğruya
Dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
Zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.

Sessiz gözyaşın ve gülümsemen gülüm,
Hıçkırıkların ve kahkahan gülüm.
Pırıl pırıl bembeyaz dişli kahkahanın tekrarı.

Güz sabahı üzüm bağında
Sıra sıra, büklüm büklüm
Kütüklerin tekrarı.
Kütüklerde salkımların,
Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın,
Aydınlıkta yüreğimin.

Tekrardaki mucize gülüm,
Tekrarın tekrarsızlığı!

Nazım Hikmet

Die deutsche Übersetzung dazu lautet:

D-Moll Konzert von Johann Sebastian Bach

Herbstlicher Morgen im Weinberg.
Reihe um Reihe, Weinstock um Weinstock
wiederholen die Reben sich

und die Trauben an den Reben
und die Beeren in den Trauben,
und das Licht auf jeder Beere wiederholt sich.

Nachts an dem großen kalkweißen Haus
wiederholt sich Fenster um Fenster,
und in jedem Fenster ein anderes Licht.

Aller Regen, der fällt, wiederholt sich
auf der Erde, den Bäumen, den Meeren,
auf meiner Hand, meinen Augen, meinem Gesicht
und in den Tropfen, die an den Scheiben zersprühn.

So wiederholen sich meine Tage,
einander ähnlich,
voneinander verschieden.

Im Gestrick wiederholen die Maschen sich,
und am Himmel die Sterne,
und in allen Sprachen die Worte: Ich liebe dich.

In den Blättern wiederholt sich der Baum,
und auf jedem Sterbebett der Schmerz
über das schnell vergehende Leben.

Wiederholung des fallenden Schnees,
Schnee, rieselnd und leicht,
Schnee, dickflockig und schwer,
Schnee, dicht wie Nebelwolken,
die im Heulen des Sturms zerstieben.
Schnee, der den Weg mir versperrt.

Die Kinder spielen im Hof,
im Hof spielen die Kinder.
Eine alte Frau geht auf der Straße,
auf der Straße geht eine alte Frau,
es geht eine alte Frau auf der Straße.

Nichts in dem großen kalkweißen Haus
wiederholt sich Fenster um Fenster,
und in jedem Fenster ein anderes Licht.

Dem Guten, dem Gerechten entgegenstreben,
für das Gute, Rechte, Gerechte kämpfen,
das Gute, Gerechte und Wahre erobern.

Deine stummen Tränen, dein Lächeln, Geliebte,
dein Schluchzen, dein helles Lachen, Geliebte,
dein wiederholtes Lachen mit leuchtenden weißen Zähnen.

Herbstlicher Morgen im Weinberg.
Reihe um Reihe, Weinstock um Weinstock
wiederholen die Reben sich.
an den Reben die Trauben,
an den Trauben die Beeren,
auf den Beeren wiederholt sich das Licht,
und im Licht mein Herz.

Das Wunder der Wiederholung, Liebste,
ist das Unwiederholbare der Wiederholung.

Weiss jemand, welches Konzert von Sebastian Bach gemeint ist und wie der Zusammenhang zu Sebastian Bach´s Konzert gekommen ist?

Çocukluğumda Babam’ın…

Sözcüklerden oluşan muhteşem resimler çizip, kimsenin daha önce okumadığı öyküleri rengarenk boyamalı düşüncelerle… Kırmızı, yeşil, mavi, sarı, mor bir de siyah…Siyah renk değil diyenlere inat ille de siyah… Beyaz oradan bağırıyor çığlık çığlığa “ ya ben!”

Sen öyle masumsun ki, sana kıyamam, dokunamam…

Dağılmamak yaşama sarılmak için yazmalıyım, işte o zaman bana sen lazımsın. Bembeyaz sayfalar olmalısın önümde… Yazarken masumiyet gerekir kişiye… Ama düşünürken değil… Ne garip bir karmaşa değimli? Düşünürken suç işleyebilirsin beyninde, lakin yazarken masum olmalısın… Gel de yaz şimdi iyi mi?

Kendini kirli, kötü, güvensiz, sevgisiz hatta hatta hiçbir şeye hakkı olmadığını düşünmesi için, bir çocuğa ne yapılmış olabilir? Kimler tarafından ne yapılmış olabilir? Bu çocuğun çocukluğu, gençliği, orta yaşı, büyüdüğü zaman ki ruh hali neler yaşayacağı neden sorgulanmaz ailesi tarafından?

İçimdeki mahreme yolculuk yaptığımda sık sık bunları sorgular beynim. Hayatımın her zerresine işleyen bu suçluluk duygusu, insanı diğerlerinden ayrı bir yerde boynu bükük tutan bu garip durum beni son derece etkiler. Sanki olan bitenin sorumlusu benmişim gibi. Hesap soracak kimse kalmadığından bekli de, kendi omuzlarıma yükledim bu yükü.

Çocukluğum da babasının saçlarını okşadığı küçük kızları kıskanırdım. Nefret ederdim hatta. Diğer çocuklar da benim bir yığın oyuncaklarımı kıskanırdı. Gerçi pek arkadaşım da yoktu ya. Kedi, köpek, bir iki de tavuk. Annesinin elinden tutup gezmeye götürdükleri çocuklarına illet olurdum. Nasıl da mutlu görünürlerdi!! Anneanneleri severdim ama… Halen de severim…

Büyüdükçe anladım ki çocukların suçu yok. Bu kez kıskançlığım öfkeye dönüştü. Ama çocuklara değil bazı babalara ve annelere… İçimde büyüttüğüm öfke silahı öyle bir kendime döndü ki zamanla bir gün silahtan çıkan üç mermi gelip vurdu beni anlımın tam ortasından… Ölmedim… Ölemedim…

Gözlerimi yeniden açtığımda içimde ne kin ne öfke hiç biri kalmamış beni terk etmişlerdi. Lakin ruhumun kopan parçalarını bir türlü tamamlayamadım… Her parçamı boyadım. Yeşil yaptım, sarı yaptım, mavi ile kırmızıyı karıştırdım mor yaptım… Bıkmadan usanmadan her gün yeniden boyadım, boyadım, boyadım… Her fırça darbesi tamamı siyah olanımı kapatamadı…

Bir gün rengarenk bir rüya gördüm… Daha önce hiç görmediğim…Öyle güzeldi ki… Siyahım yok olmaya başlıyordu yavaş yavaş… Tamam dedim… Sevgi beyazına dönüşüyorum… Kar beyazı olmasa da siyahımdan arınıyorum…

Sızıp kaldığım koltuğun üzerinden, akşamdan açık kalan televizyondan kadına avaz avaz bağıran bir adamın sesiyle uyandım. “ 5 dakkalık bir zevk için stres çekemem, burası İstanbul çok istersem bulurum birini merak etme”… Uykulu ve şaşkın gözlerle dikkatlice izlemeye devam ettim. Az sonra anladım ki kadın aşk sanmış yaşananları, adamsa 5 dakkalık zevk… Neyse…

Fırçam yeniden elimde… Düşünceler beynimde… Sözlerim de dilimde…

Gömün beni sözlerimle.

Gömün beni düşüncelerimle.

Gömün beni renklerimle.

Değiştirmeye çalışmayın ama.

Ölümüme de ağlamayın,

Düşünce sonsuz, sözler ölümsüzdür.
Renklerim ise ömürsüz…

Delişey…

Arabesk Müziğin Sosyolojisi

arabesk müzik tarzı toplumun varoş/alt kesmine mi hizmet etmekte? bir varoş müziği midir gerçekten? şayet böyleyse bu müzik tarzının bu kesme aktardıkları ne olabilir? bu müzik tarzı tükenmişlikten beslenen kaderci bir içeriğe sahip olması bir neden olarak görülebilir mi?

ferdi,müslüm orhan…..hangi kültürden beslenmekteler?

toplumda bu müziğe tapanlarıyla nefret edenleri arasındaki bu uçurum olduğunu sezinleyebilmek güç değil, peki bir uçurumun nedenleri neler olabilir? müzik evrensel olduğu kadar yerel düzeyde toplumsal yaşamın kalıplarını ,toplulukların ruh halini, sınıfsal ayrımlarını da sunabilecek güçte midir?

Kaygı Nasıl Yok Edilir?

Kaygıyı yaşamak ne zor. Kurtulmak daha da zor. Herşeyi kafaya takıp kendini mutsuz etmekten nasıl kurtulunur?

Hatalar tecrübelerin toplamı demiş bir düşünür de, bu tecrübeleri kullanabilmek için ne yapmalı?

Birilerine ihtiyaç duymak hastalık mıdır? İstenmediğini hissetmekden kaynaklı acı nasıl geçer?

Bu yazılanlar konusunda fikirlerinize ihtiyaç duyuyorum “Sonsuz Us” gezegeni. Gerçekten…