Yolculuk

…adam, onunla yolda olmaktan büyük keyif alıyor, yol hiç bitmesin istiyordu. Klasik bir yolculuğun her seferinde başka araçlar, yolcular, tavırlar, garip olaylarla, en önemlisi de ruh hali ve görünümü her zaman farklı olan sevdiği kadınla birlikte yaşanması özel ve inanılmaz olmasını sağlıyordu Olumsuz gibi görünen etkenler bile bu hazzı, mutluluğu ve özgürlük duygusunu körüklüyordu. Adam, kendisini kadının akışına bırakmış bir halde yapıyordu bu yolculukları. Onun istenci üzerinden kendisini buluyordu.
Adama ilginç gelen bir çok şey vardı bu durumda. İçlerinden en ilginci şuydu; bencil olduğundan en ufak şüphe duyulmayacak kadar bencil görünen bu kadının, çevresinde olup biten bunca bencilliğe rağmen negatif tepki vermeden enerjisini yüksek tutabilmesi ve onca yorgunluğa, onca enerji vampirinin müdahalelerine rağmen hala ona verecek müthiş bir enerjisinin bulunmasıydı. Bu tavırları, bencil olmadığının kanıtıydı. Sanki kalan son kan damlalarını emen de kendisiydi. Bazen yüzüne yorgun bir ifade düştüğünü görüp kendisini öyle hissederdi. Ona sarılıp saçlarını okşayarak yorgunluğunu alabileceğini, enerjisini arttırabileceğini sanırdı. Bunun onun istenciyle paralel olup olmadığından emin olmadığı için ürkek bir kediyi sevmeye çalışan masum bir çocuk edasıyla davranırdı hep. Kadın o kadar kategori edilemez birisiydi ki bu durumdan rahatsız olup olmadığını anlaması mümkün değildi. Aynı anda hem liseli bir kızın tedirginliğini, hem de olgun bir kadının kendinden emin cüretini görebiliyordu.

Varsayımlarda bulunmama üzerine kesin kararlar alıp alıp bozsa da bu kararları kararlılıkla uyguladığı tek durum buydu. Şu anda ne hissediyor? ne yapmamı, ne konuşmamı istiyor? acaba sessiz mi kalmalıyım? Bu soruları asla sormadı, kendi kendine de yanıtlayamazdı. Sadece cevapları almakla yetindi. Onu neyin kötü etkileyeceğini bilmesi de neredeyse imkansız gibiydi. Çünkü kadın her durumda neşeli kalıyor, her durumda gülebiliyordu. Yolculuk hiç bitmesin istiyordu, çünkü gerçekte alınan mesafe varılacak yere doğru değil, bu kadının derinliklerine doğruydu. Her yolculuktan sonra kadının ona daha çok güvendiğini hissedebiliyordu. Emin olduğu tek şey buydu. Buna da tamamen emin olamıyordu. Güven istasyonlarında gerekli enerjiyi depolayarak yeni mesafeler alıyor, nereye gittiğini bilmeden yolda olmanın hazzını yaşıyordu. Bencilce bir haz mıydı? Bu soru çok gereksizdi. Onu özel yapan en büyük nedenlerden biri de bencilliğe duyarsızlığıydı.

Nasıl olup da ilk gördüğünde mutsuzluğu çağrıştıran kadının, onu bu kadar az yaşanmışlıkla bu kadar çok mutlu edebildiğini düşünürken yine farklı görünen yüzüne bakıp her zamanki gülümsemesinin sıcaklığıyla ısınan gözlerini yola dikti. İçi burkuldu. Ona bakmaktan yola neredeyse hiç bakmamasına rağmen, her seferinde gizemli bir şekilde başını çevirip sona yaklaştıklarının simgesi haline gelmiş olan süslü kemerlerdeki hüznü görerek içine çekti. Sanki yıllardır on bire beş kala yaptığı anonstan dolayı müşterilerinde yarattığı yarım kalmışlık hissinin intikamıydı bu kemerler. “…evet arkadaşlar, beş dakika sonra kapatıyoruz” Hepsi ortak bir niyetle bu kemerleri yaratıp kendi hayal kırıklıklarının öcünü almışlardı. “…evet adamım, kısa bir süre sonra yolculuğun sonlanıyor.” Halbuki adam bu hissi sadece birkaç saniyeliğine yaşıyor, asıl yolculuğunun devam ettiğini biliyordu. Bu nedenle dönüş yolculuğu da keyifli geçiyordu. Kadın ne hissediyordu acaba? eve yaklaşmış olmanın sevincini mi? ondan ayrılacak olmanın hüznünü mü? Bu soruları hiç sormamış olduğunu fark etti. Onun da kendisine sormadığından emindi. Bir önemi de yoktu. Tek önemli olan şey yolculuktu…

Yazmak…

Yazmak…

Bedeli ağır bir mesele…

Ya da bir tercih…

Hissetmeden, yaşamadan yazmak,

Çorbayı çatalla içmeye çalışmak gibi bir şey olsa gerek…

Yaşam şekli…

Hayat biçimi, yazmak…

Harflerin duygularla birleşip,

Cümleler içerisinde dans edebilme yeteneği, yazmak…

Yazmak,

İçinde hapsolmuş hislerin,

Cezasını tüketmiş bir mahkûm misali,

Özgürlüğe kavuşma sevinci…

Ay ışığının,

Karanlık odaya dolup aydınlattığı bir anda,

Yatağın üzerinde duran kalem ile kâğıdın sevişmesi yazmak…

Yazmak,

Tükenmişliğin mutsuzluğunda,

Uzanan bir dost elin seni kaldırmak için uzanması…

Uzağı yakın kılmak, yazmak…

Kendin olma özgürlüğünü yaşamak…

Yazmak,

İç çırpınışlarına kanat takıp uçmak…

Göklere çıkıp, oradan yeryüzüne bakmak…

Ve bir aşk,

Yazabiliyor olmak…

Ayşe ÖZEN

Eğitim manipülasyondur.

 Eğitim manipülasyondur. Hatta ağzımızdan çıkan her söz, yüzümüzdeki her mimik manipülasyondur.

Manipülasyon/manipulation:Fransızca,Varlıkları yapıcı,açıklayıcı ve yararlı birbiçimde kullanma işi.

Bu kelime pozitif tanımlandığı halde, insanlar bu kelimeden iğrenirler! Çünkü yönlendirilme fikri kendilerine tahammül edilmez gelir. İlginç olan bunun zaten kendilerine doğuştan yapıldığı, hep yapıldığı (beşikten mezara), üstelik nasıl yapılacağının da öğretildiği, yani kendilerinin de sürekli manipülasyon yaptıklarını “inkar” etmeleridir. İnkar çok güçlü bir motivasyondur ve akla hayale gelmeyecek tepkiler verdirtir.

Herkes doğru bildiğini öğretmeye çalışır; bunun iyi niyetle yapıldığı şekline eğitim, kötü niyetle yapıldığı şekline, yönlendirerek güç sağlama denir ve aslında her ikisi de aynı işlemdir, yani manipülasyon.
İyi niyetle yaptığını sananlar dahi bu günahın içine dahil olurlar. Çok eski zamanlarda, bırakın bilfiil öğretmeyi, tavsiye vermenin bile en büyük günah olabileceğini söylemiştim.
Bu sebeple sorulmadan söylememeye çalışırım.
Konuştuğumda ise sadece kendi deneyimlerimden bahsederim. Üstelik bu deneyimlerden çıkarsadığım “tüm sonuçları” yine fazla zorluk çekmeden çürütebileceğimi eklerim. Ki bu doğrudur hepsini çürütürüm.
Berbat bi durum değil mi?