Duygusal hissizlik mi?

Duygusal hissizlik mi diye başlık verdim ama aslında ne olduğuna dair bir fikrim yok, sadece meraktayım. 
Anlamaya çalıştığım şey ise, sürekli korku ve dehşet filmleri izleyen kişilerin (yakın arkadaşlarım da var) bunu neden yaptıkları ile ilgili 🙂 Ben bu tür fillmlerin bi tek sahnesine bile bakamadığım gibi, herhangi bir filmin içinde geçen tek sahnelik dehşet anları dahi beni nerdeyse hasta ediyor. Aşırı empati mi kuruyorum acaba diye düşünüyorum. Kendimi, arkadaşlarımın bana telkin ettiği gibi “bak sibel bu sahne gerçek değil orada şu anda elli kişi var set ekibi, bunu düşün” diye uyarıyorum ve fakat pek faydasını göremiyorum çünkü öylesine olayın içine çekilmiş oluyorum ki, o duygudan çıkabilmem için en az yarım saate  ihtiyacım oluyor.
Annem ben daha küçükten beri, konsantrasyon gücümün normalin çok üstünde olduğunu söylerdi (bir öğretmen olarak kendince bir kıstası vardı herhalde). Ayrıca ben de birçok tuhaflıklar tespit etmiştim,örneğin bir maç sırasında standyumda oturup sınava hazırlanabilirdim. Karar verince hiç bişey konsantrasyonumu bozmazdı. Belki bu sebepten o filmi izlemeye başladıysam bi kere, onun “içine” dalıyorum galiba!

Tabi bunlar benim durumum, aslında karşı kıyıda olup da kendilerini filmin içeriğinden kurtarabilen (ya da zaten hiç giremediği için mi dozu artıran) kişilerin duygu ve fikirlerini gerçekten merak ediyorum. Belki lütfedip bu konuda beni aydınlatmak isteyen olur?

Holografik Beden ve Evren

Holografik Beden ve Evren

Sunan: Doç. Dr. Haluk Berkmen

Evrende tüm var olan canlı ve cansızlar, en küçükten en büyüğe kadar, bütünsel bir birliktelik içinde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu bütünsel birlikteliği anlayabilmek için Holografik kayıt sistemini tanımak ve bu kayıt sisteminin insan bedeninde bulunduğunu görmek hem şaşırtıcı hem de aydınlatıcıdır.

Holografik kayıt insanın beyninde, kulaklarında, ellerinde ve ayaklarında vardır. Doğu tıbbının ve bilge kişilerin eskiden beri bildiği bu gerçekleri günümüzün modern tıbbı da kabul etmek durumundadır.

Bu konuda ayrıntılı bilgi 15 Mayıs Cumartesi akşamı saat 19:00 – 21:00 saatleri arasında görsel olarak sunulacaktır.

Ücret: 10 TL.

YER: BEDENLEBİR Kişisel Gelişim Merkezi,

Noter Sok. Şahinler apt. Kat:2 Da:8

ŞAŞKINBAKKAL

Tel : 0 532 616 55 52 / 0 216 363 04 49

Northern Lights

His Dark Material Trilogy’nin ilk kitabı Northern Lights’ı bitirdim. Yazar Pullman gerçekten de çok ilginç yaratııcı örnekler sunuyor, üstelik bunu her yaştan okuyucuya sunma becerisini de gösteriyor. Gıpta edilmeyecek gibi değil.

Özellikle de kitabın basıldığı 1995 yılında henüz kuantum fiziğinin bugünki kadar popüler hale gelmediği düşünülürse, konunun önemi daha da iyi anlaşılır. İlk kitapta en önemli kavramlardan ilki şüphesiz “daemon” sözcüğü ile anlatılmış. Konunun geçtiği realitede her insanın bir de daemon’ı var ve kendini bir hayvan şeklinde ifade ediyor. Daemonların görülebilen ve dokunulabilen madde yapısı var, ancak bir büyük tabu olarak bir daemon’a sahibinden başkası dokunamaz. Daemonlar bir çeşit duygu-bilinçlilik seviyesi göstergesi gibiler, sahipleriyle ya da başka daemonlarla konuşabiliyorlar. Diğer bir ilginç özellik ise, ergenlik yaşına kadar çocuklarda sürekli şekil değiştirebiliyorlar. Ergenlikten sonra ise değişmeyen bir hayvan şeklinde sabitleniyorlar. İlginç detaylar var, örneğin hizmetlilerin daemonları sadece köpek oluyor, her çeşitten ancak köpek formunda! İnsan nerede ise daemonu da onunla birlikte geziyor. Ancak cadıların daemonları farklı yerlere gidebiliyor ve farklı işler için sahibince görevlendirilebiliyor. Bu yapısı ile CC serisindeki “çift” kavramını andırıyor.

Duygu ve bilinç paternini ifade eden daemonlar bağlı olduğu insan öldüğünde ölüyorlar. Şamanik kült içinde yer alan “yardımcı hayvan” kavramına çok benzeyen ancak bunun genelleştirildiği bir realite inşa etmiş yazar.

İlk kitapta ayrıca, başka bir dünyadan (realiteden) buraya yağan “dust” kavramından bahsediliyor. Dust, din otoritelerini son derece korkutan bir olgu, bu sebeple de ona karşı araştırma fonları ve büyük politik komplolar düzenliyorlar. İki ayrı dünya arasında köprü oluşturulması, partiküller vs konusundafizik bilgilerden oldukça yararlanıllmış.

Kitapta felsefi anlamda dikkate alınacak pekçok öge var doğrusu. Örneğin hoşuma giden bir paragraf şöyleydi: “Halkın içinde pek çok insan, daemon’ın aslan olarak kesinleşmesini ister ama sonunda bir kanişe sahip olurlar. Ve ne oldukları ile tatmin olmayı(kabullenmeyi) öğreninceye kadar da bununla ilgili huysuzlanırlar.. . Boşuna duygular işte!”

Serinin ikinci kitabına başladım bugün, bakalım neler bekliyor bizi başka dünyalarda 🙂

Ufak Tiran

-Eski bir özetimizi gözden geçiriyoruz-

Sabah uyandığımda aklımda DJ’nin çok önemli bulduğu bir kavram vardı. Fakat bir türlü ismi aklıma gelmiyordu. Bilmediğin bişeyi Gooogle’da da aratamıyosun! J Neyse iş başa düştü oniki kitabı raftan indirdim, bu kavramın hangi kitabın hangi sayfasında olduğu da belli değildi. Fakat şundan emindim ki, bu önemli kavramın mutlaka altını çizmiş olmalıydım. Dolayısıyla çok hızlı bi taramaya giriştim ve beşinci kitapta onu buldum; ufak tiran!

Gülümseyerek ve büyük bir keyifle o bölümü baştan aşağı bir daha okudum. Elinde kitabı olanlar için belirteyim; İçten gelen ateş-23.cü sayfadan itibaren.

Bu konu kibirle alakalıdır. Kibir basit ve masum bişey değildir der DJ, “bir yandan bizde iyi olan her şeyin özüdür, öte yandan çürümüş herşeyin özü. Kibrin çürümüş yanından kurtulmak ustalıklı bir taktir gerektirir.”

Bu konudaki en etkin taktiğin, iz sürmenin tartışmasız ustaları Fetih dönemi görücüleri tarafından geliştirildiğini söyledi. Kendi içlerinde altı öğeden oluşuyordu bu taktik; Bunlardan beşine savaşçılığın özelliği deniyordu: denetim, disiplin, sabır, zamanlama ve istenç. Kibrini kaybetmek istiyen savaşçının dünyasının parçalarıydı bunlar. Belki de en önemlisi olan altıncı öğe ise, dış dünyaya aitti ve adı UFAK TİRANdı.

Ufak tiran bi işkencecidir diye açıkladı DJ, “savaşçının ölüm kalım erkini elinde tutan ya da en basiti rahatsız ederek çılgına çeviren birisi.”

Çömez için ufak tiran ne kadar güçlü ise o kadar değerlidir. en değerli ufak tiranlar, çömezi tek bir hareket ya da emirle öldürebilecek insanlardır. ama çok zor bulunduğundan çömezin ruhuna işkence eden bir insan da ufak tiran olarak kullanılabilir.

çömez, bilinmeyenle yüzleşmek için gerekli olan ilk 4 öğeyi ufak tiran aracılığı ile pratik eder, tiranın işlevi budur. Bu öğeler:

1 – denetim : tiran seni ayaklarının altında ezer iken kibirden kaynaklanan bir psikolojik yıkıma uğramamayı öğrenmeye ve sağduyulu kalmaya denetim denir. don juan’a göre tiran’ın aslında tek yapabildiği bedene işkence etmektir. tiran işkence ederken kişinin ruhuna işkence eden tiran değil gururdur, kendine acımasıdır.

2 – disiplin : tiran işkence ederken bile kafayı çalıştırıp tiranın zayıf ve güçlü yanlarını araştırmaya disiplin denir. “bi araba kötek yerken tiranın güçlü ve zayıf yanlarını gözlemleyebilecek duygusal kuvvete disiplin denir” der don juan.

3 – sabır : “dinginlikle, acele etmeden beklemek, olacakları neşe ve yalınlıkla ertelemektir sabır”

4 – zamanlama : gemlenen herşeyin koyuverildiği andır. disiplin ve denetimi bir nehir, sabrı bir baraj olarak nitelersek zamanlama barajın tiranı boğmak için patlatıldığı andır.

“sabır, savaşçının yapmaya hakkı olduğunu bildiği bir şeye tüm tini ile gem vurmasıdır. tabii ki bu savaşçının gidip herhangi birisine düzen hazırlaması ya da eski hesapların peşine düşmesi anlamına gelmez. sabır bağımsızdır. savaşçı, denetim, disiplin ve zamanlamaya ulaşmışsa, sabır kim neyi hakediyorsa onu bulmasını sağlar”

Üstün bi görücünün oluşumundaki en önemli unsur, sınırsız yetkeye sahip bir ufak tirandır.

Yeni görücüler, ufak tiranları yalnızca kibirden kurtulmak için değil, bu dünyadan çıkmak gibi çok karmaşık bir manevrayı başarmak için de kullandılar.

Yenilgi anlayışın ne diye sorduğumda ise şöyle cevapladı; “Ufak tiranla aynı duruma düştün mü yenilmişsindir. Öfkeyle, denetimsiz ve disiplinsiz, sabrını koruyamadan davranmak yenilmektir.”

Peki savaşçılar yenildikten sonra ne olur?

“Ya kendilerini yeniden toplarlar ya da bilginin peşinden gitmeyi bırakıp yaşamlarının sonuna kadar ufak tiran saflarındaki yerlerini alırlar.”

Anadoluda da dervişler birbirlerine veda ederken “allah derdini artırsın” derlermiş, sanırım onlar da ufak tiranın hikmetini biliyorlardı. 🙂

Annemiz ve Plasenta

Bugün anneler günü, telefonlar çalıyor (Allah yokluğunu vermesin derler), şimdi büyük bi ağacın altında oturuyorum ve yağmur yağıyor, sıcak yaz yağmuru, ağaç şimdilik beni koruyor 🙂

Az sonra köy pazarına gideceğim, haftalık sebze meyve almaya.
Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Günlerimi salıncakta geçirdiğimden olabilir mi bilemiyorum, rüya aleminde gibiyim. Okuduğum şeylerin de etkisi olabilir ama, ağaç arkadaşlarımın daha bi etkisi var sanki 🙂

Doğanın sesleri, kokuları çok güzel, dinlendirici, sanki başka bi aleme çekip götürüyor insanı. Uykulu bir mest olma hali 🙂 Sanki baldan bi bataklık gibi çektikçe çekiyor içine. Zaten bu bahçede her zaman bir sihir bulmuşumdur (Sırıtkan Kırmızı Ay’ın kaybolan bahçesi!), bi çeşit plasenta gibi 🙂 Doğa annem ile benim aramda yeterli büyükte bir kese.

Şimdi baktım da internetten:

Plasenta anne ve cenine ait iki dolaşım sistemini kusursuzca ayırır. Gazlar, besin maddeleri ve atıklar anne ve ceninin kanları arasında değiş tokuş edilir. Fakat amniyon sıvısı ve ayrı dolaşım sisteminden oluşan bu fiziksel bariyerler bebeğin hayatta kalması için yeterli değildir. Bunlar ancak kısmen başarılı olabilir.

Plasentanın yapısına daha yakından bakıldığında, bu duvarı oluşturan trofoblast hücrelerinin kan için özel olarak tasarlanmış bir bariyer oluşturdukları görülür. Embriyo, annenin dokularıyla çok yakın bir bağlantı içindedir. Bir yandan anneden gelen kanın içindeki maddelerle beslenirken, bir yandan da annenin savunma hücrelerinin tehtidi altındadır. Çünkü embriyo annenin vücudunda düşman kabul edilebilecek yabancı bir madde gibidir. Dolayısıyla besinlerle birlikte anne kanındaki savunma hücrelerinin embriyoya ulaşmaması son derece önemlidir. Ancak plasenta, annenin kanında bulunan savunma hücrelerinin embriyonun tarafına geçmesini engelleyen özel bir tasarıma sahiptir. Annenin kanından alınan oksijen, besin maddeleri ve mineraller bu ince aralıklardan geçerek embriyoya ulaşır. Ama savunma hücreleri daha büyük oldukları için bu aralıklardan geçmeyi başaramazlar.

“http://tr.wikipedia.org/wiki/Plasenta” adresinden alındı.
Görüldüğü gibi  anne çocuğuna karşı savunmasız kalıyor plasenta sayesinde. Ne kadar büyüleyici bir sistem. Dünyamızın da böyle bi plasentası vardı (Atmosfer ve Van allen kuşakları)ve fakat vakitsiz yırtıldı! (Kendimizi öyle mühimsedik ki insan olarak) Böylece oradan savunma hücreleri içeri kaçmaya başladılar!
Nerden nereye, herşey daha küçük ve daha büyük formlarıyla sadece tekrarlanıyor.:)