Rumelihisarı efsaneleri

İstanbul’un fethi bin yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun da sonu olmuş, bir çağ kapanıp bir yenisi açılmıştı. Tarihin bu çok önemli olayı, elbette ki efsanelere de konu olmuştu…

Yedinci Osmanlı padişahı Sultan II. Mehmet, büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in yapmak istediği, ancak 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesiyle başaramadığı bir işin üstesinden gelmek ister. İstanbul’u fethetmek… Bu amaçla, Yıldırım Bayezid’in Boğaz’ın Anadolu yakasında yaptırdığı Güzelce Hisar’ın, yani bugünkü adıyla Anadoluhisarı semtinin (Editörün notu: Semtin adını bileşik, kalenin adını ise tarihi gerekçelerle ayrı yazmayı tercih ettik) karşı kıyısına bir hisar da kendisi yaptırtmak ister. Ama Boğaz’ın o yakası Türklerin elinde değildir o tarihlerde. Ayrıca, Bizans ile görünüşte de olsa iyi komşuluk ilişkileri sürmektedir o yıllarda.

Genç Türk sultanı, bu ilişkiyi bozarak imparatoru kuşkulandırmak istemediği için, Boğaz’ın Rumeli yakasındaki küçük bir toprak parçasını dostça dileklerle elde etmeyi tasarlamıştır. II. Mehmet, gizlice Müslüman olan bir rahipten aldığı mektuptan esinlenir. Rahip, Boğaz’ın Rumeli yakasındaki kiliselerden birinin papazıdır. Şöyle der Osmanlı padişahına yazdığı mektupta;
“İstanbul’u fethedecek ulu emir sensin. Burada bir kale ve Akdeniz Boğazı’nda iki kale yapılıp, İstanbul’a iki taraftan zahireye benzer şeylerin girmesine müsaade olunmadığı taktirde, şehirde kıtlık ve pahalılık olması muhakkaktır. Azametle Edirne’den deniz gibi askerle bu bizim tarafı şereflendiriniz.”

Genç padişah bu mektuba çok sevinir ve İmparator Kontantinos’un da iznini alarak Karadeniz’deki Terkos kalesi yöresine ava gider, ardından da İmparator Kontantinos’a avladıklarından göndererek dostluğunu gösterir. Padişah, hediye av hayvanları ile birlikte bir istekte de bulunur imparatordan. Boğaz’ın Rumeli yakasında, hisarın bugün bulunduğu yerde bir av köşkü yapmak. İmparator Konstantinos (Konstantin) bu işten kuşkulanır, ama doğrudan “hayır” cevabı verip onun düşmanlığını da kazanmak istemez. Konstantinos, padişahı bu işten vazgeçirmek için dolambaçlı bir yola başvurur, sonunda ve elçileriyle şöyle bir haber yollar;

“Eğer padişah bir sığır derisinin kapladığı alanı aşmayacak kadar bir çiftlik yaparsa kabul ederim. Ama bir sığır derisinden fazla olursa iznim yoktur. Zira barışa aykırı olur bu iş.”

II. Mehmet imparatorun teklifini ikiletmez. Kendisine mektup yazan papazın da önerisi ile imparatorun göndermiş olduğu sığır derisini ince şeritler halinde dilim dilim güzelce kestirir, sonrasında da şeritleri uç uca ekleyerek geniş bir alanı çevirir. Sınırları belirlenen bu alan içine de Rumelihisarı’nı yaptırır. Plan o şekilde uygulanır ki, Anadoluhisan tarafından karşı sahile bakıldığında, kufi yazıyla “Mehmed” adı okunur hisarın planında. Hisar inşa edildiğini haber alan Konstantinos, “Barışa aykırı kale yaptınız” diyerek hemen elçisini yollar. Osmanlı padişahı, dilim dilim kesilmiş sığır derisini krala gönderir elçinin yanına kattığı kendi adamlarıyla.

“İşte izninizle bir sığır derisi büyüklüğünde bir bina yaptık. Fazla yaptıysak yıkalım” der.

Bizans imparatorunun tüm çabalarına karşın, II. Mehmet Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında da kale yaptırarak, Bizans’ın tüm lojistik destek kanallarım kapatmış olur. Ve Şehr-i İstanbul’un zaptı giderek yaklaşır…

Bunu biliyor muydunuz?

İstanbul’u zapt etme amacıyla, 14. yüzyıl sonlarında, Yıldırım Bayezid tarafından Asya kıyılarında yaptırılan Güzelce Hisardan (Anadolu Hisarı) sonra, 1452 yılında da Fatih Sultan Mehmet, Hermaion tepeliğinde, aynı amaçla ve sadece 4 ay 10 günde bu muazzam eseri inşa ettirdi. Hisara, “Boğazkesen” adını da bizzat Fatih vermişti.

Üç büyük kulesinin, Fatih’in üç büyük komutanının kendi paralarıyla yaptırdıkları bu dev eserin uzunluğu 250 metre, yamaçlara doğru eni de yaklaşık 125 metredir. Deniz kıyısındaki çok kenarlı büyük kule Çandarlı Halil Paşa tarafından yaptırılmış; yamaçta, Bebek yönündekini, fetihte büyük kahramanlıklar göstermiş Zağanos Paşa, kuzeyde Sarıyer tarafındaki kuleyi ise Saruca Paşa inşa ettirmiştir. Bir dönem “hapishane” olarak da kullanılan Saruca Paşa Kulesi, bu nedenle, “Karakule” olarak da anılır.

Suyun Renk ile Dansı: Reng-i Su

(Burhan Ersan’ın Sonsuz Yolculuk Ebrusu)

Bin bir parıltının aynası olan Anadolu’nun; keşfedilmemiş köşelerindeki güzelliklerin, insan ruhuyla birleşip, değişik materyallere yansımalarıyla yaratılmış, kendine has sanat ve zanaatların ülkesidir Türkiye. Özgün ve eski ruhların her an yeni enerjiyle hem bütünleştiği, hem savaştığı ve her an kendini sonsuza tekrar doğuran bir toprağın resimleri gibidir Anadolu’da sanat…

Seramik, çini, hat, basma, yemeni, çömlek, minyatür, sedef, oyma, halı gibi dünyada eşi olmayan birçok sanat-zanaat örneğinin modern çağdaki çabukçuluk ve kolaycılık ilkelerine ters düşmesi nedeniyle kaybolmaya yüz tutmasını, binlerce yılda harmanlanmış sanat kültürünün son izlerinin de yok olmasını izlemek iç acıtıcı ne yazık ki. Ebru sanatı da; dünyada bizim adımızla tanınan, (Türk kâğıdı) Avrupa’dan yüzlerce yıl öncesinde sanatta soyutluğu Anadolu’da yaşatan eski bir Türk sanatıdır.

(Burhan Ersan’ın Özgürlük Ağıdı)

Ebru; sabır, sevgi, düşsellik ve devamlılık isteyen, harelerdeki soyutluğun içinde yaşayan, canlı bir sanattır. Ebru bir can gibi nefes alır, nefes alırken de onu yaratana ve izleyene nefes verir adeta…

Ebru’yu sanatçı kendi başına yaratamaz derler ve bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından tam bir sanat olmamakla da tanımlanır… Sanatçının ruh haline; suyun akışkanlığı, renklerin enerjisi, akan zamanın dinamik dokunuşları katılır ve bir can bulur Ebru’nun kâğıdında. Bu yüzdendir Ebru’yu bir başına yaratamamak… Bütün bileşenler bir anda kâğıda mühürlenirken, ruhun su ve renk ile dansı ölümsüzleşir ve sanatın nefes alan yansıması baki kalır bize o andan. Bu konu aslında, doğaçlama ile yakından ilgili, performans sanatlarının son zamanlardaki popülaritesi ve eleştirmenlerce yapılan övgüler göz önüne alındığında üzerinde çok daha fazla düşünülmesi gereken bir konudur.

Ebru Sanatının Tarihi

Ebru’nun ne zaman nerde doğduğu belli değildir. Anadolu’da ilk örneklerine 1500‘lü yıllarda rastlanan, köklerinin 9. yüzyıla kadar uzandığı sanılan, Japonya’da 11. yüzyılda sudaki bir takım çalışmalar ile kokusu alınan ve nihayet Türkistan’da Çağatay Türkçesiyle Ebre adını alarak görülmeye başlanan, Türkistan’dan İpekyolu’yla İran’a geçerken Ebri adını alan belirsiz bir geçmişe sahiptir. 5 y.y.dan kalma keçe üzerine ebru örneklerinin bulunduğu, bunların Petersburg müzesinde bulunduğu, ve bu çalışmaları Rabloof’un yaptığı ile bilgi de mevcut.

Bir rivayete göre Hindistan’da Mir Muhammed Tahir tarafından yapılmaya başlanmış oradan İran’a ve İstanbul’a taşınmış, Avrupalı seyyahlar tarafından Almanya’ya, Fransa’ya, İtalya’ya Türk Mermer kâğıdı, Türk Kâğıdı adıyla yayılmıştır. Türkler ekonomik coğrafyada o dönemde kâğıtçılık yapıyorlardı. Çinlilerden öğrenmişlerdi. Kâğıt süslemeyle de ilgililerdi. Çinin o dönemlerde oldukça kapalı ve yabancılarla ilişkisiz olduğunu anımsayın.

Ebru’nun Çağatay’cadaki adı “Ebre” hare gibi damarlı demektir. İran’a geçince ab-ru ( su yüzü) ya da ebri (bulutumsu) adını almıştır. Ebr (bulut) kökünden ya da ab-ru kelimesinden hangisinin Türkiye’de bugünkü Ebru adını yarattığı tartışmalıdır. Anlam farklarına rağmen bütün kelimelerin Ebru’yu anlatması da ayrı bir mana taşır gizemlice…

Ebru ile ilgili ilk örnek; Arif’in Guy-i Çevgan adıyla bilinen 1539 tarihli eserinde sayfa kıyılarında görülmektedir. Yazılan önemli belgelerin tekliğini ve gerçekliğini korumak amacıyla zemin olarak Ebru kâğıdının kullanıldığı düşünülmektedir. Bugünkü paraların zeminin desenli oluşu da aynı mantıkladır.

Ebru ile ilgili en eski belge olan Tertib-i Risale-i Ebrî isimli 1608 tarihli elyazması eserde, kendisinden Şebek lakabıyla bahsedilen Mehmet Efendi, adı bilinen en eski Ebru sanatçısıdır. Eserde ayrıntılı olarak anlatılan Ebru yapımının detayları ve inceliklerinin bugün hala kullanılıyor olması, bu sanatın köklerinin çok daha eski olduğunun bir nevi kanıtıdır. Eser üzerine imza ve tarih atma geleneği olmadığından ancak son yüzyıllarda yapılan çalışmaların kimliklerine vakıfız.

Şebek Mehmet Efendi’den sonra gelen Hatip Mehmet Efendi’nin renklerle oluşan halkalara iğne ile şekil vermesi; çiçekli Ebru’nun başlangıcı olarak kabul edilir. Ebru’yu yirminci yüzyıla; babaları Özbekler tekkesi şeyhi Sadık Efendi’den öğrenerek taşıyan isimler ise Hattat Sami ve Aziz Efendi’dir. Ebru’nun günümüze gelişinde en önemli aşamasını ise Necmeddin Okyay gerçekleştirmiştir.

Çiçek desenlerini incelikle Ebru’da gerçekleştiren Okyay nedeniyle, çiçekli ebrular “Necmeddin Ebrusu” olarak Ebru tarihine geçmiştir. Okyay, oğulları Sami ve Sacid ile yeğeni Mustafa Düzgünman’a öğretmiştir Ebru sanatını. Düzgünman, çiçek desenlerini geliştirmiş, çalışmalara papatya figürünü eklemiştir ve uzun yıllar içinde pek çok usta yetiştirmiştir.

Çoğunlukla ustadan çırağa geçerek günümüze gelen Ebru, son yıllarda birçok farklı çalışma ve tarz yaratan sanatçılarla modern bir gelişme yakalamıştır. Klasik Ebru’dan yola çıkıp güneşin ağaçlar arasından batışını sudaki tekneye, oradan da kâğıda resmeden ya da mikro- makro evrenin boyutlarını sergileyen sanatçılarımız Ebru’da çok sesliliği yakalamıştır günümüzde…

Örneğin; Ebru sanatçısı Güzin Kayır’ın çalışmalarında ağaçların, çiçeklerin Suyun yüzünden yaşarcasına kâğıda geçirildiğini görebiliyoruz.

Yaşayan Ebru üstatlarından adını anmadan geçemeyeceğimiz Hikmet Barutçugil doğadan esinlenen bir tabakalaşma tekniği kullanarak soyut gölgelerde somut görüntüleri yakalayarak ebru kâğıdına mühürlemiştir. Yarattığı yeni Ebru çeşidine Barut Ebrusu denmiştir.

Ebru Yapımı Ve Çeşitleri

Ebru’yu yaratmak için kullanılan tekne; istenilen boyutta ve alüminyum, çelik, cam olabilir. Suyun içine konulan Kitre; Türkiye’nin her bölgesinde yabani olarak yetişebilen geven otunun salgısıdır. İki çorba kaşığı kitre, iki litre kadar su içinde 3- 4 gün bekletilerek kitrenin su içinde iyice şişmesi sağlanır. Kitreli su, boza kıvamında veya az seyreği olmalıdır.

Tarih boyunca kitre yerine aktarlardan sağlanabilen salep, ithal salep, metil-selüloz, ayva çekirdeği, boytohumu, denizkadayıfı gibi kıvam artırıcı malzemeler kullanılmıştır. Her bölgenin kitresi suya farklı bir kıvam verdiği için ne kadar suya ne kadar kitre konulacağı hakkında kesin rakamlar verilemez. Suyun kıvamını, yapılacak ebrunun çeşidi, ayrıca ebru ustasının niyeti de belirler ve etkiler.

Klasik Türk ebru sanatında suda erimeyen, asit ve kazein içermeyen ve ışıktan etkilenmeyen tamamen tabii boyar maddeler ve kimyasal ailesi metal oksitler olan toprak boyalar kullanılır.

Boyalar fırça veya çubuklar yardımıyla suyun üzerine damlatılıp yüzdürülür, çeşitli sivri uçlar ve taraklarla şekil verilip, motifler çizilir. Boyaların ne kadar açılacağı ve şekillerin son halinin ne olacağı kesin olarak bilinmez. Daha sonra üzerine kâğıt, deri, kumaş, cam, ağaç vs. serilir. Serilen nesne suyun üzerinden kaldırıldığında hazırlanan deseni tamamen alır.

Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil, yaklaşık neye benzeyeceğini bilebiliriz. Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkânsızdır. Yeni bir Ebru için aynı işlemler tekrarlanır. Her seferinde farklı bir görüntü ortaya çıkar. Çünkü Ebru yapımında malzemenin birbiriyle uyumu, havanın sıcaklığı, nemi, özellikle de sanatçının ruh halinden yansıyan elektrik yükü; alınan sonucu etkiler…

Boya, kitre, su, sığır ödü, kâğıt, tekne, fırça, bizler, neft, tarak ve sanatçının ruhu; zamanın içinde adeta dans ederek Ebru çeşitlemelerini yaratır.

Battal, gelgit, serpme, şal, hafif, taraklı, akkase, kumlu-kılçıklı, çiçekli, koltuk, dalgalı, somaki kaplangözü, bülbülyuvası gibi isimlerle bilinen ebruların; öncelikle tekneye boyaların dökülmesi sonrasında yapılan işlem türü ve sırasına göre adlandırılması da değişir.

(Bir Hikmet Barutçugil Ebrusu)

Geleneksel Ebru ve EbruYorum’a Dönüşüm

Bu gün geleneksel ebru, figüratif ebrular ve soyut çalışmalar şeklinde açılımlar vererek genişlemeye ve kültürel bir değer dönüşümü olmaya doğru ilerliyor.

Kendine özgü yeni teknikler geliştiren ve dönüşümde bir alan yaratanların arasında dikkati çeken isimlerden olan Burhan Ersan, Ebru çalışmalarını camın üzerine taşıyıp ve ulaştığı meditatif anlayışın adını Reng-i Su olarak isimlendiriyor. Ersan, kendi deyimiyle EbruYorum’un insanın iç özgürlüğünün, özgüveninin, geliştirmesiyle yaratıcılığın ortaya çıkarılabileceğini ve bunun ifade biçimlerinin oluşturulmasıyla yeni beğenilerin oluşabileceğini bu noktada suyun tüm yaşam etkilerini göz önünde bulundurarak, su –insan bütünleşmesinin yaratıcılıkta yeni bir adım ve olanak olduğunu belirtiyor. Burhan Ersan’ın tanımıyla EbruYorum:

“Ebrunun sağlamış olduğu renk zenginlendiğinden, soyut birikimden ve özellikle su yüzünün uyumlandırıcı ve yumuşatıcı etkilerinden yararlanarak, sanatçının kurguladığı renk öyküsünü anlatabildiği bir su resmi tekniği geliştirmek ve bunun için bilinen ebru tekniklerini basitleştirerek ve yeni renk etkileri yaratarak, su üzerinde, sanatçının kurguladığı kompozisyonları yaratması için seçenekler sunar. Basitleştirilmiş teknik yaklaşımların yaratmış olduğu en temel yenilik, sanatçının kurguladığı eseri ortaya koymak için su-boya-sanatçı ilişkisini tekneler, çeşitli kalıplar, su akışkanlığı, yeni renk etkileri, vb. öğelerle destekleyerek bir ifade biçimi yaratmak olarak tanımlanabilir.”

Batı soyutlamasından çok farklı olan, Doğu soyut anlayışının bugüne uyarlanması olarak tanımladığı, su resmi temelindeki sanat anlayışını, şiirle ifade etmek kadar doyurucu buluyor Ersan. Bir anlamda sözcüklerin yerine renkleri koymak suretiyle renk dizeleri, renk öyküleri oluşturmaya yöneliyor ve Ebru’da şiiri, şiirde Ebru’yu şöyle yaratıyor kendi dizeleriyle…

<strong>RENG-İ SU </strong>

<em>Mavi kanamış bir kavmin çocuğuyum,

Şiirin sessiz ölümü karşısında renklerin yardımını çağırıyorum. 

Şiir’in renginin sokak çocukları düşlerine sığındığı sularda; rengin şiirini kovalıyorum.
Kitreli gecelerde yosunların yeşiline morlar serpen balıkları
Aydınlatan ayı ya da gelinlik rüzgârlarının ışığını buluveriyorum. 

Bazen de renginden memnun sincaplarla,

Kırmızı yılanların yağmur buluşmasını izleyen kelebekleri yitiriveriyorum. 

Doğduğum kavmin bir yanı renklerin eşitliğine inanmıştır ki,

Yüzyıllardır onları kimliğini yitirtmeden aynı teknede rengahenk sunmuştur.

Diğer yanı sihirler, yani şiirler için sözcükler yaratmıştır. 

Mavi kanamış bir kavmin çocuğuyum, 

<img src="http://www.indigodergisi.com/53/ebru_sanati_ebruli_05.jpg" alt="" />


RENGİN ŞİİRİ OLSUN İSTEDİM;                    

Bize ait günlerin izini sürüp bugünlere ulaşsın,
Huyunu suyunu bizden alsın ama kollarını kavuşturup küskün küskün oturmasın, elini uzatsın
Diğer topraklara, kavimlere… Aşka! 

Rengin aşkını tanımak istedim, aşkı tanımak istedim,

Renkleri; şiir kadar barışçı, dayatılmayıp sunulan yaşam kadar özgür bıraktım.

Belki bir düş gördüm, belki semah döndüm.  

AŞKI GÖRDÜM


A.Burhan Ersan

Sadece boyaları su üzerinde rasgele şekillendirip kâğıda geçirmenin bir sanat olmadığını, sanatın; özellikle soyut sanatın mutlaka farklı bir duyarlılık ve felsefe taşıdığını Burhan Ersan’ın dizelerinde ve Ebru sanatı tanımlamalarında açıkça görebiliyoruz.

“Bütün insanlık bilgisi; insanın içine konmuştur ve sanatçılar bunu bir biçimde anımsayanlardır. Soyut sanat var olan düşünme kalıpları dışında bir biçimde izleyiciye yeni bir düşünme alanı yaratır. Bu düşünme alanı, günlük yaşamımızın çıkarların korumaya yönelik kurnazlıklarından, şartlanmışlıklarından farklı bir düşünme alanıdır; insan olmanın duyumsandığı, var olmanın keyfine varıldığı ve ruhsal dünyanın doygunluğunun, insana yeni duygu deneyimleri yarattığı bir dünyadır bu. İfade kaygısından öte bir yaklaşımdır, insan gerçeğine yaklaşma, insanla bütünleşme çabasıdır. Sadece kendi imparatorluğumuzun değil, binlerce yıllık uygarlıklar zincirinin son halkası Anadolu olarak; toprağın kokusunu, yerin ve göğün rengini, su ve ruhun akışkanlığı ile an’da yakalayıp geleceğe yansıtmak ve bütün insanlığa yeni bir tinsel alan yaratmak için en uygun sanat dalıdır Ebru…”

Böylesine güzel sözlerin ardından ilave edeceğim tek cümle olabilir:

Ebru sanatını daha fazla yaygınlaştırıp kültürel, sanatsal, felsefi ve meditatif faydalarını çocuklarımıza aktarmalıyız; gerçek usta’lar henüz bizden elini çekmeden…

Nesrin Dabağlar

http://www.sehharname.com – http://www.indigodergisi.com

Süleymaniye Camii ‘nin harcı

İstanbul’un Haliç yamaçlarının üzerinde ve üçüncü tepesinde yer alan muhteşem bir külliyedir Süleymaniye Camii. Boğaziçi girişinden bakıldığında, caminin sadece eşsiz silueti bile insanı büyülemeye yeter. Süleymaniye’nin yapım aşaması bütünüyle görkemli bir efsanedir.

süleymaniye camii

Bunlardan en ilginç olanını aktarıyoruz. Mimar Sinan, Süleymaniye Külliyesi’nin temelini attıktan sonra, bu temelin oturması ve sağlamlaşması için inşaatı durdurmuş ve bir yıl kadar beklemiş. İnşaatın ekonomik nedenlerden dolayı durduğu yolunda duyum alan ve Osmanlı ile her alanda yarış içinde olan Safevi şahı Tahmasb, fırsat bu fırsat diyerek Kanuni Sultan Süleyman’ı utandırmak istemiş ve padişaha inşaat tamamlansın diye bir sandık dolusu mücevher göndermiş. Ancak rivayet olunur ki, buna çok sinirlenen Sultan, mimarbaşı Sinan’a gereğinin yapılmasını buyurmuş ve büyük usta da bu eşsiz hazineyi, Safevi elçisinin gözü önünde, bir dibekte dövdürüp toz haline getirterek Süleymaniye’nin inşaat harcına katıvermiş…

Sabahın ilk ışıklarıyla güneşin gökyüzünde parıldadığı bir gün Süleymaniye’ye dikkatli bakın, parıldadığını göreceksiniz!

Bunu biliyor muydunuz?

Süleymaniye Külliyesi’nin muhasebe defteri Topkapı Sarayında korunuyor. 164 bölüm bünyesinde, 3.000’e yakın sayfadan oluşan bir muhasebe kaydı. Büyük bir iş gücüyle, dönemin tüm ekonomik ve teknik olanakları kullanılarak inşa edilen bu muhteşem külliyenin, yalnızca yedi yıl gibi kısa bir sürede bitirildiği biliniyor. Caminin ikisi avlunun ön köşesinde ve ikişer şerefeli, diğer ikisi de ana makamın köşelerinde üçer şerefeli olmak üzere dört minaresi var.

Şerefelerin toplamda 10 adet yapılmasıyla, Kanuninin 10. sultan olarak Osmanlı tahtında oturduğunun; dört minarenin ise, İstanbul’un başkent olduktan sonraki dördüncü padişah olduğunun simgesi olduğu rivayet olunur.

Eski/Yeni Dünya-8

Yeni Dünya, “Toplumsal Bellek Bileşimi” olmaya gidiyor, sanırım çoğumuz bundan haberliyiz artık. İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve benim bildiğim bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

· TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.

· TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.

· Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.(Dipnot.4)

· TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs) gibi yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!

· Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.

· TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir. (Dipnot.5)

· (devam edecek- dipnotlar kalabalık oldu- bunu bir sindireyim izninizle-

Dipnot.4.- Bir özelliğin diğer bir özellik gereği olmasını hayatımızın her bir anından örnekleyebilirsek de, şu an aklıma Allahın 99 ismi geldi. Bu isimleri çoğunuz bilirsiniz sanırım, ben de ara ara bakarım. Bunların birbirlerini nötrleştirici olduğunu fark etmiş miydiniz? Arapça konusunda hiçbir bilgim yoksa da tercümelerden anladığım kadarıyla isimler bir dairenin içinde dönüp dolaşıyorlar. Örneğin “el Halim” kısaca Yumuşaklık ve Hoşgörü sahibi anlamına gelirken, “El Hasib” hesaba çeken, eylemlerin karşılığını veren, üstelik bunu “el Celil” ile akılları dehşete düşüren azamet, hakimiyet ve celal ile yapıyor. Eğer onun Halim’liğine özeniyorsak, o yalnız başına gelmez, celille el tutuşup da gelir. Dualitik varoluşun başka çaresi yok. Ben bulamadım.

Dipnot.5- “Gerçek bellek” kavramını içimden geldiği şekilde kullandım ancak şu anda bu oluşumu benim hissettiğim şekle en yakın tarif etmiş olan diğer kelimeyi hatırladım: Arka Plan Yetileri.

Azize Eufemia

Eufemia, 4. yüzyılın ilk yıllarında yaşamış bir Hıristiyan kadını. O yıllarda Hıristiyanlık henüz Doğu Roma’da resmen kabul edilmemişti ve İstanbul’da çok tanrılı inanç geçerliydi.

Günlerden bir gün, böyle bir törene katılmasını istemişler Eufemia’dan. Sırası gelmişken, bu törenin, tanrı Ares adına, şimdiki Kadıköy’de, Yeldeğirmeni dolaylarındaki bir tapınakta yapıldığının rivayet edildiğini de belirtelim.

Ancak, Pagan rimellerine inanmadığı için törene katılmayan Eufemia, dinine sadık kalmasının bedelini çok feci biçimde ödemiş. Yuvarlak ahşap bir çıkrığa, ellerinden ve ayaklarından bağlayıp, tekerleği yavaş yavaş döndürerek, acılar, feryatlar içinde kemiklerini kırmışlar Eufemia’nın.

Bunu biliyor muydunuz?

Günümüzde, Sultanahmet’teki Adliye Sarayının arka tarafında, adliye görevlilerine ait bir otopark bulunuyor. Burada, gözden ırak bir yerde, önü tel örgüyle kapatılmış bir yapı görülür, üç camsız penceresi ve bir kapısı bulunan bu yapının tel örgülerle kapatılmış pencerelerinden, biraz da zorlanarak içeriye baktığınızda, karşıdaki duvarda çok ilginç bir şey görürsünüz. Karelere bölünmüş panolar halinde, çok kötü durumda olan fresko resimler size bakar duvardan. İşte o resimlerde, azizenin tekerleğe bağlanmış halde, işkenceler içinde acı çekerek öldürülüşü betimlenmiştir. Kim yapmıştır, ne zaman yapılmıştır bir bilene sormak gerekiyor…