Beynin Fiziksel Yapısı ve Çalışması

“Beyin, biyoelektrik enerjiyi mikrodalga enerjiye dönüştürür.
Beyin hücreleri, mikrovolt türünden elektrik akımı ile faaliyet göstererek, hücrelerin programlandığı frekansdaki manaları zihinsel fonksiyon olarak bize hissettirir.
Tüm zihinsel faaliyetlerimiz beynin eseridir. Beyin her bir hücresi ile tüm görevleri ifa edebilecek bir yapıya sahiptir.
Beyinde görme, işitme, şekil vb. yoktur, sadece ve sadece kavramlar mevcuttur.
Nasıl ki bir bilgisayarın içinde transistör, entegreler vb mevcutsa, bunların içinden geçen mikrovolt cinsinden geçen elektrik akımı mevcutsa, beyin hücrelerinin içinden de mikrovolt cinsinden elektrik akımı geçer.
Bu geçen akım, hücre grubu hangi frekansa göre programlanmış ise, o frekansın kavramının anlamını algılar, hisseder değerlendirir.
Dinin gelmesinin sebebi bu noktadır. Sır bu noktadadır.”
Hangi frekansa programlanmışsa o hücreler, o hücreler grubunun deşifre edilmesi, bize o manayı anlama, idrak etme dediğimiz olayı meydana getirir. Hangi kelimeyi veya kavramı düşünüyor isek, o anda o kavramı meydana getiren hücreler grubunda bir biyoelektrik akış, ve bu biyoelektrik akışın faaliyete soktuğu hücreler grubundaki frekansın deşifresi söz konusudur”

Ölüm diye bir sey yok !

ABD’li bilim adamından şok teori

Pek çok insan ölümden korkar,
peki aslında ölümün olmadığı ortaya çıksa ne olurdu?
Ya da başka bir deyişle aslında var olan tek mutlak gerçek ölümsüzlük olsaydı?

Huffington Post’un duyurduğunda göre
ABD’li bilim adamı
Robert Lanza

“biocentrism”adlı teoriksel yeni eserinde ölüm diye bir şey olmadığını iddia ediyor.

Kuantum
fiziğinin “hiç bir şey kesin değildir,
her zaman başka bir ihtimal vardır” düşünce sistemine dayandırılarak üretilmiş teoride bir kaç yaşam ve boyut olduğu dolayısıyla bir multi-evrenin varlığından bahsediliyor.

Lanza
teorisinde mutlak yokluğun olmadığını bu farklı boyut ver evrenlerde hayatın başka ihtimaller doğrultusunda devam ettiğini öne sürüyor.

Beynin fonksiyonları için gerek duyduğu 20 wattlık enerjinin (vücutsal elektrik) ölüm anında yok olmadığı sadece başka bir boyuta kanalize olduğu fikri de teorisinin ana noktasını oluşturuyor.

Çünkü
bilime göre enerji yok olmaz veya yoktan var edilemez; özellikle de bizim “can” olarak tabir ettiğimiz yaşam enerjisi.

Aslında
dinlerde ve felsefede var olan ölümden sonra hayatın farklı anlamda devam etmesi olgusuna benzeyen bu teori ölümü zaman, mekan gibi sınırlayıcı olgulardan sıyrılmak arınmak olarak tanımlıyor.

Şu
andaki bilincimizin sonsuzluğu anlayamacağı için kendisini zaman, evren gibi olgularla yanılttığını söyleyen Lanza benliğimizin vücuttan değil, enerjiden oluştuğunu ve bilincimizin vücudun süresini doldurduktan sonra da varlığını sürdürdüğünü anlattığı teorisi aslında “ahiret” olgusunu düşününce çok da yabancısı olduğumuz bir fikir değil.(Selin Kunt/HaberTürk)

slm.

Hadi ne duruyorsun, öpsene kızı!

Kimi zaman yolda sokakta, ya da hayatın herhangi bir anında karşımıza çıkan bir görüntü bizi yerimize mıhlar ve o an zaman durur sanki. Eğer bir fotoğrafçı isek hiç düşünmeden deklanşöre basıverir ve akıp giden zamanın elinden o anı çekip alırız.

O kadar özel olur ki durduruvermek istediğimiz bazı görüntüler, işte o zaman o görüntütünün hiç bozulmamasını öyle çok isteriz ki… Hele yanımızda bir görüntü dondurma/fotograf makinesi yoksa, biraz sonra o görüntünün/enstantanenin kaybolacak olması düşüncesi bizi mahveder. Ve biz o enstantaneyi ömür boyu unutamadığımız gibi, o kareyi ölümsüzleştiremediğimiz için de kahroluruz.

Yıllar önce Hatay’dan Kilis’e giderken karşıma çıkan böyle bir görüntüyü ölümsüzleştiremediğim için hâlâ kahrolurum meselâ. Çamların arasından kıvrılarak akan yolda ilerlerken birden karşıma çıkan iki kaplumbağayı bu yüzden unutamıyorum. İki kaplumbağa asfalt yolun tam ortasında çiftleşiyordu bu unutamadığım görüntü içerisinde. Gerçi şimdiye dek pek çok kez kaplumbağaların çifleşmesini görmüştüm; ama bu başkaydı; çünkü sıradışı bir yerdeydi; sıradışı olan bir şey ise asla unutulmuyordu.

O kaplumbağaları çekebilseydimeğer, eminim ki ödül bile alırdı bu fotoğraf. Hele gazetelerde şu başlıklarla yayınlandığını düşünüsenize bir:

“Şimdi aşk zamanı!”

“Stop! Yolda aşk var!”

“Aşk her yerde.”

Bunun kadar olmasa da, benzer bir görüntüyü de geçen hafta yaşadım. O görüntüyü de unutuabileceğimi hiç sanmıyorum:

Mecidiyeköy’den Taksim’e doğru yürürken, devasa bir akvaryum olarak gördüğüm İstanbul’un sokaklarındaki yaşamları, yaşamalanlarını, insanları gözlemliyordum. Yurdumuzun hemen bir çok şehrini, bir çok başka akvaryumlarını görmüş biri olarak bu İstanbul denen yer özellikle ilgimi çekiyordu. Burada bir çok yerdekinin aksine hayat statik değildi ve çok renkli, çok akışkandı.

Şaşkın şaşkın, biraz da aptalca yürürken işte o görüntüye rastladım. Akşamın alacakaranlığında, bir otobüs durağında karşıma çıkmıştı bu görüntü.

Kalabalığın arasında uzun boylu, kirli sakalları olan bir gençti görüntüme giren kişilerden biri. Yanında, kendisinden oldukça kısa olan yine genç bir kız vardı ve konuşuyorlardı. Ama bu enstantaneyi öne çıkartıp unutulmaz yapan ve geri kalan tüm kalabalığı silip görüntümden atmama neden olan ise küçük bir ayrıntıydı.

Sevgili oldukları her hallerinden anlaşılan bu görüntüde, genç kız başını alabildiğince geriye atmış, sevgilisinin gözlerinin içine bakıyordu. Delikanlı da aynı sevgi dolu bakışlarla kıza doğru hafifçe eğilmişti; eminim ki öpüşmek üzereydiler. İşte o anda yanımda makina olsaydı hiç düşünmeden deklanşöre basardım; üstelik belki alacağım tepkiye bile aldırmadan.

Bu görüntüyü belleğimdeki ölümsüz kareler arasına atan ise ne iki sevgilinin orada olması, ne de öpüşecekmiş gibi olmalarıydı; gençkızın başını alabildiğince, neredeyse boynu kırılacakmışçasına geriye atarak o gence bakmasıydı.

“Hadi ne duruyorsun, öpsene kızı!” diye haykırdım bu yüzden içimden.

Tüm ısrarlarıma rağmen yanlarından geçip gitmekte olduğum o birkaç saniye içinde öpüşmediler. Ama eminim ki bir başka yerde o genç beni duymuş ve öpmüştür kızı.

Yine de o görüntü her gözümün önünde geldğinde aynı sözcükler dökülür dudaklarımdan:

“Hadi, öpsene kızı!”

Bu yazı 15/12/2009 tarihinde Kaplumbağa tarafından yazılmıştır.

GDO’LU GIDALAR GERÇEĞİ(ÖLÜM TOHUMLARI) – PROF.DR.OKTAY SİNANOĞLU

Sevgili okuyucular,

Son aylarda GDO’lu gidalar konusu gündemi işgal etmiş ve tartışmalara yol açmıştı. Daha bu tartışmalar çıkmadan, GDO’lu ürünler gündeme gelmeden önce, Oktay Sinanoğlu aşağıdaki programa çıkarak Türk halkını, her konuda çok daha önceden uyardığı gibi, uyarmıştı.

Sağlığımızı ilgilendiren ve uluslararası tekel konumundaki bazı şirketlerin ve şer odaklarının Dünya insanlığı için neler yaptığını, ‘ölüm tohumları’nı merak ediyorsanız bu videoları mutlaka izleyiniz.