KONUŞMADAN ÖNCE …

“Sizin için en kötü şey, bir başkasını o yokken yermek olsun”

Bir gün bir tanıdığı büyük filozof Sokrates’e rastladı ve dedi ki, “Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?”

“Bir dakika bekle” diye cevap verdi Sokrates. “Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna ‘Üçlü Filtre Testi’ deniyor…”

“Üçlü Filtre?”

“Doğru,” diye devam etti Sokrates. “Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Birinci filtre ‘Gerçek Filtresi’: Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçeği yansıttığından emin misin?”

“Hayır,” dedi bir süre duraklayan adam… “Aslında bunu sadece duydum ve…”

“Tamam,” dedi Sokrates. “Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim; ‘İyilik Filtresi’. Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?”

“Hayır, tam tersi…”

“Öyleyse,” diye devam etti Sokrates. “Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. ‘İşe Yararlılık Filtresi’. Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?”

“Hayır, gerçekten pek işine yaramayabilir…”

“İyi,” dedi Sokrates derin bir nefesin ardından. “Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar, faydalı bir şey de değilse bana niye söyleyesin ki?”

Bu Sokrates’in iyi bir filozof sayılmasından önce, aklı ile büyük itibar, saygı görmesinin sebebiydi. Aklı ile kendini ve dostlarını toplumsal travmalardan korumasını bildiği gibi, bu konuda örnek bir eğitmendi de..

Yakın ve sevdiğiniz herhangi bir arkadaşınız hakkında başıboş konuşmalar duyduğunuz her sefer bu üç filtre testini kullanınız. Hem ilişkinizi, hem saygınlığınızı korumanız için faydalı bir yoldur.

Kanser tedavisinde devrim


Dr. Virginia Livingston 1947’de bir mektebin doktorluğunu yaparken kendisine müracaat eden hemşirenin parmak uçlarında ve burun bölmesinde yaralar görüyor ve Scleroderma ile birlikte seyreden bir Reynaud hastalığı ile karşılaşıyor. Merakla her iki yaradan aldığı parçaların mikroskobik tetkikinde o zamana kadar rastlamadığı verem basiline benzer bir mikrop görüyor. Mikrobun Scleroderma ile bir ilgisinin olup olmadığını anlamak için kobaylar üzerinde deneyler yapıyor, hayvanların hepsinde Sclerodermayı andıran değişikliklerin yanı sıra beklemediği bir başka oluşum görüyor. Kanser olasılığı 500 binde bir olan kobayların yüzde 25’inde kanser teşekkül ediyor. Bu deneyler sonucunda kanserin mikrobik bir hastalık olduğunu keşfediyor Dr. Viriginia Livingston. Dr. Virginia bu mikroba Progenitor Cryptocides (P.C.) adını verdi ve elde ettiği sonuç büyük bir keşif kapısını araladı.

Dr. Viriginia deneylerini genişleterek ameliyathanelerde taze ve steril kanser dokularını alarak inceledi ve hangi kanser türü olursa olsun hep aynı mikroba rastladı. Bu sıralarda tavuk çiftliklerini kasıp kavuran bir lökosis (bir kanser türü) salgını hüküm sürüyordu. Dr. Viriginia bu çiftliklerden topladığı hasta tavukların kanından elde ettiği mikroplarla bir aşı yaptı. Aşıyı hasta tavuklar üzerinde denedi. Ölmek üzere olan tüm hayvanlar birkaç saat içinde ayağa kalktılar. Buradan şu sonuca vardı Dr. Viriginia ve çalışma arkadaşları, ‘kanser mikrobundan elde edilen aşı, kanseri tedavi ediyordu.’ Dr. Viriginia son olarak bunu Koch kanunu ile denedi. Bu kanun dört koşulu içeriyordu;

  1. Sebep olarak ileri sürülen mikrop, o hastalığın her vakasında görülmeli.

  2. Bu mikrop hasta canlıdan alınıp yapay bir ortamda üretilebilmeli.

  3. Üretilen bu mikrop, o hastalığa yakalanabilen bir hayvana aşılandığında aynı hastalığı oluşturmalı.

  4. Bu son hastadan alınan mikrop bir kültür ortamında yeniden üretilebilmeli.

Dr. Viriginia’nın bu uygulaması başarı ile sonuçlandı. Dr. Livingston’un kanser tedavisinde önemli buluşlarından biri de, mikrobun memelilerin üremesinde olmazsa olmaz nitelikte bir hormon olan Coriogonadotropin salgıladığını keşfetmesidir. Bu hormon, aşılanmış yumurtayı kamufle ederek, gelişmekte olan fetüsü bağışıklık sisteminin hışmından koruyordu. Fakat kanser oluşumuna neden olan bu mikrop aynı hormonla kanseri de kamufle ederek bağışıklık sistemi tarafından deşifre edilmesini önlüyordu.

Dr. Viriginia yazdığı kitabında yeni tedavi yöntemini şöyle anlatıyor; “Aside dirençli olduğunu keşfettiğim ve Progenitor Cryptocides olarak adlandırdığım organizma, tüberküloz ve cüzzama neden olan basillerin birinci dereceden akrabası olan bir basildir. P.C. mikrobu hem ‘iyi adam’, hem de ‘kötü adam’dır ve bu nedenle Zorunlu Simbiyont (ortak yaşam süren canlı) olarak adlandırılır. Progenitor Cryptocides tüm kanserlerin etken unsurudur. Bu mikrop bütün hücrelerimizde bulunmakta ve onu kontrol altında tutabilecek olan da yalnızca bağışıklık sistemimizdir” diyor.

Yani kötü beslenme, enfekte olmuş besinler veya yaşlılık nedeniyle bağışıklık sistemimiz zayıfladığında, bu mikrop tutunacağı bir nokta bularak kanserleşen hücreleri tümörlere dönüştürüyor. Daha anlaşılır bir ifade ile, bu mikroplar zorunlu bir ortak yaşam (sembiyoz) sürdürmekte, yani normal hücrelerde sembiyot (ortak yaşam sürdüren organizma) olarak bulunmakta, yalnızca yaraların iyileşmesi sürecinde ortaya çıkmakta. Fakat bağışıklık sistemi ve beslenme ile kontrol altında tutulmadığında, hücre DNA’sına müdahale ederek tümör hücreleri oluşturmakta. Bu normal bir hücre fonksiyonu olmakla birlikte kontrolden çıktığında patojenik bir duruma dönüşmekte.

Bir bakterinin, bakteriye hiç benzemeyen biçimlere bürünecek kadar çok biçimli (pleomorfik) olabilmesinin kendisini çok etkilendiğini söyleyen Dr. Viriginia, “O yıllarda, bir organizmanın virüs mü yoksa bakteri mi olduğuna, özel bir filtreden geçip geçmediğine bakılarak karar veriliyordu. Çok küçük boyutlarda olan virüsler bu filtreden geçiyor, daha büyük olan basiller ise geçemiyordu” diye yazıyor kitabında.

Yine Dr. Viriginia kitabında kanser tedavisinde uyguladıkları yöntemin artık yavaş yavaş kabul gördüğünü şöyle anlatıyor: “Laboratuarımızdaki deneyler ve defalarca elde ettiğimiz klinik başarılarla, kanserin immünoterapiyle önlenmesinin mümkün ve tedavisinde iyi beslenmenin ne kadar önemli olduğunu defalarca kanıtlamış olmamıza rağmen, bu kavram tıp dünyasında yeni yeni kabul edilmektedir.”

Alternatif yöntemle nasıl tedavi ediliyor?

Bağışıklık sistemimiz sayısız hastalığa karşı vücudumuzun tek koruması. Hastalığa yol açtığını bildiğimiz maddelerin yanısıra, vücudumuzda potansiyel olarak hastalık oluşturabilecek binlerce madde de bu sistem tarafından yok ediliyor. Yine hastalığın yok edilmesini takip eden onarım ve iyileşme sürecine de bu sistem katkıda bulunuyor. Bağışıklık sistemi, vücudumuzu hem içeriden (kendi biyokimyasal reaksiyonlarımızın yan ürünleri) hem de dışarıdan gelen saldırılara (bakteriler, virüsler, zehirler v.b) karşı korur. Bu sistem neyin vücudumuzun parçası olduğunu, neyin olmadığını bilir. Eğer böyle bir sistem olmasa insan ömrü haftalarla ifade edilebilecek kadar kısa olurdu ya da bütün hayatımızı yalıtılmış bir oksijen çadırında geçirmek zorunda kalırdık.

Hepimizin vücudunda kansere yol açan mikroorganizma bulunur. Vücudumuzda kanser gelişmesini önleyen bağışıklık sistemimizdir ve yine kansere gelişme imkanı sağlayan da bağışıklık sistemimizin çöküşüdür. Bağışıklık sisteminin çöküşünü sağlayan nedenler ise, trans mineral diye bildiğimiz eser minarellerdir. Bu minarelleri sebzelerden, meyvelerden yani doğal ortamda yetişen bitkilerden alabiliyoruz. Bütün hastalıklara karşı savaş veren ve bizi hayatta tutan bağışıklık sisteminin her zaman güçlü olması gerekiyor. Dr. Viriginia’nın kanser tedavisinde uyguladığı yöntemin temelini de bu oluşturuyor. Dr. Viriginia’nın kliniğinde kanser tedavisi kısaca şöyle uygulanıyor:

  • Hasta kliniğe geldiğinde idrar örneği alınıyor. Bu idrarın kültürü yapılıyor ve P. Cryptocides (P.C.) organizmaları ayrıştırılarak otojen aşı hazırlanmasında kullanılıyor. Bu işlemler yaklaşık üç hafta sürüyor.
  • İzole edilmiş P. Cryptocides’ler kullanılarak, hangi antibiyotiklerin hastaya yardımcı olabileceğini saptamaya yönelik antibiyotik duyarlılık testleri gerçekleştiriliyor.

  • Tübönnikrosis faktör denilen TDNF sağlıklı hasta yakınından alınarak, hasta olan kimseye enjekte edilir.

  • Haftada iki defa idrar kültürü yapılıyor.

  • Hasta her muayeneye geldiğinde, canlı—boyanmış taze kan damlaları üzerinde karanlık—alan ve aydınlık—alan mikroskop incelemeleri yapılıyor. Bu, hastalığın ilerleyişinin gözlenmesi için yapılan rutin bir testtir.

Bunların dışında hastalara diyet programı uygulanır. Bu diyet, tedavinin temel taşlarından biridir.

Diyet neleri kapsıyor?

Unlu mamüllerde kullanılan yumurtalar da dahil olmak üzere tüm kümes hayvanı ürünleri diyetten çıkarılıyor. Bununla birlikte her tür şeker de yine diyet dışında tutuluyor. Çünkü mikroplar şekeri, demiri ve bakırı çok sever diyor Dr. Viriginia kitabında.

Konuyla ilgili olarak daha fazla bilgi edinmek isteyenler Dr. Viriginia Livingston’un yakında yayınlanacak olan ‘The Conquest of Cancer’ yani ‘Kanserin fethi’ adlı kitaptan temin edebilirler.

Not: Benim öyküdeki tavuk yemeye tepkinin böylesi sezgisel bir bilgiye mi dayandığını  yoksa tesadüf deyip geçecek miyiz bilemiyorum. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=65

Albert Einstein’ın Atatürk’e yazdığı mektup

Ekselansları Atatürk

OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profösörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum

Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan

Prof. Albert Einstein


Am 17.September 1933 schrieb Albert Einstein einen Brief an den Ministerrat der Republik Türkei. Er bat darin die türkische Regierung, resp. Atatürk, um die Aufnahme von 40 jüdischstämmigen Wissenschaftler an türkischen Hochschulen, da diese im damaligen 3.Reich von ihren Posten entlassen wurden. Ferner erklärte er, das diese 40 Menschen keinerlei Gegenleistung von der Türkei erwarten würden, und die Türkei im Falle einer Aufnahme dieser Menschen nicht nur eine menschliche Geste zeigen, sondern sie auch von dieser Aufnahme profitieren würde.

Dieser Brief existiert nachwievor im Archiv des “Cumhuriyet Arşivi” (Republiksarchiv) und kam durch Mesut Ilgım an’s Tageslicht, als er an einem Buch über Fritz Neumark, einem aus dem damaligen 3.Reich in die Türkei geflohenen Professor, arbeitete.

“Eure Hoheit

Als Ehrenpräsident der Weltorganisation“OZE“ wende ich mich mit der Bitte an Eure Hoheit, vierzig Professoren und Doktoren aus Deutschland zu erlauben, ihre wissenschaftliche und medizinische Arbeit in der Türkei fortzusetzen. Die genannten Personen können ihre Tätigkeit nicht weiter in Deutschland ausüben wegen der nun herrschenden Gesetze dort.

Die meisten von ihnen verfügen über weitgehende Erfahrungen, Kenntnisse und wissenschaftliche Verdienste und könnten sich als sehr nützlich erweisen, wenn sie sich in einem anderen Land niederlassen.

Aus einer großen Zahl von Bewerbern hat unsere Organisation 40 erfahrene Spezialisten und bekannte Gelehrte ausgewählt, und möchte Eure Hoheit hiermit bitten, diesen Männern zu erlauben, sich in Ihrem Land niederzulassen und dort ihren Beruf auszuüben.

Diese Wissenschaftler sind bereit, ein Jahr lang ohne Bezahlung in einer Ihrer Organisation zu arbeiten gemäß den Voraussetzungen Ihres Landes….

Indem ich dieses Ansinnen unterstütze, möchte ich mir die Freiheit nehmen, meine Hoffnung auszudrücken, dass ihre Regierung – indem sie diese Bitte unterstützt – nicht nur einen Akt der Menschlichkeit begeht, sondern auch dem eigenen Land Nutzen zukommen lässt.

Ich habe die Ehre ihr untertänigster Diener zu sein….”

Albert Einstein

evren – ilahi/kusursuz senaryo

Herkes kendince bir aşk hikayesi kaleme alsa..

İlkokul öğrencisi der ki; onu görünce heyecanlanıyorum, konuşmaya da utanıyorum, ama yarın sınav var, belki bu bahaneyle gidip birşeyler sorabilirim.. Biraz daha büyüyünce der ki muhtemelen, gözleri ne güzel, teni ne yumuşak, dokunsam.. Ortalama bir yetişkin kaleminden çıksa aşk, dağları delen Ferhat, ya da Romayı yakan Neron’u çağrıştıracak atıflarla şekillenir muhtemelen paragraflar.. Hey aşk, sen nelere kadirsin filan.. Bir edebiyatçının kaleminden dökülse aşk, beynine hapsolduğu kadının olası tüm kıvrımları arasında yolculuğa çıkar erkek..Ve edebiyatçı daha bir pervasız yazmak isterse eğer, beynine hapsolduğu erkeğin olası kıvrımları arasında dolanan yolcu bir erkek de olabilir şüphesiz.. Araya giren savaşlar, felaketler, kaos, hayatın çıkmazları ve paradokslar..uzar gider..Yani ilkokul çocuğunun algısından başlayıp, zihninde sayısız imgenin ve gölgenin uçuştuğu tüm büyük sanatçıların eserlerine kadar…senaryo hep başkalaşır.

…

Evren ve onun içindeki bizler için yazılmış olan ilahi bir senaryo var ise eğer, bu senaryo kusursuz olmalıdır değil mi? Bence öyle. Çünkü senarist hem evrenin hem de evrene ait tüm kanunların yaratıcısı ve sahibi olarak bu kusursuzluğu içermek zorundadır. Maddenin,ışığın, fiziğin, karadeliklerin ve ötesinin ve daha aklınıza gelebilecek herşeyin sahibinin böyle olması beklenir.

Siz peki, bize sunulan senaryoları bu anlamda ne kadar kusursuz buluyorsunuz?

Sizi yarattım.. Adem babanız ve Havva ananız sözümü dinlemeyince cennette, bu kez de hayat denilen bir başka sınavı başlattım.. yaşayacaksınız.. her hareketiniz gözlerimin altında.. iyilikler buraya, kötülükler şuraya yazılacak.. hepsi hesaplanacak.. sonra cennet, veya cehennem ..yaşarken şunlar helal şunlar haramdır..paranı faize vermeyeceksin, mirası şöyle dağıtacaksın, karına cinsel ilişki sırasında şuradan yanaşabilirsin, ama oradan yanaşamazsın,işini gördükten sonra boy abdesti alacaksın..vs.vs.vs..

Şimdi bu senaryoyu yazan senarist aynı zamanda evrenin ve içindeki herşeyin,yani maddenin, atomun,atom altı parçaçıkların, titreşen sicimlerin, yazılmış ve yazılmamış her türlü diferansiyel denklemin, kuantumun,ışığın, ve bunların hareketlerini düzenleyen tüm fizik, kimya ve biyoloji yasalarının, ve olmuş ve olacak herşeyin bizati sahibi ve hakimi olacak..

Kusura bakmayın ama, ne böyle bir senaristin kaleminden böyle bir senaryo çıkması, ne de böyle bir senaryonun yukarda anlatılan senariste ait olabilmesi öngörülemez.