kıyamet

Benim kafama takılan bir şey var ve ilgili katılımcıların yardımını bekliyorum..

Kıyamet denilen an..Bu an sadece dünyamız ve onun üzerindeki hayatın mı sonu olacaktır, yoksa bizi bekleyen şey “evrenimizin cenazesi” midir?

🙂

The Age Of Stupid

 “The Age Of Stupid” belgeseli hakkında

age-of-stupid

İklim değişikliği ve beraberinde getirdiği sorunlar hakkında bir belgesel film daha…

Filmi izlemeden önce isminden dolayı “acaba bir avuç elitin günahını bütün dünya halkına yüklemenin yollarını arayan bir belgesel daha mı” diye şüphelenmiştim. Ne yazık ki şüphelerimde yanılmış sayılmam. Filmin sonuna doğru acı bakla ağızdan çıkıyor. Ulus devletlerin egemenliğine son vermek amacıyla 20.yy’ın ortalarında kurulmuş bir teşkilat olan BM’nin iklim değişikliğine karşı Kyoto ile başlattığı küresel enerji kotası planı, kurtarıcı bir melekmiş gibi sunuluyor. Güya plana göre önce ABD, sonra Avrupa enerji tüketimini azaltırken gelişmemiş ülkeler artıracak, 2035′te mutlak eşitlik sağlanacak, 2065′e kadar son fosil yakıt kaynaklarını da kardeş kardeş paylaşacağız ve iklim değişikliğini de çözmüş olacağız. Çocuklara masallar… Dünyanın dört bir yanını silahlarıyla sarmış olmakla kalmayıp, gözümüzün önünde bu silahları ateşleyerek petrol kaynaklarını garantiye almaya çalışan ABD’nin, yalakası ve yardakçısı AB’nin bu plana nasıl razı olacağını biri bana izah etsin.

alıntı: http://cokus.wordpress.com/2009/09/28/the-age-of-stupid-belgeseli-hakkinda/

Alıntı kaynağında bu konuda alternatif yorumlar ve izahlar bulmak mümkün.

sessizliğe öyküler

Benmi kendime yabancılaşmıştım yoksa hayat mı bana, bunu çözemedim bugün.

Usulca dinledip, derinden… O kadar ahenksiz sesleri nasıl bir araya getirebilir insan diye düşündüm derinden usulca. Araçlar, insanlar, makine sesleri hepsi birbire karışmıştı. Sadece rüzgarın sesi aşinaydı ve sertti bugun, sanki her ne olursa duymazdan gelen ve kendi halinde biraz sert soluk alıp veriyordu.

Ardından rüzgarın serinliğini hissetmek beni kendime getirmişti biraz, gökyüzüne başımı çeviriken. Gökyüzü sanki güneşi çalınmış insanların dünyası misali, kapkaranlıktı. Ardarda üst üste bulutlar ve yok olmuş bir aydınlık. Yıkık dökük ve kararmış, deprem sonrası misali gibi, her şey her kez, ayrı bir enkaz ve korkunç bir bilinmezlik içinde. Yalnız bir ben, vardım sanki gerçek olan.

Korkutmayan yalnızlık dı bu, sadece ben mi hayat mı bana uzaktı bunu çözemedim.

Kendine Neden zarar versin ki insan?… O zaman kendinden korkma malı, ki yürekliysen belki de hiç ama hiç ürkmemeli. Tam da bu neden den olsa gerek kendimle ben, sessiz bir dinleyici gibi korkmamıştım bu aşina olmadığım halimden.

Günlük bir koşuşturmaca da, insan denilen varlık hayatında, başı ve sonu ve sınırları çizilmiş, sadece bir piyon gibi tek kare hareket alanında. Piyonlukdan sıçramaya kalkan atlar, yada evini ve işini elden kaçırmamak için duvar olmuş kaleler. Ya da konum ve mevkisini insanların sırtından yürütmeye çalışan baş lar, beyinleri boş kalpleri bir beton, ruhlarıysa ölümcül olan… Hepsinin hareket alanı belli, kurallar çok zekice ve titizlikle seçilmiş. Birde tüm bu aptalca olup biten durumların üstüne, onları kurtarmak vaadinde bulunan çığırtkanların yaptıkları politikalar ve bu yolla götürdükleri. Ve son olarak kaderine boyun eğmelisin yoksa sonun bu diyenler, halbuki baştan sonlarının geldiğini görmezden gelen canlılar ve onların dünyası…

13 lü yaşlarda tüm bu manzarayı gene görüp kabullenemezdim, neden ve nasıldı ve nereye gidicekti her şey. Bunlara yıllar boyu yanıt arar insan, yada bazı insanlar Yanıt aramadan nasıl dururlar, nasılda rolü hemen benimserler bunu hiç çözemedim. Ben yıllardır yanıt arayanların yanında olmaya çalışanlardandım, hatta çözüm sandığım durumların peşinde koşan. Koşmalardan netice göremeyince insan bir süre sonra yorulmayı da deneyimlemiş oluyor. Çünkü boş şeylerle kafa doldurmak yürekleri insanları kaosa sürekler. Bir bakmışsınız süreklenen bir hayatın pençesinden tutmaya çalışıyosunuz, ama biliyosun bu ip sağlam değil ve her an düşebilirsiniz…
Bir söz geliyor aklıma sessizlikten Mutluluğa giden yol yoktur. Mutluluk yolun kendisidir.

Nedir bu mutluluk acaba insan hayatında?… Belkide yüreğinin götürdüğü ufka gitmektir kim bilir. Yürekten sevmek, yürekten konuşmak, yüreğinle sana aykırı olan her şeyle savaşmak. Yolda mutlaka mola yerleri olucak ve yol arkadaşları belki size en yakın olan kokular. Hepsi bir mola gibi geçip gider. Hiç biri de sizi O raya götürmez.
Hayat yalnızca senin… Ve bu yürek sana ait, sen onu tutabiliyosan, dokunabiliyosan, hissedebiliyosan ve korkmuyorsan… İşte o zaman yalnızca sana ait. İşte o zaman dünyada ki en yürekli en mutlu insan belki de sensindir kimbilir.

Benmi kendime yabancılaş mıştım yoksa hayatmı bana, bunu çözemedim bugün.

Doğan gün aynı, dar sokaklar, çılgın kalabalıklar, trafikteki delirmiş canavarlar, ter döken insanlar, rüzgar ve karanlıklar hepsi aynıydı aslında, her şey yerli yerinde. Bir an tam kaçıp kendimi çatıya atıp, nefes almak istediğim o an rüzgar yüzüme hiddetle çarptı. Bir şey eksikti bu tabloda rüzgarın bana dediği buydu. Olmayan şey yalnızca kendimdim, kendimi bulamadım bu kalabalıkta.

Başka bir kıyıya yol almak mümkün müdür sizce?… Yürekli kıyılara…

Gölgeler

Eskiçağ Meksika’sı büyücüleri uçuşan gölgeleri gören ilk kişiydiler ve onları her yerde izlediler. Onları evrendeki akış içindeki enerji halinde görerek deneyüstü bir keşifte bulundular.Bu keşif onların insanların ömür boyu eşlikçileri olmalarıydı. Kozmozun derinliklerinden gelip insanoğlunun yaşamının hakimiyetini ellerine geçirmişlerdi. Don Juan’a göre onlar insanoğlunun sahibi ve efendisiydiler insanoğulları da onların tutsakları. İnsanlar karşı çıkmak istediklerinde onları bastıran, bağımsız hareket etmek istediğinde aksini buyuran varlıklardır.

Don Juan, Carlos’a “insanoğlunun onlar tarafından esir tutulması gerçeğinin eski çağ Meksika’sı şamanları tarafından görülen bir enerji gerçeği oldugunu anlatır. İnsanoğlunun onlar için bir besin olduğunu bu nedenle idareyi ele aldıklarını belirtir. Carlos’a bunu şöyle anlatır; “Çözümsel zihnine hitap etmek istiyorum.Bir an düşün ve bana mühendislik tasarımları yapan insanın zekası ile aynı insanın inanç sistemlerinin ya da tutarsız davranışlarının ahmaklığı arasındaki çelişkiyi nasıl izah edebileceğini söyle. Büyücüler inanç sistemlerimizi, iyilik ya da kötülük kavramlarımızı, ahlak kurallarımızı bile onların düzenlediğini anlatır.Bunları bize yağmacıların vermiş olduğunu söylerler. Umutlarımızı, beklentilerimizi, başarı yada başarısızlığa ilişkin hayallerimizi içimize yerleştiren, onlar. Bize tamahkarlık, açgözlülük, yüreksizlik vermişler. Yağmacılar bizi kendini beğenmiş, sıradan ve aşırı bencil hale getirmiş. Onlar sınırsız ölçüde daha örgütlü ve iyi çalışır. Bizi itaatkar, yumuşak başlı ve zayıf tutmak için muazzam manevra gerçekleştiriyorlar. Bize zihinlerini veriyorlar ve o bizim zihnimiz oluyor. Yağmacılarınki şatafatlı, çelişkili, marazi bir zihin ve her an keşfedilmeye hazır. Hiç açlık çekmemiş olmana rağmen yiyecek kaygın oldugunu biliyorum bu duygunun her an manevrasının açığa çıkıp yiyeceğinin esirgeneceğinden korkan yağmacının kaygısından bir farkı yok. Zihin yoluyla, ki eninde sonunda kendi zihinleri bu, yağmacılar insanoğullarının yaşamlarına kendileri için elverişli olan ne ise onu şırınga ediyorlar. Ve bu yolla korkularına karşı bir tampon görevi yapacak kadar güven sağlıyorlar.

Eskiçağ Meksika’sı büyücüleri yağmacıyı gördüler. Ona uçucu dediler. Çünkü havada zıplıyor, hoş bir görüntü değil. Büyük bir gölge, zifiri karanlık, kapkara bir gölge havada zıplıyor. Sonra yayılarak yere konuyor. Yağmacı organik olmayan bir varlıktır ancak öbür organik olmayan varlıklar gibi hepten görünmez değildir bizim için. Sanırım çocukken onu görürüz ve bize öyle ürpertici gelir ki onu unutmayı yeğleriz. Çocuklar bu görüntüye odaklanmakta ısrarcı olabilirler elbette ama çevrelerindeki herkes onları caydırmaya çalışır. Büyücülerin bebek insanoğullarını, baştan asağıya parlak bir tabakayla enerji kozalarının üzerine sımsıkı uyan plastik muhafaza gibi birşeyle örtülü, garip, ışıltılı enerji küreleri olarak gördüklerini açıklayan don Juan, yağmacıların yedikleri şeyin işte bu parlak farkındalık tabakası olduğunu ve insanoğulları erginliğe eriştiklerinde parlak farkındalık tabakasından geriye kalanın, yerden ayak parmaklarının üzerine kadar ancak çıkabilen dar bir saçaktan ibaret olduğunu ve bunun da ancak yaşamı sürdürmeye yetecek kadar oldugunu söyler.

Castaneda don Juan’la aralarında geçen bu konuşmalarda, o ana kadar ki dinlediklerinin arasında en yıkıcı cümleleri duyduğunu söyler.
Don Juan, insanın çaresiz bir şekilde yakalandığı yer olan o dar farkındalık saçağının, özün yansıtılmasının merkezi olduğunu söyler. Yağmacılar, insana kalan tek farkındalık noktamız olan özün-yansıtılması üzerinde oynayarak, amansızca tükettikleri farkındalık parlamaları yaratıyorlardı.

Bizi farkındalık parlamalarımızı yükseltmeye zorlayan anlamsız sorunlar oluşturuyorlar ve bu yolla uydurma kaygılarımızın enerji alevlenmeleri ile beslemek için bizi canlı tutuyorlardı. Castaneda , eskiçağ Meksika’sı büyücüleri ve günümüz büyücülerinin tümünün yağmacıları gördükleri halde neden hiçbirsey yapmadıklarını sorar. Don Juan şöyle yanıtlar,” senin benim yapabileceğim hiç bir şey yok. Tüm yapabileceğimiz bize dokunamayacakları noktaya ulaşıncaya kadar kendimizi disipline etmek. Dostlarından disiplinin o güç koşullarından geçmelerini nasıl isteyebilirsin? Ama her insanoğlunun ta içindeki derinliklerde, yağmacıların varlığına dair atalardan kalma içsel bir bilgi bulunur. İnsanlık için kalan tek seçenek disiplindir. Disiplin oluşturulabilecek tek engeldir ama disiplinden kasdettiğim insafsız yöntemler degil. Büyücülerin disiplinden anladığı beklentilerimiz arasında olmayan olasılıkları dinginlikle karşılama yetisidir. Onlar için disiplin bir sanattır. Sonsuzlukla çekinmeden- ama güçlü ve dayanıklı olduğu için değil, huşu içinde olduğu için çekinmeden- yüzyüze gelme sanatıdır.

Büyücülerin disiplini parlak farkındalık tabakasını uçucular için yenip yutulamaz hale getirir. Bu, yağmacıyı şaşkına çevirir, yenmeye elverişli olmayan bir farkındalık tabakası bilişselliklerinde mevcut değildir sanırım. Böyle faka basınca, alçakça işlerini yarıda kesmekten baska çareleri kalmaz. Eğer yağmacılar bizim parlak farkındalık tabakamızı bir süre yemezlerse o büyümeyi sürdürür. Bu meseleyi en basit şekilde ortaya koymak gerekirse, büyücüler disiplinleri sayesinde parlak farkındalık tabakalarının ayak parmaklarının hizasından yukarı doğru büyümesine izin verecek kadar uzun süre yağmacılardan uzak dururlarsa doğal boyutuna gelecek kadar büyür.

Eski çağ Meksika’sı şamanlarının en büyük hileleri uçucuların zihnine disiplinle eziyet çektirmektir. Uçucuların zihni içsel sessizlikle zorlandığında, yabancı donanımın kaçtığını keşfetmişlerdir. Yabancı donanım geri gelir ama eskisi kadar güçlü değildir ve öyle bir süreç başlar ki, uçucuların zihninin kaçışı rutinleşir ve sonunda bir gün tümüyle kaçıp gider.

Gerçekten hüzünlü bir gündür bu, artık kendi başının çaresine bakman gereken gün gelmiştir ve neredeyse sıfırsındır. Ne yapacağını söyleyecek kimse yoktur artık. Sana alışık olduğun ahmaklıkları buyuracak yabancı kökenli bir zihin yoktur artık. Büyücülerin asıl savaşımının o günden itibaren başladığını söyleyebilirim.

Alıntı: http://www.yokluk.co.cc/index.php?topic=16.0

Seyirciler için

Ben dağınık ipeksi atalarımın uzantısıyım.
Güldüğümde hepsi adına
Kızdığımda, ağladığımda yine hepsi adına
yapmaktayım.
Hiç yalnız olmadım
dağınık ipeksi atalarımın
surete bürünmüş bütünlüğüyüm.

31.12.04

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;”>Başka bir HALe girdiğimde bildiklerimi
dönüşte unutuyordum önceleri
şüphe giriyordu yeniden içime
sonra bunun yolunu da buldum
Bildiğimde, bunu şifreledim
ve o konuda bir daha asla
düşünmeyeceğime yemin ettim.
Böylece artık yalnızca birleşmediğim
bilgileri düşünüyorum.
Bu süreyi de iyice daraltmak için
zihnime oyalanacak şeyler buluyorum
ne kadar düşünemezse o kadar VAR edemez
zor, oyunu bozar derler, doğrudur belki
Kahkahalar dökülüyor içimden
giderek artan tonlarda
giderek artan sürelerde
Bir hayvan bile daha karmaşık benden
bazen salata beni yer  sanıyorum.

 ***

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;”>Zihnim bir arena
seyirciler var onbinlerce
ve her seferinde bir zavallı boğa
atıyorum orta yere
beklentisizim boğanın kaderine
ve dahi matadorun hünerine
beni ilgilendirmiyor uğultuları
gösteri bittiğinde sessizlik doluyor birden
hiç izin vermiyorum dağılmasına
seyircilerin
derhal yeni bir boğa sürüyorum ortaya
vız geliyor ne yaptıkları bana
rahatım, huzurluyum, dertsizim

Eskiden matador sanırdım kendimi
seyircilerimin bolluğuyla övünürdüm
boğanın acısıyla dövünürdüm!
Üstelik boğalar kendi gelen cinsindendi
ve ben hep o arenada yaşardım kaderimi
övünmek için
dövünmek için
seyirciler için…

sa

31.12.2004