CPU Kime Çalışır? İşletim Sistemlerinin Gizli Anayasası

Bir işletim sistemi yalnızca bilgisayarı açan, pencereleri taşıyan, dosyaları düzenleyen teknik bir aracı değildir. O, makinenin küçük cumhuriyetidir. İçinde işlemciler, bellek blokları, dosyalar, aygıtlar ve süreçler yaşar; her biri sınırlı kaynaklardan pay ister. Siyaset de tam burada başlar: Herkese aynı anda yetmeyen bir şeyi kim, ne zaman, ne kadar kullanacak?

Bir bilgisayarın kalbinde çalışan çekirdek, görünmez bir devlet gibi davranır. Kullanıcı ekranda bir video oynatırken, arkada antivirüs tarama yapar, tarayıcı sekmeleri homurdanır, güncelleme servisi sabırla sıra bekler. Hepsi işlemci zamanı ister. Fakat işlemci zamanı, antik şehirlerdeki su kanalları gibi sınırlıdır. İşletim sistemi bu akışı dağıtırken aslında bir adalet teorisi uygular.

Zamanlayıcı: Makinenin Başbakanı

Zamanlayıcı, hangi sürecin işlemciyi kullanacağına karar veren mekanizmadır. İlk bakışta bu teknik bir ayrıntı gibi görünür: kuyruklar, kesmeler, öncelikler, zaman dilimleri. Fakat biraz yakından bakınca bir siyasi rejim görürüz. İlk gelen ilk hizmet alır yaklaşımı, bürokratik bir eşitlik idealine benzer; kim önce geldiyse o konuşur. Kısa işi önce bitir stratejisi verimci bir teknokrattır; toplam bekleme süresini azaltır ama uzun ve ağır süreçleri dışarıda bırakabilir. Öncelikli zamanlama ise aristokratiktir: bazı süreçler daha önemlidir, bazıları beklemelidir.

Gerçek zamanlı sistemlerde mesele daha da sertleşir. Bir uçak kontrol yazılımı, bir müzik çaların arka plan güncellemesiyle eşit muamele göremez. Burada liberal eşitlik geri çekilir, güvenlik merkezli bir olağanüstü hâl başlar. Bazı işlemler için gecikme ölümcül olabilir. İşletim sistemi der ki: Her sürecin hakkı vardır, ama her hakkın ağırlığı aynı değildir.

Bellek: Mülkiyet, Sınır ve Sürgün

Bellek yönetimi de başlı başına bir politik felsefe laboratuvarıdır. Her program kendi adres alanına sahip olduğunu sanır; sanki özel mülkünde geziniyormuş gibi. Oysa bu, işletim sisteminin kurduğu zarif bir yanılsamadır. Sanal bellek, modern yurttaşlık gibidir: sana bir alan vaat eder, ama bu alanın fiziksel karşılığı sistemin genel düzenine göre değişir. Sayfalar belleğe alınır, kullanılmayanlar diske sürgün edilir. Kim kalacak, kim takasa gönderilecek? Bu soru, kentin merkezinde kim yaşayacak sorusundan çok da farklı değildir.

Çöp toplama, bellek sızıntısı, önbellek politikaları… Bunların hepsi kaynakla arzu arasındaki çatışmayı anlatır. Programlar ister, sistem sınırlar. Siyasetin en çıplak tanımı da budur: sonsuz isteklerin sonlu kaynaklarla terbiye edilmesi. İyi bir işletim sistemi, cimri bir tiran değildir; savurgan bir popülist de değildir. O, ihtiyaç, hız ve güvenlik arasında sürekli pazarlık yapan soğukkanlı bir yöneticidir.

Yetki: Kök Kullanıcının Tehlikeli Tacı

Kullanıcı yetkileri, işletim sisteminin anayasal düzenidir. Normal kullanıcı, yönetici, çekirdek modu, kullanıcı modu… Bunlar teknik seviyeler olduğu kadar iktidar katmanlarıdır. Herkese tam yetki vermek özgürlük gibi görünür, ama çoğu zaman kaosa davetiyedir. Bir hatalı komut, bütün dosya sistemini yakabilir. Bu yüzden iyi sistemler özgürlüğü tamamen serbest bırakmaz; onu yetki, kimlik doğrulama ve izinlerle biçimlendirir.

Burada ilginç bir paradoks vardır: En güvenli sistem, kullanıcının her istediğini yapmasına izin vermeyen sistemdir. Fakat en yaşanabilir sistem de kullanıcıyı sürekli kelepçeleyen sistem değildir. Tıpkı politik toplumda olduğu gibi, mesele özgürlük ile güvenlik arasında donmuş bir denge bulmak değil; duruma göre ayarlanabilen akıllı bir gerilim kurmaktır.

İşletim sistemleri bize şunu fısıldar: Yönetim, emir vermek değil, çatışan ihtiyaçları sürdürülebilir biçimde düzenlemektir. Bir çekirdek, iyi çalıştığında görünmez olur; kötü çalıştığında herkes onu fark eder. Belki devletler için de en acı gerçek budur. En iyi yönetim, yurttaşın her saniye yönetildiğini hissetmediği ama kriz anında düzenin çökmemesini sağlayan yönetimdir.

Sonuçta bilgisayarlarımız küçük siyasal evrenlerdir. Her tıklamada kaynak dağıtımı, her gecikmede önceliklendirme, her izin penceresinde iktidar vardır. İşletim sistemini yalnızca kod olarak okumak eksik kalır; onu bir anayasa, bir şehir planı, bir ahlak deneyi olarak da okumak gerekir. Çünkü CPU kime çalışıyorsa, düzen de onun etrafında şekillenir.

Ufak Tiran

-Eski bir özetimizi gözden geçiriyoruz-

Sabah uyandığımda aklımda DJ’nin çok önemli bulduğu bir kavram vardı. Fakat bir türlü ismi aklıma gelmiyordu. Bilmediğin bişeyi Gooogle’da da aratamıyosun! J Neyse iş başa düştü oniki kitabı raftan indirdim, bu kavramın hangi kitabın hangi sayfasında olduğu da belli değildi. Fakat şundan emindim ki, bu önemli kavramın mutlaka altını çizmiş olmalıydım. Dolayısıyla çok hızlı bi taramaya giriştim ve beşinci kitapta onu buldum; ufak tiran!

Gülümseyerek ve büyük bir keyifle o bölümü baştan aşağı bir daha okudum. Elinde kitabı olanlar için belirteyim; İçten gelen ateş-23.cü sayfadan itibaren.

Bu konu kibirle alakalıdır. Kibir basit ve masum bişey değildir der DJ, “bir yandan bizde iyi olan her şeyin özüdür, öte yandan çürümüş herşeyin özü. Kibrin çürümüş yanından kurtulmak ustalıklı bir taktir gerektirir.”

Bu konudaki en etkin taktiğin, iz sürmenin tartışmasız ustaları Fetih dönemi görücüleri tarafından geliştirildiğini söyledi. Kendi içlerinde altı öğeden oluşuyordu bu taktik; Bunlardan beşine savaşçılığın özelliği deniyordu: denetim, disiplin, sabır, zamanlama ve istenç. Kibrini kaybetmek istiyen savaşçının dünyasının parçalarıydı bunlar. Belki de en önemlisi olan altıncı öğe ise, dış dünyaya aitti ve adı UFAK TİRANdı.

Ufak tiran bi işkencecidir diye açıkladı DJ, “savaşçının ölüm kalım erkini elinde tutan ya da en basiti rahatsız ederek çılgına çeviren birisi.”

Çömez için ufak tiran ne kadar güçlü ise o kadar değerlidir. en değerli ufak tiranlar, çömezi tek bir hareket ya da emirle öldürebilecek insanlardır. ama çok zor bulunduğundan çömezin ruhuna işkence eden bir insan da ufak tiran olarak kullanılabilir.

çömez, bilinmeyenle yüzleşmek için gerekli olan ilk 4 öğeyi ufak tiran aracılığı ile pratik eder, tiranın işlevi budur. Bu öğeler:

1 – denetim : tiran seni ayaklarının altında ezer iken kibirden kaynaklanan bir psikolojik yıkıma uğramamayı öğrenmeye ve sağduyulu kalmaya denetim denir. don juan’a göre tiran’ın aslında tek yapabildiği bedene işkence etmektir. tiran işkence ederken kişinin ruhuna işkence eden tiran değil gururdur, kendine acımasıdır.

2 – disiplin : tiran işkence ederken bile kafayı çalıştırıp tiranın zayıf ve güçlü yanlarını araştırmaya disiplin denir. “bi araba kötek yerken tiranın güçlü ve zayıf yanlarını gözlemleyebilecek duygusal kuvvete disiplin denir” der don juan.

3 – sabır : “dinginlikle, acele etmeden beklemek, olacakları neşe ve yalınlıkla ertelemektir sabır”

4 – zamanlama : gemlenen herşeyin koyuverildiği andır. disiplin ve denetimi bir nehir, sabrı bir baraj olarak nitelersek zamanlama barajın tiranı boğmak için patlatıldığı andır.

“sabır, savaşçının yapmaya hakkı olduğunu bildiği bir şeye tüm tini ile gem vurmasıdır. tabii ki bu savaşçının gidip herhangi birisine düzen hazırlaması ya da eski hesapların peşine düşmesi anlamına gelmez. sabır bağımsızdır. savaşçı, denetim, disiplin ve zamanlamaya ulaşmışsa, sabır kim neyi hakediyorsa onu bulmasını sağlar”

Üstün bi görücünün oluşumundaki en önemli unsur, sınırsız yetkeye sahip bir ufak tirandır.

Yeni görücüler, ufak tiranları yalnızca kibirden kurtulmak için değil, bu dünyadan çıkmak gibi çok karmaşık bir manevrayı başarmak için de kullandılar.

Yenilgi anlayışın ne diye sorduğumda ise şöyle cevapladı; “Ufak tiranla aynı duruma düştün mü yenilmişsindir. Öfkeyle, denetimsiz ve disiplinsiz, sabrını koruyamadan davranmak yenilmektir.”

Peki savaşçılar yenildikten sonra ne olur?

“Ya kendilerini yeniden toplarlar ya da bilginin peşinden gitmeyi bırakıp yaşamlarının sonuna kadar ufak tiran saflarındaki yerlerini alırlar.”

Anadoluda da dervişler birbirlerine veda ederken “allah derdini artırsın” derlermiş, sanırım onlar da ufak tiranın hikmetini biliyorlardı. 🙂