Atom Çekirdeğini Dağılmaktan Alıkoyan Görünmez Renk Oyunu

Atom çekirdeği, ilk bakışta küçük ve uslu bir bilye yığını gibi düşünülebilir: protonlar ve nötronlar yan yana durur, elektronlar da uzakta dolanır. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Çünkü protonların hepsi pozitif elektrik yüküne sahiptir ve klasik elektromanyetizmaya göre birbirlerini şiddetle itmeleri gerekir. Yani çekirdeğin sakin sakin oturması değil, adeta mikroskobik bir havai fişek gibi patlaması beklenir. Peki neden patlamaz? Cevap, doğanın en güçlü ama en tuhaf mekanizmalarından birinde saklıdır: Kuantum Kromodinamiği, yani QCD.

QCD, kuarkların ve gluonların dünyasını anlatan teoridir. Proton ve nötron dediğimiz parçacıklar aslında temel değildir; içlerinde kuark adı verilen daha küçük yapıtaşları bulunur. Bir proton iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan, bir nötron ise iki aşağı kuark ve bir yukarı kuarktan oluşur. Fakat onları bir arada tutan şey elektrik yükü değildir. Burada sahneye renk yükü çıkar. Adı renk olsa da bunun kırmızı elma, mavi gökyüzü ya da yeşil yaprakla ilgisi yoktur. Renk, kuarkların taşıdığı soyut bir kuantum özelliğidir; fizikçilerin matematiksel farkları ayırt etmek için seçtiği eğlenceli bir dildir.

Renk var, boya yok

QCD’de kuarklar kabaca üç tür renk yükü taşır: kırmızı, yeşil ve mavi. Antikuarklar ise bunların karşıt renklerini taşır. Doğa, gözümüze tek başına renkli kuark göstermeyi sevmez. Bunun yerine renk açısından nötr birleşimler üretir. Üç kuark bir araya gelip kırmızı, yeşil ve maviyi dengelerse proton ya da nötron gibi baryonlar oluşur. Bir kuark ile bir antikuark birleşirse mezonlar ortaya çıkar. Bu, renk yükünün temel kuralıdır: Tek başına bağıran renkler değil, toplamda sessizleşen kombinasyonlar sahneye çıkar.

Bu etkileşimi taşıyan parçacıklar gluonlardır. Gluon sözcüğü İngilizcedeki glue, yani yapıştırıcı kelimesinden gelir; gerçekten de kuarkları birbirine yapıştıran kuantum aracılarıdır. Ancak elektromanyetizmada fotonlar elektrik yüklü değildir; gluonlar ise kendileri de renk yükü taşır. İşte bu fark, QCD’yi hem büyüleyici hem de zor yapar. Gluonlar yalnızca kuarklarla değil, birbirleriyle de etkileşir. Yani yapıştırıcı aynı zamanda başka yapıştırıcılarla da yapışır. Kuantum dünyasının mutfağında işler bu yüzden oldukça köpüklüdür.

Neden kuarkı tek başına çıkaramıyoruz?

QCD’nin en şaşırtıcı özelliklerinden biri hapsolmadır. Kuarkları birbirinden ayırmaya çalıştığınızda aralarındaki kuvvet zayıflamak yerine artar. Bu, günlük sezgimize ters gelir. Elektriksel olarak iki yükü uzaklaştırırsanız aralarındaki kuvvet azalır; fakat kuarklar arasında durum lastik bant gibidir. Çektikçe enerji birikir. Yeterince çekerseniz kuarkı tek başına elde etmezsiniz; enerji yeni kuark-antikuark çiftleri üretir. Sonuçta yine renk açısından nötr parçacıklar oluşur. Doğa sanki şunu söyler: Kuark yalnız gezmez.

Bir de asimptotik özgürlük vardır; adı şiir gibi, içeriği hesap gibidir. Kuarklar birbirine çok yaklaştığında aralarındaki kuvvet zayıflar ve neredeyse serbestmiş gibi davranırlar. Uzaklaştıklarında ise kuvvet büyür. Bu özellik, 1970’lerde keşfedildi ve QCD’nin zaferlerinden biri oldu. Atom çekirdeğinin içindeki dünyanın neden hem sıkı bağlı hem de yüksek enerjilerde şaşırtıcı derecede hareketli olduğunu anlamamıza yardım eder.

Çekirdeği asıl ne tutuyor?

Burada ince bir ayrım önemlidir. QCD, kuarkları proton ve nötronların içinde doğrudan bağlar. Fakat atom çekirdeğinde protonları ve nötronları birbirine bağlayan kuvvet, güçlü etkileşimin artık etkisi olarak görülebilir. Nasıl nötr atomlar arasında van der Waals kuvvetleri ortaya çıkabiliyorsa, renk açısından nötr proton ve nötronlar arasında da artık güçlü kuvvet oluşur. Bu kuvvet çoğunlukla pion gibi mezonların alışverişiyle modellenir. Yani çekirdeği bir arada tutan şey, QCD’nin daha büyük ölçekteki yankısıdır.

Bu artık kuvvet, elektromanyetik itmeye karşı galip gelir; ama yalnızca çok kısa mesafelerde. Güçlü nükleer kuvvet birkaç femtometre civarında etkilidir. Bu yüzden çekirdekler belirli boyutlarda kararlı olabilir. Çok fazla proton eklediğinizde elektriksel itme büyür ve çekirdek kararsızlaşır. Radyoaktivite, fisyon ve yıldızların içindeki nükleer süreçler, bu hassas dengenin farklı yüzleridir.

Kuantum Kromodinamiği bize maddenin derinliklerinde sert bilyeler değil, kurallar, simetriler ve alanlar olduğunu gösterir. Renk yükü gözle görülmez, ama evrendeki her karbon atomunun, her oksijen molekülünün, bedenimizdeki her hücrenin varlığında payı vardır. Atom çekirdeği, soyut bir kuantum dilinin somut zaferidir: Görmediğimiz renkler, dokunduğumuz dünyanın iskeletini bir arada tutar.

Yaklaştıkça Özgürleşen Parçacıklar: Evrenin En Tuhaf Kelepçesi

Gündelik akıl bize şunu fısıldar: İki şey birbirine yaklaşırsa etkileri artar, uzaklaşırsa azalır. Mıknatıslar, gezegenler, aşklar, kavgalar; hepsi sanki bu basit sezgiye uyar. Fakat atom çekirdeğinin derinliklerine, proton ve nötronların içine indiğimizde evren birden alaycı bir gülümsemeyle kuralları ters çevirir. Kuarklar birbirine çok yaklaştığında neredeyse özgür davranır; uzaklaşmaya çalıştıklarında ise görünmez bir ip gerilir, enerji artar, zincir sertleşir. Bu olguya asimptotik özgürlük denir ve modern fiziğin en parlak, en ters köşe fikirlerinden biridir.

Kuarkların Garip Hapishanesi

Protonun içinde üç kuark bulunur demek, kulağa küçük bilyelerin bir torbada durması gibi gelebilir. Oysa tablo bundan çok daha canlıdır. Kuarklar, gluon adı verilen taşıyıcı parçacıklarla sürekli etkileşir. Elektromanyetik kuvvette foton neyse, güçlü nükleer kuvvette gluon odur; ama gluonlar çok daha hırçındır. Çünkü foton elektrik yükü taşımazken, gluonlar güçlü kuvvetin yükü olan renk yükünü taşır. Yani kuvveti taşıyan parçacıklar aynı zamanda kuvvetin kendisinden de etkilenir. Bu, bir postacının yalnızca mektup taşımayıp her teslimatta mahalle kavgasına karışması gibidir.

İşte bu yüzden güçlü kuvvet, bildiğimiz kuvvetlere benzemez. Elektrik yükleri arasındaki etkileşim uzaklıkla zayıflar. Kütleçekim de öyledir. Ama kuarklar arasında mesafe açıldıkça alan çizgileri uzaya yayılıp seyrelmek yerine bir tür enerji tüpü gibi yoğunlaşır. Kuarkı arkadaşından ayırmaya kalkarsanız, aradaki alan bir lastik bant gibi gerilir. Daha çok çekersiniz, daha çok enerji depolanır. Sonunda o kadar enerji birikir ki boşluktan yeni bir kuark-antikuark çifti doğar. Yani tek bir kuarkı serbest bırakayım derken elinizde yine bağlı parçacıklar kalır. Doğa adeta şunu söyler: Kuark tek başına sahneye çıkmaz.

Yakın Mesafede Gelen Özgürlük

Asimptotik özgürlük ise bu tablonun diğer yüzüdür. Kuarklar birbirine çok çok yaklaştığında, aralarındaki güçlü etkileşim zayıflar. Sanki aynı odanın içinde birbirlerini görmezden gelen eski dostlar gibi, yüksek enerjilerde daha bağımsız hareket ederler. Bu durum özellikle parçacık hızlandırıcılarında belirginleşir. Protonlara muazzam enerji verip onları çarpıştırdığımızda, içlerindeki kuark ve gluonların kısa süreliğine daha serbest davranan bileşenler gibi analiz edilebildiğini görürüz.

Bu fikir 1970’lerde David Gross, Frank Wilczek ve David Politzer tarafından kuantum renk dinamiği çerçevesinde açıklığa kavuşturuldu. Kuantum renk dinamiği, kısaca QCD, güçlü nükleer kuvvetin matematiksel dilidir. Asimptotik özgürlüğün keşfi yalnızca bir teknik başarı değildi; evrenin mimarisine dair sezgilerimizi de değiştirdi. Çünkü en temel düzeyde gerçeklik, her zaman basitçe daha yakın eşittir daha güçlü biçiminde çalışmıyordu.

Boşluk Sandığımız Yer Kaynıyor

Burada boşluğun rolü çok önemlidir. Kuantum alan kuramında boşluk, bomboş bir hiçlik değildir; sanal parçacık çiftleriyle kaynayan, dalgalanan, etkileri ölçülebilen bir ortamdır. Elektromanyetik kuvvette bu dalgalanmalar yükü bir miktar perdeleyebilir. Güçlü kuvvette ise gluonların kendi kendileriyle etkileşmesi oyunu değiştirir. Sonuçta kısa mesafelerde etkileşim zayıflar, uzun mesafelerde ise kuvvet güçlenir. Bu ters akış, QCD’nin ayırt edici imzasıdır.

Bunu şöyle düşünebiliriz: Bir şehirde kalabalık arttıkça herkesin birbirine çarpmasını beklersiniz. Fakat burada mikroskobik şehir öyle düzenlenmiştir ki merkezde trafik açılır, kenarlara gidildikçe yollar daralır. Kuarklar birbirine yakınken hareket alanı bulur; uzaklaşmaya kalktıklarında evrenin dokusu onları yeniden bağlayacak biçimde gerilir.

Özgürlük Her Zaman Yalnızlık Değildir

Asimptotik özgürlük, adındaki şiirselliğe rağmen çok kesin bir fiziksel ilkedir. Protonların neden kararlı olduğunu, atom çekirdeklerinin nasıl var olabildiğini ve yüksek enerjili çarpışmalarda neden belirli parçacık jetleri gördüğümüzü anlamamıza yardım eder. Aynı zamanda hadron hapsi denen olgunun da kapısını aralar: Kuarklar doğada tek başına gözlenmez; mezonlar ve baryonlar gibi renk bakımından nötr bileşikler içinde bulunur.

Belki de bu yüzden asimptotik özgürlük, bilimin en güzel paradokslarından biridir. Özgürlük burada kaçıp gitmekle değil, yeterince derine inmekle gelir. Uzaklaşmak bağımsızlık değil, daha güçlü bir bağ üretir. Yakınlaşmak ise baskı değil, etkileşimin zayıfladığı bir açıklık yaratır. Atom altı dünyanın bu tuhaf mantığı bize şunu hatırlatır: Evren, insan sezgisinin büyütülmüş bir versiyonu değildir. Bazen en sağlam zincirler mesafeden yapılır; en beklenmedik özgürlük ise çekirdeğin en sıcak, en yoğun, en küçük odasında saklanır.

CPU Kime Çalışır? İşletim Sistemlerinin Gizli Anayasası

Bir işletim sistemi yalnızca bilgisayarı açan, pencereleri taşıyan, dosyaları düzenleyen teknik bir aracı değildir. O, makinenin küçük cumhuriyetidir. İçinde işlemciler, bellek blokları, dosyalar, aygıtlar ve süreçler yaşar; her biri sınırlı kaynaklardan pay ister. Siyaset de tam burada başlar: Herkese aynı anda yetmeyen bir şeyi kim, ne zaman, ne kadar kullanacak?

Bir bilgisayarın kalbinde çalışan çekirdek, görünmez bir devlet gibi davranır. Kullanıcı ekranda bir video oynatırken, arkada antivirüs tarama yapar, tarayıcı sekmeleri homurdanır, güncelleme servisi sabırla sıra bekler. Hepsi işlemci zamanı ister. Fakat işlemci zamanı, antik şehirlerdeki su kanalları gibi sınırlıdır. İşletim sistemi bu akışı dağıtırken aslında bir adalet teorisi uygular.

Zamanlayıcı: Makinenin Başbakanı

Zamanlayıcı, hangi sürecin işlemciyi kullanacağına karar veren mekanizmadır. İlk bakışta bu teknik bir ayrıntı gibi görünür: kuyruklar, kesmeler, öncelikler, zaman dilimleri. Fakat biraz yakından bakınca bir siyasi rejim görürüz. İlk gelen ilk hizmet alır yaklaşımı, bürokratik bir eşitlik idealine benzer; kim önce geldiyse o konuşur. Kısa işi önce bitir stratejisi verimci bir teknokrattır; toplam bekleme süresini azaltır ama uzun ve ağır süreçleri dışarıda bırakabilir. Öncelikli zamanlama ise aristokratiktir: bazı süreçler daha önemlidir, bazıları beklemelidir.

Gerçek zamanlı sistemlerde mesele daha da sertleşir. Bir uçak kontrol yazılımı, bir müzik çaların arka plan güncellemesiyle eşit muamele göremez. Burada liberal eşitlik geri çekilir, güvenlik merkezli bir olağanüstü hâl başlar. Bazı işlemler için gecikme ölümcül olabilir. İşletim sistemi der ki: Her sürecin hakkı vardır, ama her hakkın ağırlığı aynı değildir.

Bellek: Mülkiyet, Sınır ve Sürgün

Bellek yönetimi de başlı başına bir politik felsefe laboratuvarıdır. Her program kendi adres alanına sahip olduğunu sanır; sanki özel mülkünde geziniyormuş gibi. Oysa bu, işletim sisteminin kurduğu zarif bir yanılsamadır. Sanal bellek, modern yurttaşlık gibidir: sana bir alan vaat eder, ama bu alanın fiziksel karşılığı sistemin genel düzenine göre değişir. Sayfalar belleğe alınır, kullanılmayanlar diske sürgün edilir. Kim kalacak, kim takasa gönderilecek? Bu soru, kentin merkezinde kim yaşayacak sorusundan çok da farklı değildir.

Çöp toplama, bellek sızıntısı, önbellek politikaları… Bunların hepsi kaynakla arzu arasındaki çatışmayı anlatır. Programlar ister, sistem sınırlar. Siyasetin en çıplak tanımı da budur: sonsuz isteklerin sonlu kaynaklarla terbiye edilmesi. İyi bir işletim sistemi, cimri bir tiran değildir; savurgan bir popülist de değildir. O, ihtiyaç, hız ve güvenlik arasında sürekli pazarlık yapan soğukkanlı bir yöneticidir.

Yetki: Kök Kullanıcının Tehlikeli Tacı

Kullanıcı yetkileri, işletim sisteminin anayasal düzenidir. Normal kullanıcı, yönetici, çekirdek modu, kullanıcı modu… Bunlar teknik seviyeler olduğu kadar iktidar katmanlarıdır. Herkese tam yetki vermek özgürlük gibi görünür, ama çoğu zaman kaosa davetiyedir. Bir hatalı komut, bütün dosya sistemini yakabilir. Bu yüzden iyi sistemler özgürlüğü tamamen serbest bırakmaz; onu yetki, kimlik doğrulama ve izinlerle biçimlendirir.

Burada ilginç bir paradoks vardır: En güvenli sistem, kullanıcının her istediğini yapmasına izin vermeyen sistemdir. Fakat en yaşanabilir sistem de kullanıcıyı sürekli kelepçeleyen sistem değildir. Tıpkı politik toplumda olduğu gibi, mesele özgürlük ile güvenlik arasında donmuş bir denge bulmak değil; duruma göre ayarlanabilen akıllı bir gerilim kurmaktır.

İşletim sistemleri bize şunu fısıldar: Yönetim, emir vermek değil, çatışan ihtiyaçları sürdürülebilir biçimde düzenlemektir. Bir çekirdek, iyi çalıştığında görünmez olur; kötü çalıştığında herkes onu fark eder. Belki devletler için de en acı gerçek budur. En iyi yönetim, yurttaşın her saniye yönetildiğini hissetmediği ama kriz anında düzenin çökmemesini sağlayan yönetimdir.

Sonuçta bilgisayarlarımız küçük siyasal evrenlerdir. Her tıklamada kaynak dağıtımı, her gecikmede önceliklendirme, her izin penceresinde iktidar vardır. İşletim sistemini yalnızca kod olarak okumak eksik kalır; onu bir anayasa, bir şehir planı, bir ahlak deneyi olarak da okumak gerekir. Çünkü CPU kime çalışıyorsa, düzen de onun etrafında şekillenir.

Belirsizlik ve Bilginin Sınırları

Atomlar Hakkında Bilmek İsteyeceklerimizin Tamamını Neden Hiçbir Zaman Bilemeyeceğiz ve Neden Bu Gerçek Atomları Olası Kılıyor

Kuantum topraklarının içlerine doğru ilerledikçe, yolcularımız birçok ilginç olaya daha tanık oldu. Bunlardan biri de, küçük kütleleri yüzünden nerede oldukları zar zor belirlenebilen kuantum sivrisinekleriydi.
George Gamow

Aklını kaçırmış olmalıydı. Gıcır gıcır Ferrari’sini daha az önce garajına park etmişti. Hatta garaj kapısı otomatik olarak kapanırken önünde bir süre dikilmiş, duyduğu gurur ve keyfi son anına dek yaşamak istemişti. Ardından çakıllı yoldan evine doğru yürürken birdenbire rüzgar çıktı ve zemin hafif şekilde sarsıldı. İstemdışı olarak, gerisingeri garaj yoluna doğru yürüdü. Ferrari ‘si kapalı olan garaj kapısının önündeydi! Bu türden Houdini tarzı kaçış olayları elbette ki gündelik hayatımızda görülmez. Öte taraftan ultra-küçük parçacıkların dünyasında, bu olaylar sürekli vuku bulan şeylerdir.

Bir an için, bir atomu mikroskobik bir hücrenin içine kilitlersiniz ve bir an sonra, kelepçelerini kırıp atarak sessizce gecenin içine doğru süzülmüş bir atomunuz olur. Kaçmanın olanaksız olduğu hücrelerden bu mucize kabilinden kaçma becerisi, mikroskobik parçacıkların, dalgaların yaptığı her şeyi yapabilmesine imkan tanıyan dalgasal yüzüyle bağlantılıdır. Ve dalgaların yapabildiği şeylerden biri de, geçilemez görünen engelleri aşıp geçmektir.

Bu, apaçık şekilde ortada olan ya da herkes tarafından bilinen bir dalga özelliği değildir. Fakat bu özellik, cam bir blokun içinde yol alan ve blokun dışına kaçmaya çalışan bir ışık huzmesiyle gözlemlenebilir. Burada önemli olan, cam blokun havayla birleştiği sınır noktasında ne olduğudur.

Işık bu sınıra, yani camın kenarına dar bir açıyla çarpacak olursa, tekrar cam blokun içine doğru yansıtılır ve havaya kaçma girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. Işık görünürde cam blokun içinde hapistir. Öte yandan blokun hemen yanına (aralarında ancak dar bir hava boşluğu kalacak kadar uzaklıktaki bir noktaya) bir başka cam blok konulduğunda, bambaşka bir şey gerçekleşir.

İkinci blokun yerleştirilmesinin ardından, cama çarpan ışığın bir kısmı -ilk durumda olduğu gibi- geri yansıtılır. Ancak bu defa, ışığın bir kısmı da, bloklar arasındaki hava boşluğunu aşarak ikinci cam blokun içinde yoluna devam eder.

Garajından kaçan Ferrari ve cam bloktan kaçan ışık arasındaki paralellik çok net olmayabilir. Ancak pratikte, Ferrari için kapalı garaj duvarı nasıl geçilemezse, bloklar arasındaki hava boşluğu da ışık için aynı şekilde aşılamaz olmalıdır. Işık dalgasının, önündeki engeli aşarak cam bloktan kaçabilmesinin nedeni, dalganın belli bir yerde bulunan değil, uzayda yayılan bir şey olmasıdır.

Işık dalgaları camhava engeline saldırıp yeniden camın içine yansıtıldığında, çarparak yansıtıldıkları yer aslında camın kenarı değildir – camın ötesindeki havanın içinde kısa bir mesafe katetmektedirler. Dolayısıyla çıktıkları cam blokun içine tekrar dönmeden önce bir başka cam blokla karşılaşırlarsa, yollarına devam edebilirler. İlk cam blokun hemen dibine, aralarında ancak bir saç teli kadar boşluk olacak şekilde bir başka blok yerleştirin; ışık çoktan aradaki hava boşluğunu atlamış ve tutulduğu hücreden kaçmıştır bile!

Geçilemeyeceği düşünülen engelleri geçebilme yetisi, ışık dalgalarından ses dalgalarına ve atomlarla bağlantılı olasılık dalgalarına dek, tüm dalga türleri için geçerlidir. Dalgaların bu özelliğini mikroskobik dünyada görebiliriz. Bu konu üzerine verilebilecek muhtemelen en çarpıcı örnek, alfa parçacığının atom çekirdeği gibi kaçmanın imkansız olduğu düşünülen bir hapishaneden kaçabildiği alfa bozunumu olayıdır.

Çekirdekten Kaçış

Alfa parçacığı helyum atomunun çekirdeğidir. Kararsız -radyoaktif- bir çekirdek, kendisini daha hafif ve kararlı bir çekirdeğe dönüştürmek için umutsuz bir girişimde bulunarak dışarı bir alfa parçacığı tükürebilir.

Şu anda basit bir şekilde ortaya koyuyor olsak da, bu süreç bizim için ciddi bir bilmece durumunda. Çünkü bildiklerimizin ışığında, bir alfa parçacığının bulunduğu çekirdeğin içinden çıkamaması gerekiyor. Yüksek atlama dalında yarışan bir olimpiyat atletinin önüne beş metrelik bir engel konduğunu düşünün. Bu atlet dünyanın en iyilerinden biri de olsa, bu yükseklikteki bir çıtayı aşması imkan dahilinde değildir. Dünya üzerindeki hiçbir insanın bu denli yüksek bir engeli aşmasını sağlayacak derecede güçlü bacakları yoktur.

Atom çekirdeği içindeki alfa parçacığı da benzer bir durumla karşı karşıya sayılabilir. Parçacığı çekirdeğin içinde tutan engel, çekirdekteki nükleer kuvvetler tarafından oluşturulmuştur ve beş metrelik çıta bir atlet için ne denli aşılamaz durumdaysa, çekirdek içindeki engel de alfa parçacığı için aynı şekilde aşılamaz olmalıdır.

Fakat alfa parçacıkları atom çekirdeğinin içinden kaçabilmektedir. Ve çekirdeğin içinden kaçabilmeleri parçacıkların dalgasal yüzüyle bağlantılıdır. Cam bir blok içine hapsolmuş ışık dalgalan gibi, parçacıklar da önlerindeki geçilemez sanılan engeli aşarak sessizce dış dünyaya karışırlar.

Bu sürece kuantum tünellemesi (quantum tunnelling) denmektedir – alfa parçacıklarının atom çekirdeğinin içinden çıkabilmek için kendilerine bir tünel açtıkları söylenir. Kuantum tünellemesi aslında belirsizlik denilen ve mikroskobik dünya hakkında ne bilebileceğimiz ve ne bilemeyeceğimiz üzerine esas sınırı ortaya koyan, çok daha genel bir olayın tezahürüdür. Ve çift yarık deneyi belirsizliğin harikulade bir örneğidir.

Karşıt Kutuplar

manyetik-alanKutupluluk doğanın her yanına nüfuz etmiş bir özelliktir. Sadece dünyanın kuzey ve güney kutupları olarak mevcut değildir. Aynı zamanda, çekirdeklerin bir değil iki manyetik kutbu varmış gibi davrandıkları atomaltı düzeyde de mevcuttur. Diyalektik, doğa tecrübemizin sonucu olarak kanıtlamıştır ki, genelde tüm kutupsal karşıtlar, karşıt kutupların birbirleri üzerine karşılıklı eylemiyle belirlenirler, bu kutupların ayrışması ve karşıtlığı, ancak bunların karşılıklı bağlantı ve birliğiyle varolur, ve tersinden, bunların birliği ancak bunların ayrışmasında varolur ve karşılıklı bağlantıları da ancak karşıtlıklarında varolur. Bu bir kez saptandı mı, itme ve çekmenin sonuçta birbirini götürmesi, ya da hareketin bir biçiminin bir yarıya ve diğer biçiminin diğer yarıya bölünmesi gibi bir sorun olamaz, dolayısıyla iki kutbun karşılıklı olarak iç içe geçmesi ya da mutlak ayrışması gibi bir sorun da olamaz. Bu, ilk durumda mıknatısın kuzey ve güney kutuplarının karşılıklı olarak birbirlerini götürmelerini istemekle, ya da ikinci durumda mıknatısı iki kutup arasında ortadan bölmenin, bir tarafta güney kutbu olmayan kuzey bir yarım ve diğer tarafta da kuzey kutbu olmayan güney bir yarım doğurmasını istemekle eşit olur.

İnsanların mutlak ve değişmez karşıtlar olarak gördüğü bazı şeyler vardır. Örneğin, aşırı bağdaşmazlık kavramını anlatmak istediğimizde “karşıt kutuplar” terimini kullanırız: kuzey ve güney mutlak olarak sabitlenmiş ve karşıt olgular olarak görülürler. Gemiciler bin yıldan fazladır kaderlerini, onlara bilinmeyen denizlerde kılavuzluk eden ve her zaman kuzey kutbu denen esrarlı şeyi gösteren pusulaya teslim etmektedirler. Oysa daha yakından bir analiz, kuzey kutbunun ne sabit ne de kararlı olmadığını göstermektedir. Dünya, kendi merkezinde, yer eksenine paralel olarak uzanan adeta dev bir mıknatıs varmışçasına güçlü bir manyetik alanla (jeosantrik bir eksen dipolü) sarılmıştır. Bu, dünyanın merkezinin esasen demirden oluşan metalik bileşimiyle ilişkilidir. Güneş sisteminin oluşumundan bu yana geçen 4,6 milyar yılda, dünyadaki kayalar defalarca oluştular ve yeniden oluştular. Ve sadece kayalar değil, her şey.
Devamını oku “Karşıt Kutuplar” →