Atlas Vazgeçti-4

Kitabı bitirdim, mutlu muyum? Hayır! Sebep? Bilmiyorum. Kendimi bilmek için zorlarsam başarabileceğimi sanıyorum ama bunu yapayım mı? Mutsuzluğu ifade etmenin bu kadar komplike olabileceğini daha önce düşünmek zorunda kalmamıştım. Bazılarına –özellikle balık burcu olanlara- neden mutsuz olduklarını sorduğumda bir sebep göstermek zorunda mıyım, nedensizce işte öyle derlerdi. Bunu kabul etmekte zorlanırdım, sebebi belki bilmiyor olabilirsin ama sebepsizce mutsuz değilsindir derdim. Kabul etmezlerdi. Galiba gerçek durumlarını şu anda anlıyorum (belki bu da değil ama bana öyle geldi), sebebi bilmiyor değilim hayır değilim ancak öylesine karmaşık ki bunu anlatmak için enerji harcayayım mı onu bilmiyorum (Hele balıkların üşengeçliği hesaba alınırsa bu çözüm onlara gerçekten uygun olabilir belki).

Malum ben üst seviyede bir faydacı olarak doğdum hala da öyleyim. Enerji harcamak için bir fayda ummalıyım, bazıları bunu eleştirirler fakat ben herkesin sonuçta bu ilkeyle hareket ettiğini fakat “fayda” içeriğinin her bireye göre hatta her bir duruma göre değişik olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda günlüğümü bi kaç kez yazdığımı hatırlıyorum, o sebeple faydacılığı da açılımlamayı şu an faydasız buldum! J

Aman neyse, Atlas vazgeçti okurken çok güzeldi ama bitince aynı lezzeti bırakmadı. Harika bir çalışma olduğunu hala düşünüyorum ancak bu ölçüde her “beyanata” karışması muhtemel çift anlamlılıkları da beraberinde taşıması kaçınılmaz.

Bu kitapta en çok geçen kelime hangisidir dersiniz? Örneğin “Bir kadını öldürmek” kitabında en çok kullanılan kelime “oyun” imiş hatta sayısını da söylemişlerdi şimdi unuttum. Atlas Vazgeçti kitabındaki en favori kelime ise: Yağmacı! Binbeşyüz sayfalık bu görkemli savunma Yağmacılara hitaben yapılıyor: Yağmacıların aklımızı kullanmasına izin vermeyeceğiz! Diyor ve bu fikir uyarınca bir pasif ayaklanma yürütülüyor. Yöntem Gandi’yi hatırlatıyor doğrusu, oysa Ayn Rand  Doğu mistisizminden tiksindiğini bi kaç kez konu ediyor kitapta.

“Yağmacı” kelimesi bize hiç yabancı değil, Castaneda öğretisinde yağmacının yeri büyüktür ve onun aklımız yolu ile bizi etkisiz bıraktığı söylenir. Acaba her ikisinin bahsettiği yağmacı aynı mı? Ya da bu fark eder mi?

İşte aklımda kaldığınca, Ayn Rand’ın sevdikleri/ sevmedikleri ve altını kalınca çizdikleri:

1.       Kadınları sevmiyor; sanırım onları hayatın köstekleyicileri olarak görüyor.

2.       Erkekleri –yaptıkları işe aşkla bağlıysalar- seviyor.

3.       Sanayicileri seviyor; onları üretme becerileri sebebiyle –üretimi de insan mutluluğunun temeli olarak gördüğü için- çok önemsiyor.

4.       Bilimi seviyor. Ancak burada bilim insanının taşıması gereken ahlak üzerinde titizlikle duruyor.

5.       Ahlak seviyor. Ancak ahlakın nerden edinileceği üzerinde durmuyor! Dinleri,metafiziği, mistisizmi sevmiyor, onların adını dahi duymak istemiyor. Sanırım “ahlak” öylece kendiliğinden var onun için. (Buraya sonra değineceğiz)

6.       “Yaşam” ı ve zenginliği –ister aristokrasi isterse sanayi yolu ile elde edilmiş olsun- seviyor, ölümden ve fakirlikten nefret ediyor.

7.       Zekaya tapıyor. Onun kurgusu içindeki zeki adamların bulunduğu yerler ve koşullar dikkate alındığında IQ leri yüksek olması gerekiyor ancak romandaki kişilerin hayatlarına baktığımızda aslında onlar EQ anlamında da üst seviyedeler.

8.       “İyilik”,”yardım”, “adanma”, “aile ilişkileri”, “büyü”, “sosyal” gibi kelimeleri tiksintiyle kullanıyor.

9.       “aşk” çok önemli; her anlamda aşkla bağlanma durumunu övüyor. Aşkın objesi ne olursa olsun diyemeyeceğim; çünkü yağmacılığı aşkla yapanlara karşı duygularını göremedim kitapta.

10.   Üreten insanın ahlaklı olduğunu varsayıyor; kitapta üretim yapan hiç kimse bi ahlaksızlık olayına girmiyor. Üretimden kazanılan para ve servet onun için en büyük paye, öyle ki, kurduğu yeni Dünya’ya dolar işaretini bayrak/simge yapıyor. Örnek vermediği için Ayn Rand’ın üretim yapan fakat ahlaksız olan insanlara nasıl baktığı ve bu yolla kazanılan paraya da nasıl tutum takınacağını öğrenemiyoruz.

11.   Öğretmenin ancak bir bilim adamı gibi olabileceğini (yani yaratıcı ve ahlaklı) öneriyor. Öğretmenin varlığını gerçekten önemsiyor.

12.   Hiyerarşiyi benimsiyor.  İnsanların bir kısmı yaratıcı, zeki, girişimci, çalışkan olurlar ve onlar kendi refahlarını sağlarken bu aynı zamanda toplumun diğer kesimlerine de –kendiliğinden-yansır. Bu özelliklere sahip olmayanlar yani, aptal, taklitçi, tembel olanlar da birinci guruba hayran ve müteşekkir olmalılar. Birinci guruptakiler bunu doğrudan talep etmeyecek kadar egosantrik olsalar da ikinci gurup –kendiliğinden- hadlerini bilmeliler. (yukarıdaki her madde için kitaplar dolusu söyleyecek şey var tabi fakat bu 12.ci madde için kısa bir notu belirtmeden geçemeyeceğim: Ayn Rand “kıskançlık” kelimesini ve buna bağlı olarak “haset” edimini hiç duymamış galiba, kitapta bu iki kelime sanırım hiç yok! Tabi “duygu” kelimesine tiksintiyle baktığı için bunu es geçmiş olması muhtemel)

13.   Akıl, mantık, zihin, adalet, bilgi seviyor, duygulardan nefret ediyor. (Tamamen kendi tahminim olmakla birlikte Rand’ın küçükken şiddetli duygusal sömürüye maruz kalmış olabileceğini düşünüyorum.)  İnsanın yalnızca duygular yolu ile zayıf düşürebileceğini biliyor ve bu sebeple kalp seviyesinde geçen her konuşmayı tiksintiyle reddediyor. Zaten Aristo’yu seviyor, karanlık ve aydınlık, doğru ve yanlış var. Ve insan bunları aklı yolu ile ayırt edebilir. “Esneme”, “dalgalı mantık” gibi sözler onun için yenilginin işaretleri. Bu kavramlar Yağmacının kullandığı yöntemlerin başında geliyor.

14.    Ayn Rand kitabında altını büyük bir saygıyla kutsuyor, onun için dolar=altın. Zaten Kurduğu Atlantiste para altından dolar. Kağıt para, tahvil, hisse senedi gibi şeyler gerçek “değer” olamazlar, bunlar yağmacının işine yarayan enstrümanlar.

Aklıma geldikçe ilave edeceğim. Onun “varlık” sevdiğini söylemiştim. Aklı olan her insan zaten bunu sevmelidir. Bu, kendini, hayatını sevmek anlamına gelir öncelikle. Her doğru işin göstergesi maddi yani fiziki olarak görülebilmelidir Rand’a göre. İnsanın güzelleştirebileceği bu dünyadır aslında “var” olan da sadece budur. Yeni Dünyasına “Atlantis” ismi verilmiş olması asla tesadüf değil bence. Kitaptaki kahramanların hepsi birer Atlantis vatandaşına benziyor zaten (mitolojik olarak bilebildiğimiz kadarıyla). Atlantis’in sonu bilgi boyutunun varlık boyutunu çok aşmış olması sebebiyle geliyordu. Varlık boyutunu, ahlak ya da bilinç olarak algılamak lazım. Sonuçta bilgi de aynen para gibi enerjinin yoğunlaşmış şeklidir ve onu taşıyamayacak insanın elinde ya çarçur olup gider-bu evlası- ya da korkunç bir silaha dönüşür.

Burada biraz ara verip konunun Annunakiler miti ile benzeşliğini hatırlatmak istiyorum.

Nibiru (Marduk) gezegeninin kralı/komutanı Anu’nun iki oğlu ve bir kızı Dünya’ya gelirler. Amaçları kendi gezegenlerinin yırtılan atmosferini onarmak amacıyla buradaki altını çıkarmak ve Nibiru’ya sevk etmektir.  Anu’nun İnsan ırkından oğlu Enlil, Dünya’ya komutan atanmıştır. Kızı Ninmah, şifa, yiyecek, tohumlama, mevcut canlıların ıslahı gibi konularda yetkilidir. Diğer oğlu Enki ise onun sürüngen eşinden olmadır, araştırmacı ve tüm bilgilerin(adına ME denilen bi tür bilgi tohumu) sahibidir. Buradaki altın çıkarma işleri beşyüzbin yıl sürer, sonunda işlerini tamamlayıp milattan önce 1600 yıllarında, Marduk’un bir önceki geçişinde (3600 yıllık yörüngeye sahip)buradan giderler. Hikâyeyi çok kısa anlatıyorum (bu sayfalarda detaylı bilgileri var. Bu arada fikir Zekeriya Sitchin ve Sümer yazıtlarından çıkıyor)

Daha Marduk’tan çok önce varlıkların bilinçlenme yolunda hız almaları için iki ayrı prototip üretilmiş:

1.       Sürüngenler: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onları kontrol altına alın ya da yok edin, aksi takdirde siz yok olursunuz”.  Üretilen ilk prototip oldukları için epeyce deneyim yaşamışlar ve bilgi biriktirmişler.

2.       İnsanlar: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onlarla iyi geçinin, paylaşımcı olun.” Sonraki prototip olduklarından sürüngenlere göre çok daha az bilgiye sahipler.

Tabi evrende bu iki türün birleşmelerinden oluşan melez türler oluşması da kaçınılmaz, tıpkı hikâyedeki Tanrı Enki gibi. Melezlik bunla kalsa yine iyi, bundan daha beteri Annunaki erkeklerinin Dünya kızları ile olan ilişkilerinden doğan melezler, bunlara yarı tanrı deniyor. Bunların büyük kısmı burada bulunduğu beşyüzbin yıl içinde güzelliklere düşkün çapkın Tanrı Enki tarafından bizzat yapılıyor.

İşlerin siyah-beyazdan biraz daha karışık olduğunu anlatmak için ille de bu miti kanıt göstermek durumunda değilim, aklıma geldi de hatırlatayım dedim yoksa işlerin karmaşıklığı bir sonuç olarak gözler önünde, tam da Ayn Rand’ın çizdiği tablo ile somut biçimde kanıtlanmıştır zaten. Buna rağmen O, Aristo mantığını yüceltiyor, bu ilginç tabi.

-devam ediyor-

Not: Bugün saat 20.00 de CnBcE’de ki MERLİN dizisini çocuklara ve genç hissedenlere izlettirmeyi unutmayalım.

İllüzyondan Sıkıldıysan Kanalı Değiştir

Günümüz nasıl geçiyor? Uyanıp iş veya okul için sokağa çıkıp, akşam saatlerinde pili bitmiş bir beden olarak, savrula savrula eve dönerek değil mi? Dahası da var; evde, ya televizyonun karşısında uyuşuk gözlerle pinekliyoruz ya da bilgisayarın başına geçip, hayattan yarı kopuk, sanal dünyaya şehvetle bağlı neferlere dönüşüyoruz.

Çevrede beynimizi uyuşturmak için uyaran yüzlerce şey varken, biz bilinçli seçimler yaptığımızı düşünüp, başka bir uyuşturucuyla kandırıyoruz kendimizi; kibir. Mesela televizyonu, yalnızca haberleri izlemek için açıyoruz. Hangi haberleri mi? Yayıncı kuruluşun kendi tarafından yorumladığı haberleri… Varlığını sürdürebilmek için reyting elde edebileceği haberleri… İlgi görmeyeceği düşünülenlerin süslenerek karşımıza getirildiği haberleri…

Hesapta gündemi, güncel olanı takip ediyoruz bu sayede. Peki nedir bu güncel? Etiketlerdeki sayıların artması, bilmem nerede trafiğin kilitlenmesi, futbol takımının galip gelmesi ya da yenilmesi, sırf ünlü diye mikrofon uzatılan birinin vatandaşın sorunlarına kafa yorması ve benzeri… Zihninizde bir şeyler canlandı değil mi? Şimdi de bunları izledikten sonraki günü düşünelim. Sabah işe veya okula gidip, dün gece haberlerde gördüklerimizden dem vurmuyor muyuz arkadaşlarımızla? Hatta bazı konuları lastik gibi uzatmıyor muyuz ertesi günlere kadar… Bir de onlara eklenen o gecenin haberleri var…

Peki biz bunlara düşünüp, bunlardan bahsederken, geçip giden, git gide tükenen ömrümüz değil mi? İnsan olarak varlığımızın amacı, yaratılan sanal gündemleri takip edip, hayatımızı bu sanal gündemler hakkında düşünüp yorum yaparak geçirmek mi? Gündem denen şey, belki de hayatımızdaki en büyük uyuşturucu! Acaba en değerli varlığımız olan beynimizi, para denen ve uygarlık tarihini tepeden tırnağa şekillendiren bu illüzyon için mi yormalıyız? Bizim yaratıcılığımız, yeteneklerimiz yok mu? İnsanlığın daha hızlı gelişmesini sağlayacak icatlar bulmak için kafa çalıştıracağımıza, niye trafiğin daha az olduğu yerleri hesaplamakla uğraşıyoruz/uğraştırılıyoruz?

Bu sanal gündemler, yalnızca televizyonla sınırlı değil tabii. Bir de kişilere özel gündemlerimiz var. Bir müzik ya da şarkı sözüyle tüm ruh halimiz değişmiyor mu? Az evvel olduğumuzdan bambaşka bir kimliğe bürünmüyor muyuz? Yolda yürürken, hareketli bir parça eşliğinde temponuzu artırmadınız mı hiç? Yani asıl olmanız gereken halden bir anda çıkıp, beyninizi çok farklı bir konuya odaklamadınız mı? Aşk meşk davaları yüzünden, bir şarkı dinleyip acı çektiğiniz dönemler olmadı mı? Eğer bu soruların çoğuna yanıtınız “Evet” ise, müzik de gerçek bir uyuşturucu demektir.

Bir düşünelim daha neler var diye; sinema, futbol, konser, televizyon, İnternet, iş, okul, alkol, gazete ve dergiler, öyküler, romanlar, şiirler, oyuncaklar, elbiseler, resimler, kostümler, sevgililer… Böyle bakınca, üzerine düşündüğümüz ve bizi bir noktadan alıp farklı bir noktaya götüren ne çok şey var değil mi? Suni gündemler çöplüğündeyiz. Dört bir yanımız illüzyon. Eğer farkına varır da sıkılırsak, yapacak bir şey de yok; kanalı değiştirip bir diğer illüzyona zaplamaktan başka. Eğer bir gün, insan olarak yapmamız gerekenlerin bunlar olmadığına ve düşünmemiz gerekenlerin bu çöplüğün içindekilerden farklı olduğuna karar verirseniz, o zaman yanınızdakilere bu düşüncenizi sesli olarak dile getirin; çünkü biz binlerce yıldır amacımızı unuttuk. Şu an başardığımız yegane şey, gördüğümüz illüzyonlarla beyinlerimizi çürütmekten başka bir şey değil. Lütfen pillerimizi, amacımızı bulmak için düşünerek harcayalım.

To Be Us (Biz Olmak)

Ama size küçük bir ipucu vereyim. Bu, sandığınız şey değildir. Siz büyük, muazzam ışık patlamaları bekliyorsunuz. Süper-zekâlı olmayı bekliyorsunuz. Psişik yeteneklere sahip olmayı, büyücü olmayı bekliyorsunuz. Bunlar eski insan zırvalarıdır. Tanrısallığın anımsanması kesin yalınlıktır. Saflık. Onun bu insanca büyüklüğe gereksinimi yoktur. Dalaverelere gereksinimi yoktur. Başka insanları etkilemeyi gereksinmez. Ve daha da önemlisi, kendini etkileme gereksinimi içinde değildir. Herhangi bir şeyi düzeltmesi gerekmez. Hele hedeflere hiç ihtiyacı yoktur. Hedefler çok insancadır. O saftır ve yalın, sade, ve kendi içinde tamdır.

Böylece, ben bir yandan enerjimi Sam’e akıtıp bedenlenirken, biraz laflayalım. Ama sizi, bu geri dönüş, geri gelme, Sam ve benim bağlantımızı gerçekleştirme deneyimini hissetmeye davet ediyorum – çünkü siz de kendi bağlantınızı gerçekleştiriyorsunuz.

To Be Us (Biz Olmak)

Dün Kuthumi size bir tarih anlattı, benim geçmişimin birazını. Atlantis’teki zamanlardan ve Yeraltındaki zamanlardan söz etti. Ve Dünya’ya geri gelmekten ve Tobias’ın geçmişinden söz etti. Ama ben sizinle bugün biraz daha fazlasını paylaşacağım.

Ben, gerçekten de, Tobias’ım – en azından birkaç değerli dakika daha – ama Tobias kavramının tümü aslında hepimizdir. Hepimiz. 2500 yıl önce Tobias olan benim ruhsal varlığımdı, ama bu, hepimizin yaptığı bir anlaşmaydı; sevgimizi birleştirecektik, arzumuzu birleştirecektik, Tobias – To Be Us (Biz Olmak) – denen bu şeye kendimizi birleştirecektik. Zaten hep bizdik – siz ve ben, yanıbaşınızdaki kişi, İnternet üzerinden izleyenler – bu hep hepimizle ilgiliydi. To Be Us, Biz Olmak.

Daha geleneksel olan ve arketipsel enerji ya da kitle bilinci dediğiniz, ve örneklerini Yeshua’da ve bazı başka varlıklarda gördüğünüz enerji yerine, bu kez özümüzü benim ruhsal varlığımda birleştirecek ve Dünya üzerinde yeni bir zamanın müjdelenmesine yardımcı olacaktık. Bu, binlerce ve binlerce yıl önce başladı.

Siz, kendinizin bir bölümünü Tobias’a yerleştirdiniz. Hepimiz biraraya geldik, ve yaklaşık 2.000 yıl önce siz Dünya’yı Mesih bilinciyle tohumlamaya başladınız; bu tohumlar geçen binlerce yılda filizlendi, ve bugün insanlık için bu Yeni Enerji çağını belirliyor.

Siz taa o zamanlardan beri Tobias’ın çok içten bir parçasıydınız. Sizi bu çalışmaya bu çekti. Sizi başka Şambralara bu çekti. Hepimizin bu yolculuktan birlikte geçmesine, bedenlenilmiş bir enkarnasyondan geçmenin ne anlama geldiğini, tanrısallığı getirmenin ne anlama geldiğini, Eski Enerji insanının zorluklarıyla yüzleşmenin ne anlama geldiğini, sanki herşeyi kaybetmiş gibi, karanlığa gömülmüş gibi hissetmenin ne anlama geldiğini hissetmemize bu neden oldu. Siz, Tobias – To Be Us (Biz Olmak) – denen enerjinin bir parçasıydınız.

Böylece bugün ben Sam’de bedenlenirken, sizler de kendi geri dönüş işleminizden geçiyorsunuz, Tobias’ın bir parçası olan o yanınız, şu anda size geri dönüyor. Ben Sam’in bedeninde geri dönüşümü gerçekleştirirken, o parçanız da şu anda size geri dönüyor. Siz de şu anda bir yeniden-doğma işleminden geçiyorsunuz.

Birkaç dakikaya kadar Tobias’ın özü artık varolmayacak. Artık ona ihtiyaç yok. Siz kendi Tobias’ınız olacaksınız. Ben de kendi Tobias’ım olacağım. Linda da kendininkini. Tobias artık devam etmeyecek, çünkü hepimiz kendi Kutsal Benliğimize sahip çıkacağız.

Başka bir deyişle, sevgili Şambra, bu mezuniyettir. Biz vardık. Biz Tobias’ı dağıtıyor (lağvediyor), geldiği yuvaya geri getiriyoruz.

Derin bir nefes alın ve geri dönüşü hissedin. Bu yalnızca ben değilim; bu hepimiziz. Buna kadeh kaldıracağım.

Tobias bunu 19.08.2009 son celsede söylemiş, fakat bana çok eskiden söylenmiş gibi geldi; işte beni günlükten:

Tobias mı? To be us mı? [Bu yazıyı izle]

 

Şekercik Tobias’ı sevmeyen yok gibi geliyor bana. Zaten To be us gibi bakarsak isme bu “biz olmak” anlamına geliyor, konuyla ilgili arkadaşlar bilir, bu terim dördüncü boyut ve üstünde oluşan “bellek bileşimi” kavramını çağrıştırıyor, değil mi?

http://agnia.blogcu.com/tobias-mi-to-be-us-mi_17815191.html

Bireysellik, Toplumsallık, Kendini düşünme

Tarih boyunca her zaman toplumun yararına olmak iyi bir şey olarak karşımıza çıkmıştır. Anne-Babalarımız, Dedelerimiz-Nenelerimiz bizden topluma faydalı birer evlat olmamızı istemişlerdir. Başkalarının daha iyi olması için çaba göstermek aslında mantıklı mıdır? Bir insan neden başkasının iyiliğini ister ki? Bunun mantıksal bir tek sebebi olabilir. Bu da topluma olan faydasının ucunun kendisine de dokunmasıdır.

Belki de bu çok basit bir şekilde cereyan eder; sadece içimizden öyle gelmesi, başka bir insanı mutlu gördüğümüzde mutlu olmamızdır. Yani içgüdülerimiz. Ya da yalnızca çocukluğumuzdan beri gördüklerimiz, duyduklarımız yüzünden mutlu olanla mutlu oluyoruzdur(‘Sen’, daha eskidir ‘ben’den; kutsanmıştır ‘sen’, ancak ‘ben’ henüz değil: Bu sebeple sokulmaya çalışır kişi yakın çevresine). Yani belki de bu yöndeki içgüdülerimizi oluşturan aldığımız eğitimdir.

Gerçekten de içgüdülerimizden bağımsız olduğumuzu düşünürsek(hatta belki de öyle düşünmesek de), başkalarının iyiliklerine ihtiyacımız yoktur. !Belki! refah düzeyi yüksek ve seviyeli bir dünya bulmak için bizden öncekilerin toplumsallığına ihtiyacımız olabilir, ama kendi yaşamımız içinde neden başkalarını önemseyelim, bizden önce gelenleri ya da bizden sonra gelecekleri. Artık bizim için bir önemi yoktur bunların. Eğer birer duygusuz robot olduğumuzu hayal edersek,(hatta belki tersini hayal etsek de) asıl ve mantıklı olan bireyselliktir. Fakat bunu “robot gibi olsak da insanlar tek başlarına yaşamlarını sürdüremezler” diye de düşünmemek gerekir. Çünkü asıl mesele bu değildir.

Bir sadece kendini düşünen-insan da hayatına devam etmek için bir işte çalışması gerektiğini bilir toplumsal düzen bu bireysellik içerisinde yine devam eder.Belki de toplum ileri gider, çünkü sadece kendini düşünen-insan kendi için en iyisini isterken bunun için sürekli daha fazla çalışması gerektiğini de bilir. . Belki de farketmeden bu bireysel hayatı yaşamaktayız. Bunu sadece iş manasında değil her manada düşünebiliriz. Sosyal ilişkilerde kendini düşünme bile zararlı olmayabilir, çünkü eğer insan karşısındakiyle paylaştıklarından mutlu oluyorsa bunu her iki insan da kendi için devam ettirir, yani bir nevi içgüdülerini kendi yararlarına kullanmış olurlar.

Bunu dediğim gibi her anlamda düşünebiliriz. Kısacası mantığın insana kendini düşünmesini emrettiginin aşikar olduğunu ve sadece kendini düşünen-insanlardan oluşan toplumun mükemelliğe daha yakın olabileceğini(!belki de!) düşünüyorum(Belki de zaten öyleyiz). Umarım temel fikri verebilmişimdir. Sanırım kapitalist düşüncenin ucuna da dokunuyor söylediklerim. Ama bu düşüncelerimin hiçbirinden de %100 emin değilim. Değerli yorumlarınızı da bekliyorum, zira tartışarak daha iyi bir yere varabiliriz :))))

Yağışlar

Körfezi şöyle çepe çevre hızlı hızlı yürüdüm, kırkbeş dakika kadar sürdü yağmur yağıyordu ama aldırmadım çünkü yanımda arkadaşımın hediye ettiği o hafif şemsiye vardı. Bazı insanlar yağmurda yüzüyorlardı, ki çok severim, onları hoşnutlukla izledim. Körfezin ucuna yakın yerde lüks tesisler vardı, birinin kafesinde bir çift gördüm, oturmuş yağmuru denizi ve gelen geçeni izliyorlardı. İçimden hafif bir özlem geçti eski günlere dair. Hızlı hızlı yürüdüğüm için önlerinden geçmiştim aslında ama yine de kadının yüzündeki sıkıntılı ifadeyi yeniden gördüm ve özlem duygum yerini büyük bir ferahlamaya bıraktı.

Yağmurun böyle sakince yağışı çok güzel tabi. Gece üç sularında çiselemeye başladı, çok hafifçe yapraklardaki izdüşümleri duyuluyordu ama yerler bir saat boyunca ıslanmamakta direndi. Dörtten sonra yağmur kendini belirginleştirdi ve ben de iki gündür bahçeyi sulamadığım için kendimi kutladım 🙂

İstanbuldaki felaket haberlerini aldık tabi, çok ama çok üzücüydü. Yetkililer Allahtan geldiğini söylüyorlardı ben ise daha bu hafta yayımladığım o haberdeki ellibin meşenin ahı tuttu dedim içimden. Binlerce, yüzbinlerce ağaç kestiler, hemen bütün yönetimler bunu çekinmeden rahatlıkla yapıp durdular, dere yataklarını cadde yaparak övündüler. Gecekondu oylarından çok memnun olanlar, günü gelince felaketlerin alahtan geldiğini söylüyorlar. Bu güzelim dünyanın dengesini nasıl bozdunuz, nasıl kıydınız? diye hıçkırıklar geliyor boğazıma.

Dolmuşta iki kadın hemenaz önce inen bir yabancının (ingiliz muhtemelen) arkasından konuştular yüksek sesle; “hem geliyorlar hem de hiç bişeyimizi beğenmiyolar, bizi sevmiyorlar!” diye. Bunu üç kez tekrarladılar, dolmuş şöförü ve diğer yolcular da homurtular çıkararak bu görüşü onayladı. Dayanamayıp yüksek perdeden lafa girdim; “hanımefendi burayı beğendikleri için geliyorlar, ha bire tapu sahibi oluyorlar üstelik ancak bu olağanüstü güzellikteki ülkeye layık olmadığımızı düşünüyorlar. Tanrı bir cennet yaratmış ve onu kendileri gibi kıymet bilenlere değil bizim gibi göçebe bi millete ihsan etmiş diye, sinirleniyorlar. haksızlar mı peki?” Önce sessizlik sonra onaylama sesleri yükseldi. Ben tepelerden aşağı koyların o buğulu güzelliğini seyrederken, bin yıldır yağmalayıp, bir çocuk bencilliği ile har vurup harman savurduğumuz bu cenneti hala bitirememiş olduğumuza şaştım bir yandan. Amerikayı en kötü yanları ile taklit etmemiz şart mı?