Hoşçakal Fethiye

Şu latif endamını, bulutlara değen başını

Güneş batarken körfezden yükselen buğuları

Fotoğraflayıp da kıyamam, sabitlensin istemem

Sonraları her ipucu bir başka getirsin seni gözüme

İsterim koku gibi kalsın gönlümün selesinde

 

Hoşçakal guguk kuşu, limon çiçeklerinin kokusu

Yaşlı kaplumbağa duydum ki simge olmuşsun

Ruhumu yansıtan bu kaotik bahçeye

Mutlu yaşayın asırlık çam ağacının gölgesinde

Hoşçakal sessizlik, hoş kal büyülü Fethiye.

 

 

Sa

27.04.09- Fethiye

Holistik Peygamberlik

HOLİSTİK PEYGAMBERLİK – Aydın Arıtan ( 14.07.2008 )

<

p align=”justify”>

Tarih boyunca bütün büyük liderlerin hayatlarında gözlemlenen bir olgu vardır. Hiç birisi bütün “üstün değerler” ile donatılmamışlardır. Büyük düşünceler üretenler, büyük buluşlar yapanlar ya da büyük zaferlere imza atanlar, bir yandan da gösterdikleri bir takım insanî zaaflar, gaflar ve defolarla kendilerine inananları ya da hayran olanları şaşırtmışlardır.

Bu durum, evrenin “Yaradılış İlkesi”nin zorunlu bir sonucudur. Çünkü insan dünyaya tekâmül etmek, gelişmek ve kendisinde potansiyel olarak mevcut bulunan potansiyel güçleri geliştirmek için doğar. Ama bir yandan da içinde, buna karşıt olan güdüler taşır ve “rahatlık bölgesi”nin içinden çıkmak istemez.

Söz konusu “rahatlık bölgesi” onun kendini geliştirmek, karşılaştığı zorluklardan dersler çıkararak bilgilenmek ve ilerlemek için uğraşmak yerine, tembellik etmeye ve “putlar” oluşturmaya iter.

Bir takım şeyleri iyi bilen doğru düşünen ya da kendini öyle gösterenlere inanmak ve onların gösterdikleri doğrultuda davranmak kolayına gelir.

Giderek her şeyi onlara sormaya, danışmaya ve onların direktifleri ile yaşamaya başlar. Bu, kolay ve rahat bir durumdur. Ama kendi iradesini kullanmak, kendi aklını ve güçlerini devreye sokmak, yani kendisini zorlamak ve bir fikir üretmek ona zor gelir.

Oysa insan durmak için değil, yürümek, gelişmek ve kendini aşmak için vardır. Bu türlü “putlaştırıcı” bir hayat, evrenin “Yaradılış İlkesi”ne terstir.

Bu nedenden dolayı, bazı üstün becerilere ya da güçlere sahip olan ve toplumlara öncülük ve liderlik yapan insanları “putlaştırma” ve “yüceltme”, sonra da kendi kişisel güçlerini, akıllarını ve iradelerini onlara teslim etmek çok sık rastlanılan bir durumdur.

Evren, kendi ilkeleri ile çelişemeyeceği için, öncü, üstün ve lider insanları (hatta peygamberleri bile) çeşitli insanî eksikler ve defolarla bezeyerek diğer insanların onları yüceltip-putlaştırmalarına ya da bir peygamber haline getirmelerinin önüne geçmiştir.

Zaten günümüzde bireysel peygamberlik dönemi sona ermiştir. Bilim ve düşünce karşılıklı olarak birbirlerini etkileyip-değiştirirken, insanlık aleminin bilinç seviyesini de çok yukarıya çekmişlerdir.

Artık “Kollektif (Holistik) Peygamberlik” dönemi başlamıştır. Varolan her birim, bir peygamber gibi görev yapma imkânına sahiptir. Bütün birimler birbirleri ile ilişki, iletişim ve etkileşim içindedirler. Her birisi bütün evren bilgisine sahiptir. Ve bunları birbirlerine aktarma fonksiyonunu yerine getirebilmeleri de mümkündür.

Her birim değerlidir, önemlidir, kendi kararını ve katkısını ortaya koyarak evren senfonisini daha da mükemmel bir hale getirebilir.

Bireysel peygamberlik dönemlerinde insanlığın genel düzeyi oldukça geri olduğu için, evrenin bilgileri birer “sır” nitelendirilmiş ve ancak “seçkin” kişilere aktarılmıştı. Onlar da bu bilgileri yanlarında uzun yıllar boyunca yetiştirdikleri öğrencilere öğretmişlerdi. O dönemlerde eğitim şekli, buyurgan; eğitim dili, sembollerle anlatım; eğitim düzeyi, her canlıda varolan ve en alt düzeyde yer alan korkuyu hedef alan; eğitim tekniği, emreden ve yasaklar koyan; eğitim hedefi de, itaati sağlamak olarak ortaya çıkmaktaydı.

Oysa 21. Yüzyıl’da eğitim şekli, anlatıcı; eğitim dili, bilimsel; eğitim düzeyi, akla hitap eden; eğitim tekniği, ikna etmeye yönelik; eğitim hedefi ise, insanların idrak etmelerini sağlamak özelliklerini taşıyan bir eğitim programın ile karşı karşıyayız.

Varedilmiş olan her bir birim evrenin bütün bilgisine sahiptir. Daha farklı bir şekilde ifade etmek istersek, evrenin bütün bilgisi holografik olarak bütün varedilmiş bilgilere dağılmış durumdadır. Potansiyel olarak mevcut bulunan bu “bilgiler” insan beyninin daha fazlasını devreye sokmak suretiyle “kullanılabilir” bir hale gelmektedirler. Eskiden, çok özel kişilere mahsus olan ve ancak onlar tarafından ulaşılabilen bu gibi “bilgi merkezleri”ne ulaştıracak teknikler, artık çok yaygın olarak ve herkes tarafından kullanılabilen sıradan özellikler durumuna girmişlerdir.

Genel insanlık bilincinin ve düşünsel seviyesinin olağanüstü bir biçimde yükselmesi sonucunda gelinen bu düzeyde “marifet” ya da “keramet” diye adlandırılan (birisinin rüyasına bilinçli olarak girmek, aynı anda birkaç farklı yerde belirmek, kapalı gözlerle etrafı görmek, kişilerin hastalıklarını tespit ve tedavi etmek gibi) beceriler, çocuklar tarafından bile öğrenilebilir ve uygulanabilir haldedirler.

Beynin daha fazlasını devreye sokmak ve orada potansiyel olarak kayıtlı bulunan “bilgileri” ya da “sırları” görünür, bilinir ve kullanılabilir kılmak, bireysel peygamberliklerin yerlerini “Kollektif” ya da daha farklı bir anlatımla “Holistik Peygamberlik”lere bırakmalarına yol açmıştır.

Çünkü insanı peygamber kılan “imtiyazlar” artık herkes için erişilebilir duruma gelmiştir. Şimdi her bir birim kendi öneminin, değerinin ve katkısının “farkındadır”. Bütünsel sistem içindeki görevinin ve diğer bütün birimlerle olan ilişki, iletişim ve etkileşimin “bilincindedir”.

Beyinsel güçlerini doğru olarak kullanabilmeleri nedeniyle, teknolojilerini hızla geliştiren ve bu arada ruhsal düzeylerini de aynı oranda yükselten, üstün nitelikli insanlardan oluşan yepyeni bir insanlığa ulaşmak üzereyiz.

“Altın Çağ” ya da “Cennet Dönemi” olarak da adlandırabileceğimiz bu dünya düzeni kısa bir süre sonra gerçek olacaktır. İnsanlığın bunca yıldır biriktirdiği “bilgiler”, geldiği “seviye” ve ulaştığı “farkındalık” tıpkı suyun kaynaması ya da dolması gibi niteliksel bir dönüşümün ve değişimin gerçekleşmesini sağlayacaktır.

Kıyametin, yani “uyanma zamanı”nın içinde yaşıyoruz. Bütün eğitim teknikleri ve anlayışları değişti. “Korku” temeline dayalı emirler, yasaklar, tehditler, itaatler yerine; “akıl” temeline dayalı, bilim dilini kullanan, açıklayan, izah eden ve idrak edilmeyi beklenen, yani herkese eşit uzaklıkta olan, onu önemseyen, değerinin ve katkısının gerekliliğini bilen, kısaca Holistik bir perspektife sahip olan bir anlayış hüküm sürüyor.

Bu da bizi, zorlama olmayan bir adalet, hakkaniyet, ciddiyet, sorumluluk, değer ve önem verilmek temellerine dayalı ve üstün nitelikli insanların denetimindeki bir devlet ve dünya yönetimi sonucuna ulaştırıyor.
 

 

ANADOLU BİLGELİĞİ – IV

İsmail Emre kutsal kitapların değersiz kâğıt olmadıklarını ve her an canlı mesajlar içerdiklerini, bu bakımdan o ölüye ağıt yakmadığını belirtiyor. Dışı üzgün dursa da, hakikati bilen içinin güldüğünü söylüyor. Yunus Emre de kendisini benzer şekilde asıl hakikat bilgisine ulaştığını söylüyor:

Hem bâtınım, hem zahirim,
Hem evvelim, hem âhirim,
Hem ben O’yum hem O benim,
Hem O kerim-ü Han benim.

Burada “Kerim-ü Han” Ulu Han demek oluyor. Çünkü kendisi hem geçmişi hem de geleceği kapsayan, dolayısıyla an içinde var olan bilge kişi oluyor. Aynı şeyi İsmail Emre de söylüyor:

Nokta oldu evvel-âhir,
Satır oldu bâtın-zahir,
Kitabıdır benim gönlüm,
Açıldı olunca Tâhir.

Tahir = Temiz demek olup, gönül temiz olunca evvel, âhir, bâtın, zahir onun gönül kitabına yazıldı diyor. İsmail Emre şiirini şöyle tamamlıyor:

O, benlikten giymiş libas,
Safa bilmez, çekiyor yas,
Emre, varlığından soyun,
Halk-edende yok iltimas.

Anadolu bilgelerinin ortak görüşü olan bu dörtlükte İsmail Emre benlik denen egonun bir örtü, hakikate ulaşmanın engeli olduğunu söylüyor ve bu örtü durduğu sürece mutlu olmanın mümkün olamayacağını belirtiyor. Ego sahibi kişiler Yunus’un bilgeliğini de kabullenmekte zorluk çekerler. Onu basit bir halk şairi olarak yorumlarlar. İşte bu bakımdan şiirlerini iki anlamlı yazmış, hakikatte söylemek istediğinin üstünü örtmüştür. Bu tür bir şiire örnek vereyim:

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der ‘ne yersin kozumu’.

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım,
‘Nedir?’ diye sorana, bandım verdim özünü.

Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm işitmiş,
Dilsiz çağırıp söyler, dilimdeki sözümü.

Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez.
Münafıklar elinden örter mana yüzünü.

Erik ekşi, üzüm tatlıdır. Erik dalına çıkıp üzüm yemekle “dünyanın ekşi yaşantısının tatlı yönlerini buldum” demek istiyor. “Bostan ıssı” ile bu maddi dünyaya hakim olmak isteyenleri kast ediyor. Onlar için varlık çetin ve katı bir ceviz gibidir. Yunus için tatlı ve yumuşak olan onlara acı ve sert gelir. Bu bakımdan erik ağacını ceviz ağacı olarak görürler.
Kerpiç tuğlanın eski adı olup toprak ve samandan yapılmıştır. Poyraz gibi soğuk bir rüzgarla kaynaması mümkün değildir. Yunus, kerpiç kadar sert nesnelerin bile özüne ulaşmanın mümkün olduğunu belirtiyor.

Yunusun sözleri beş duyu ile algılanacak ve mantık çerçevesinde anlaşılacak sözler değildir. Bu sözleri seslendirmek için dil sahibi olmak gerekmez.
Yunus Emre öyle bir söz söylemiş ki hiçbir anlamı yok. Ama esas amacı, ikilikte kalıp birliği ve tekliği ret edenlerden sözlerinin anlamını örtmektir.

Anadolu bilgelerinin kökü Horasan bölgesi ve Türkmenistan kültürüdür. Ahmet Yesevi kolu Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre ve Yunus Emre zincirini oluşturmuştur. Bu koldan gelen ve pek tanınmayan ŞİİRİ mahlaslı bir bilge şairin uzun olan şiirinden bir bölüm sunmak istiyorum:

Şu fenâ mülküne çok geldim gittim,
Yağmur olup yağdım, ot olup bittim.
Urum diyarını ben irşat ettim,
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben.

Gâhi nebi, gâhi veli göründüm.
Gâhi uslu, gâhi deli göründüm,
Gâhi Ahmet, gâhi Ali göründüm,
Kimse bilmez sırrım, kallaş idim ben

Şimdi hamdülillah ŞİRİ dediler,
Geldim, gittim, zâtım hiç bilmediler.
Sırrımı kimseler fehmetmediler
Hep mahluk kuluna kardaş idim ben.

Bilge olan kişi kendini tek bir kişi olarak algılamaz. Onun bir bağı, bir geçmişi vardır ve bu geçmiş üzerine kurulu bir kültür geleneği de vardır. Bu kültür sadece şiir ile yetinmemiş ayrıca düzyazı (nesir) eserler de vermiştir. Genelde bu tür düzyazı metinleri 14 ve 15. yüzyıllarda ortaya çıkmış olan Evliya Menkibeleri’dir. Bu metinler ünlü tarikat kişilerinin yaşantısını ve olağanüstü serüvenlerini anlatır.

Bu türün en yaygın ve ünlüsü Hacı Bektaş Veli Velayet-namesi’dir. Daha birçok bilge kişinin uzun ya da kısa menakıbı vardır. Bunlar o kişinin ölümünden sonra müritlerince yazılmıştır. Biraz abartı ve hayal içerdiklerinden gerçek tarihi çalışmalara kaynak teşkil etmezler. Ama, edebiyat eseri olarak değer taşırlar. Bu menkıbelerde Asya şaman kültüründen birçok iz bulmak mümkündür. Örneğin söz konusu kişi bir anda şekil değiştirir, geyik olur, biçimden biçime girer. Biri güvercin olur, diğeri doğan. Tahta kılıçla küffarı haklar, bir kap yemekle bir orduyu doyurur, hastaları iyi eder.

Sonuçta, Anadolu bilgeliğinin sevgi, saygı ve cesaret değerleri üzerinde yükselen önemli bir kültürel yapı olduğunu söylemek mümkündür.

http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k77.htm

Gece

Yağmur durdu saat oldu sabaha karşı üç

Çıkarmış başını geceden puslu ay tepemizde

Saçaklardan, ağaçlardan son damlalar düşmekte

Amansız bir sessizlik var ki gecede vay!

Çıt yok, hayvanlar bile susmuş, ne bir araba sesi,

Ne korna ne ambulans sireni

Vay güzelim gece ben sana hasret sen bana hasret

 

Sa

 

08.04.09 – Fethiye

İlginç saptamalar

Bir  saat sureyle kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırdığını?

Çakmağın kibritten önce bulunduğunu?

Parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan için benzersiz olduğunu?

Kağıt para sanıldığı gibi kağıttan değil pamuktan yapılır

Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam’dı

İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak’ta Fırat nehrinin altından geçmiştir.

Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse ara vermez.

Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.

Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür

İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar

İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır

İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir

Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar

Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler

Üzüm mikrodalga fırında patlar

İnsan yılda en az 1460 rüya görür

İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır

Çin’de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika’dan daha fazladır

Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır

En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2,72 metre boyunda ABD’li R.P. Wadlow olmuştur

Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir

İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner

İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir

Michel Jordan basketbol oynadığı yıllarda, bir yılda Nike’den, Nike’ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden daha fazla para kazanıyordu

ABD, Ohio’da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır

Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız,
patlarsınız

Aşık olduğumuzda beynimiz “phenylethylamine” üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır

Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez

1994 Dünya Kupası’nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun hepsinin isminin sonu “OV” ile bitiyordu

Birinci Dünya Savaşında Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı

Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar

Kereviz yerken harcanan kalori,kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır

İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz

Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır

**

Kibrit kutusu büyüklüğünde altın tenis kortu kadar açılabiliyormuş, ilginç!  Stchin’in teorisi bu durumu bilenler tarafından yapılmış olmalı. Hani Nibiru’nun atmosferindeki yırtıkların kapanması için altın aramaya gelmişlerdi ya Dünya’ya!