28 Şubat: Son Darbe (?)

28 Şubat: Son Darbe (?)

Türkiye’nin yakın geçmişindeki askerî darbeler ve ardında yatan dinamikler konusunda şeffaf bir açıklama için sınıf mücadeleleri, analizin ana konusu ve merkezi olmak zorunda.

Böylesine iddialı bir giriş cümlesinden ne anlamamız gerekir? Özetle değinmeye çalışalım… Cumhuriyet, peşinden kitleleri sürüklemeden (!) gerçekleşmiş bir burjuva devrimi niteliğini taşır. Bu devrim, işçi kitlelerini dışarıda bıraktığı gibi, Kürt ulusal sorunu konusunda baskıcı bir siyaset izlemesi dolayısıyla da anti-demokratiktir.

Türkiye’de ordu her zaman sanayi burjuvazisinin tarafında konumlanmış ve bunun dışında kalan burjuvazinin diğer kesimlerine (tarım/ticaret) karşı da “statüko”nun savunuculuğunu üstlenmiştir. Bunun yanında, emekleyerek ve de dünya kapitalist sistemine entegre bir şekilde gelişen, sanayi ile gelişip güçlenen başka bir muhalif güç yani işçi sınıfı karşısında da ordu aynı tavrını sürdürmüş ve sonuç itibarıyla geçmişten bu yana, azgelişmiş bir ülkedeki sermaye birikimi sorununun önündeki engellerden olan bu güçlere karşı, ama özellikle de işçi sınıfı muhalefetine karşı ordu her daim sanayi burjuvazisinin çıkarlarından yana bir tavır almıştır.

Türkiye siyasetinde tarım/ticaret burjuvazisinin çıkarları dinci, millî görüşçü gibi sağ partilerce savunulmuş ve ordu da laikliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle, bu tür siyasi oluşumlar karşısında engelleyici bir tavır almıştır. Erbakan, 28 Şubat darbesi karşısında şu tespiti yaparken, aslında tartışılmaz bir gerçeği dile getiriyordu:

“Anadolu sermayesini [siz tarım/ticaret burjuvazisi diye okuyun] güçlendiriyorduk, bu büyük sermaye çevrelerinin [siz ordu destekli sanayi burjuvazisi diye okuyun] işine gelmedi, bizi iktidardan uzaklaştırmak için senaryolar yazıldı.”

(Serpil Yılmaz’ın yazısından)

Türkiye’de ordu hep “Batıcı” oldu ve bu çizgisinden hiç ödün vermedi, çünkü hamiliğini yaptığı sermaye kesimi de “Batıcı”ydı.

Erbakan neden mi sözde “laiklik” için bir tehdit olarak görülüyordu? Hasan Cemal’in Erbakan ile ilgili anılarına başvuralım:
“Erbakan Hoca ‘ekonomide devletçi’ydi. Rekabete açık pazar ekonomisi konusunda itirazları vardı. [!] Belki ‘Batı tahakkümü’ne yol açtığını düşündüğü için [!] pek sevmezdi ‘piyasa düzeni’ni. Kim bilir belki de ‘Batı taklitçiliği’nin içine koyardı ‘piyasa’yı da… Erbakan Hoca’nın aynı nedenlerle ‘Batı demokrasisi’ne de kuşku beslediği [!] söylenebilirdi.”

Aynı şeyi bugün Erdoğan için söyleyemeyeceğimiz yeterince açık değil mi? Sanırım Erbakan’ın “talihsizliği” Anadolu sermayesini geliştirme konusunda burjuvazinin “öteki” kanadına yeterince güvence verememesiyle, dahası dış politikada da anti-Siyonist ve anti-Amerikancı oluşuyla açıklanabilir. Ayrıca vurgulanması gerekir ki, Erbakan başbakan olduğu dönemde TÜSİAD’la yan yana resim dahi çekilmemiştir! Aynı gelenekten gelen AKP’nin başarısı ve darbeyle alaşağı edilememesinin asıl nedenini ben, AKP’nin hem sermaye çevrelerinin “bütününü” rahatsız etmeyen bir siyaset izlemesine hem de Avrupa Birliği ve de genel olarak Batı yanlısı (“Batıcı”) siyasetine bağlıyorum. Onun 2003’ten bu yana darbe olmaksızın, dahası her seçimin ardından güçlenerek çıkmasının esas nedeni burada yatıyor. Meseleyi, laik düzen ile şeriatçı düzenin çatışması vb. bağlamında ele almak işin sözüm ona “kamuoyu” boyutunu ilgilendirir ve bu da olsa olsa yapılacak askerî müdahaleye meşruiyet kazandırmaya zemin oluşturur.

Bugün Birand’ın hazırladığı “Son Darbe: 28 Şubat” adlı belgeseli izlerken insan ister istemez bir kez daha düşünmeye başlıyor. Sorun gerçekten şeriatçılık ve laiklik ekseniyle mi yoksa yukarıda değindiğimiz sermayenin farklı kesimleri arasındaki “diş gıcırdatmayla” mı bağlantılı? Bu sorulara bir de şunu ekleyelim: 28 Şubat, gerçekten de “son darbe” miydi?

Cemaat ve Millî Görüş koalisyonu olan AKP’nin bugün orduya karşı tertiplediği atağının “pürüzsüz” işlemesini AKP’nin “ileri” demokrasisinden taviz vermemesi ile açıklayabilir miyiz? Yoksa işin sırrı, gerek ABD ile gerek İsrail ile ve gerekse de “taşeron devlet” olma rolünü yerine getirmede hiçbir şeyini esirgemeyen AKP’nin her tarafı memnun eden “Muhafazakâr-Demokrat” (aynı batıdaki Hristiyan-Demokratlar gibi) siyasetinde mi yatıyor? Her seferinde, “Eğri oturup doğru konuşalım, ordu artık kışlasına çekildi..” vs. vs. türünden caka satan liberallerin bu kıstasları göz önünde bulundurmaları gerekmez mi?

02.03.2012 (Düzeltildi)

Not: Yukarıda farklı köşe yazarlarından yapılan alıntılar Milliyet’in 01.03.2011 tarihli sayısına aittir.

Gencer Çakır
e-mail: [email protected]

7 yorum “28 Şubat: Son Darbe (?)”

  1. Erbakan’ın AKP’ye göre daha “millici” bir yanı vardı. Ancak onlar da “milli” sözcüğünün arkasında “ümmetçiliği” savunurlardı. Yani Türk, Kürt, Çerkez, Arap vb. etnik kimliklerin üst kimliği olarak “müslümanlığı” savunurlardı. Onların millici oluşları anti-emperyalist olmaktan ziyade, “anti-hırıstiyan” ya da “anti-gavur”dur. (Bunda, bu tavrın gelişmesinde, emperyalistlerin çoğunlukla hırıstiyan milletler oluşu da belki etkin bir faktör olabilir…)

    Erbakan’ın anlayışı iktidar olup, AKP düzeyinde bir güce ulaşsaydı, islamın siyasallaşması ve başta ekonomik hayat olmak üzere, toplumun islami kurallar ile yeniden dizayn edilmesi söz konusu olur ve Orta Doğu’nun en güçlü ordularından birine sahip olan Türkiye İran tipi bir İslam ülkesi olurdu. İşte Erbakan’ın asıl durdurulma ve küçültülme nedeni budur: ABD bölgede i-KİN-ci bir İran istemiyordu!…

    Bunu söyleyerek 28 Şubat’ı desteklediğim falan DÜŞÜNÜLMESİN. Bizler o zaman “NE REFAH-YOL NE KARAKOL!” dedik. Her ikisine de karşı durduk…

    Ancak bugün herkes şunu bilmelidir ki, İslam tıpkı doğuşunda nasıl kervan kırıp ganimet paylaşarak işe başlayan ekonomik bir hareket ise, bugün de ekonomik bir güç olarak emperyalist pazardan pay alma çabasındadır! Bu sermaye grubunun, siyasal platformda kitlesel destek sağlama aracı olarak, “her dem taze ve yeşil” olan DİN kullanılmıştır!

    Bu girişime ve gelişime başta emperyalizm olmak üzere, burjuvazinin bile, kendi çıkarları için izin vermeyeceği açıktır!

    Benim hala kuşkuda olduğum ve dikkatle izlediğim nokta ise, AKP’in, Erbakan’ın ABD’ye karşı bir takiyyesi olup olmadığıdır! Yoksa emperyalizm ve yerli işbirlikçiler ile AKP anlaşmış görünmektedir… AKP’nin halka ve emekçilere karşı daha önceki hükümetlerden çok da farklı bir uygulaması yoktur. Aksine daha bir otoriter ve diktatörce uygulamalar vardır.

    Emekçi sınıflara düşen görev dünden daha farklı değildir; kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda örgütlenmek! Her türlü oyunu bozacak olan “tek yol” budur!

  2. Kardan Adam nickli misafir üyenin başka bir başlıkta türkiyenin dünyanın hangi bloğunda yer aldığıyla ilgili iletileri var.

    Osmanlı aydınını son dönemde iki gruba ayırarak bakabilirsiniz.İngilizciler ve Almancılar….

    Natoya girince ingilizcilik amerkancılığa evrildi.

    Erbakan hoca ise almancı olduğu için 28 şubat oldu.

  3. sayın Hüseyin AKTAŞ’ın şu yorumuna yürekten katılıyorum: Emekçi sınıflara düşen görev dünden daha farklı değildir; kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda örgütlenmek! Her türlü oyunu bozacak olan “tek yol” budur!

  4. “Osmanlı aydınını son dönemde iki gruba ayırarak bakabilirsiniz.İngilizciler ve Almancılar….
    Natoya girince ingilizcilik amerkancılığa evrildi.
    Erbakan hoca ise almancı olduğu için 28 şubat oldu.”

    “Erbakan hoca ise almancı olduğu için 28 şubat oldu.”

    Helmut Kohl ile görüşmelerini anımsıyorum. Alman Leopar tanklarının projesinin geliştirilmesinde Erbakan’ın katkısı var diye biliyorum. Ancak Erbakan’ın temsil ettiği sermaye grubunun Almanya ile ne tür bir ittifakı var bu konuda bilgim yok. Ya da Almanya’nın I. Paylaşım savaşındaki Anadolu ve Türkiye’ye ilişkin politikaları ile günümüzde Erbakan’a bakışında ne tür bir bağ vardır? Bilgisi olan varsa paylaşsın…

    Bu arada Erbakan’ın dayandığı orta ölçekli sermaye odakları ve oyunu aldığı kitleler, Cumhuriyetin kuruluşunda “hilafet ve saltanat” taraftarı olup Cumhuriyetin ilanına direniş gösteren gruplardır. Bu insanlar ile olan yakın temaslarda hala “Atatürk deccaldir, şeriat tek yoldur” gibi ucube düşüncelere sahip oldukları görülürdü… Bu düşüncelerini açıktan savunmasalar da gizli gizli bu propagandalar yapılırdı… Erbakan ve Erbakan’ın kurduğu tüm siyasal partiler ve bu parti kadroları, kendileri cahil olmasa da, kitlelerin cehaletini ve inançlarını siyasi ve ekonomik amaçlarına dayanak yapmıştır. Sistem içinde Erbakan’a direniş ve engellemede bulunanlar ise ilerici falan oldukları için değil, çıkarları tehlikeye düştüğü için Erbakan ile çatışmaya girmişlerdir….

  5. “….Aczimendilerin palavra olduğunu, Müslüm Gürbüz’ün Fadime Şahin’le yakalanmasının düzmece olduğunu, bütün bunların tiyatro olduğunu biliyorduk ama bazı arkadaşlarınız bunu öyle bir anlatıyordu ki halk da inanıyordu.

    Medya kullanıldı.

    Gazeteciler olarak araştırmak istemedik çünkü kimilerimiz korktu, kimilerimizin öyle işine geldi. Yani basın cesur davransaydı 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı….” (karikatürist salih memecan)

    dogrular er yada gec ortaya cikar iste bunlardan biri de “28 subat” ve cevrilen firildaklar bakin günah cikaran cikarana,kirli camasirlar bir bir dökülüyo:)

    slm.

  6. beyaz türk´ün palavra üzerine kurulu senaryosu “bin yil” sürecek di:) tepeden baktigi,asagiladigi (göbegini kasiyan adam) halk, beyaz türk´ün cagdas tiyatrosunu yine beyaz adam´in “ilke/kural”iyla bozdu..

    ve

    yalan dolan üzerine kurulan gerici kemalist OYUN “on yil” gibi kisa bir sürede cöktü ve “kemalist duvar” yikildi..

    E dogrular er yada gec ortaya cikar iste bunlardan biri de “28 subat” ve cevrilen firildaklar bakin günah cikaran cikarana,kirli camasirlar bir bir dökülüyo tabi bazilarinin da dili tutuldu süt dönmüs kedi misali:))

    slm.

  7. Ebubekir,
    Senin olan bitenden bir haberin varsa ben hiç bir şey bilmiyorum.
    Sen sen ol sistemin borazancılığına soyunma. Çok utanırsın sonra… Yok, hükümetin organik olarak ortağı isen sözüm yok. Elinden geleni ardına koyma…

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.