Makine çevirisi bugün bir mucize gibi çalışıyor: saniyeler içinde Japonca bir kullanım kılavuzunu Türkçeye, Türkçe bir şiiri İngilizceye, Fransızca bir menüyü de aç karna anlaşılır bir vaat listesine dönüştürüyor. Kelimeler yerli yerinde, cümleler gramer bakımından düzgün, noktalama bile kravatını takmış. Fakat bazen metnin içinden tuhaf bir sessizlik yükseliyor. Sanki biri şarkının notalarını eksiksiz yazmış ama içindeki sızıyı unutmuş. İşte makine çevirisinin en büyük meselesi burada başlıyor: anlamı taşımak kolaylaşıyor, ruhu taşımak hâlâ tehlikeli bir geçit.
Çünkü dil yalnızca kelimelerden oluşmaz. Dil, bir toplumun kahkaha atma biçimi, yas tutma ritüeli, alay ederken kaşını kaldırma açısıdır. Bir annenin oğluna oğlum demesindeki şefkat ile bir mahalle abisinin aynı kelimeyi kullanırken kurduğu hafif tehditkâr yakınlık aynı sözlük maddesine sığmaz. Yapay zekâ çoğu zaman bu iki oğlumu aynı sepete atar. Sepet düzgün, etiket doğru, ürün yanlış raftadır.
Bağlam, sözlüğün arka sokaklarıdır
Bir çeviri sisteminin temel becerisi örüntü yakalamaktır. Milyarlarca cümle içinde hangi kelimenin hangi kelimeyle dans ettiğini öğrenir. Bu etkileyici bir istatistiksel sezgidir. Fakat kültürel alt metin istatistikten fazlasını ister. Mesela Türkçede eline sağlık yalnızca yapılan işe teşekkür değildir; emeği kutsayan, bedeni ve niyeti aynı anda selamlayan küçük bir törendir. Bunu İngilizceye well done diye çevirdiğinizde anlamın iskeleti kalır, eti çekilir. Afiyet olsun için enjoy your meal demek de benzerdir: mideye iyi dilek var, ama sofranın ortak kaderine katılma daveti eksiktir.
Kültür, dilin görünmez işletim sistemidir. Kelimeler uygulamalardır; çalışırlar, açılırlar, kapanırlar. Ama arkada hangi değerlerin, hangi tarihsel acıların, hangi mizah kodlarının döndüğünü bilmeden arayüzü anlamak yanıltıcıdır. Yapay zekâ arayüzde çok başarılıdır. Düğmenin yerini bulur. Fakat bazen o düğmeye basınca dedenin neden sustuğunu, annenin neden konuyu değiştirdiğini, arkadaşın neden güldüğünü kaçırır.
Mizahın tercümesi: muz kabuğu değil, zemin meselesi
En çok da mizah ve ironi alanında tökezleriz. Çünkü şaka, kelimelerden önce ortak bir dünya varsayar. Nasreddin Hoca fıkrasını yalnızca punchline olarak çevirmek, gölge oyununu ampulle anlatmaya benzer. Karagöz ile Hacivat arasındaki gerilim sadece iki karakterin atışması değildir; halk dili ile saray dili, pratik zekâ ile resmi kibir, sokak ile makam arasındaki bitmeyen çekişmedir. Makine bunu komik diyalog diye paketleyebilir, ama diyalogun altındaki sınıfsal kıvılcımı göremezse gülme eksik kalır.
Benzer biçimde, bir Japon metnindeki dolaylı nezaket, bir Amerikan metnindeki bireysel özgüven ya da bir Rus romanındaki kaderci karanlık, düz çeviride dekor gibi durabilir. Oysa bunlar dekor değil, metnin atmosfer basıncıdır. Atmosfer değiştiğinde karakterlerin nefes alışı bile değişir. Yapay zekâ çoğu zaman cümleyi başka dile taşır; ama odanın havasını taşımak için henüz yeterince iyi bir ciğere sahip değildir.
Çözüm insanı geri çağırmak mı?
Buradan kolay bir sonuç çıkarılabilir: Makine kötüdür, insan iyidir. Bu romantik ama eksik bir yargı. Makine çevirisi muazzam bir araçtır; bilgiye erişimi demokratikleştirir, engelleri azaltır, farklı diller arasında ilk köprüyü kurar. Sorun köprünün varlığı değil, o köprüden geçerken yanımıza ne aldığımızdır. Eğer yalnızca kelime eşdeğerliği arıyorsak yapay zekâ harika bir rehberdir. Ama metnin ritmini, utancını, imasını, sınıfsal kokusunu, tarihsel yükünü arıyorsak insan sezgisine hâlâ ihtiyaç vardır.
Belki geleceğin iyi çevirmeni, makineye karşı savaşan biri değil; makinenin hızlı gözünü kendi yavaş kulağıyla birleştiren kişidir. Yapay zekâ cümleyi getirir, insan cümlenin yüzüne bakar: Burada gerçekten ne söyleniyor? Kim kime, hangi geçmişin içinden konuşuyor? Hangi kelime gülümsüyor, hangisi dişlerini sıkıyor?
Çünkü çeviri, iki dil arasında eşya taşımak değildir; iki dünya arasında misafir ağırlamaktır. Sandalyeyi, masayı, lambayı getirebilirsiniz. Ama evin kokusu, duvardaki eski fotoğrafın suskunluğu, sofraya otururken duyulan o tanıdık mahcubiyet ayrıca taşınmalıdır. Makine kelimeleri taşımayı öğrendi. Şimdi sırada daha zor olan var: kelimelerin neden insan olduğunu anlamak.