68 Kuşağı, Hippiler, Çiçek Çocuklar

Bugün arkadaşlarla sohbet ederken bu konular açıldı. Ben 68 Kuşağı ile Hippiler arasında bir bağ olduğunu sanıyordum. Ama tam olarak öyle değilmiş galiba. O dönemlerde yaşamadığım için konuya pek fazla vakıf değilim. Fakat sistemin, sistem dışına çıkanları, çıkmaya çalışanları nasıl sindirdiğini iyi biliyorum.

Fakat yine de bu konu hakkında daha detaylı bilgiyi yaşayanlardan veya konuya hakim olanlardan öğrenmek isterim. Nedir bu 68 kuşağı ve hippiler ile bağı?

Irkçılık ve Milliyetçilik

ırkçılık: İnsanların toplumsal özelliklerini dirimbilimsel, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.

milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm.

1899’da Birleşik Devletler senatosunda şunlar söylenmişti; “Tanrı, İngilizce konuşan ve Cermen halkları binlerce yıldır boş ve değersiz bir kendini beğenmişlik için hazırlamıyor… O bizi, vahşi ve zayıf halklar üzerinde egemenlik kurabilelim diye, hükmetmekte ustalaştırdı.” Transistörü icat edenlerden biri olan B. Shockley, siyahların genetik olarak beyazlardan daha az zeki olmasından ötürü onlara eşit fırsatlar verilmemesi gerektiğini ileri sürmüştü, ki bu fikir meşhur psikolog Hans J. Eysenck tarafından da savunulmuştu. İnsan doğası, diğer hayvanların yaşam tarzlarıyla çarpıtılmış paralellikler kurulmak suretiyle, tüm toplumsal bozuklukların kaynağı ve izahı olarak görülmektedir. Sosyobiyolojinin daha kapsamlı bir iddiası, ırkçılık ve milliyetçiliğin, “akraba seçimi”nin bir ürünü olan kabileciliğin doğal uzantıları olduğudur. “Milliyetçilik ve ırkçılık” der E. O. Wilson, “basit kabileciliğin kültürel olarak doğal sonucudurlar.” Bu fikir Richard Dawkins tarafından bile ileri sürülür: “Belki de ırksal önyargılar, yakın akrabaları seçebilmek için fiziksel olarak kendine benzeyen bireyleri belirleme ve görünüşü farklı bireylere kötü davranma eğiliminin akılsızca bir genellemesidir.”

Çoğumuz ırkçılığa katılmadığı halde, hepimizin içinde ırkımızın üstün olduğuna dair tuhaf bir öğretilmişlik vardır. Bu bazen futbol maçlarında, bazen de uluslar arası bir alanda başarı sağladığımızda içimizde duyduğumuz gurur ve sevinç olarak yansır. Aslında bu sevinç ve coşku veya bazen de başarızlıkla gelen üzüntü -tam olarak olmasa bile- ırkçılığın birer görünümüdür.

Aslında merak ettiğim bu ayrımın nerede başladığı üzerine. Yani bir insanın ırkını ifade etmesi, kendi ırkının özellikleri ile övünmesi, ırkının dilini önemsemesi, ırkının kültürünü önemsemesi, ırkının geleneklerini önemsemesi ve daha bir çoğu ırkçılık mıdır?

Ayrıca milliyetçilik, ırkçılık sayılır mı veya ırkçılığın neresindedir? Bu ikisinin ayrımı nasıl bir çizgiyle belirlenmiştir. Irkçılığa giden yolda temel basamaklardan birisi midir milliyetçilik.

Tesadüf

Yaşadığımız toplumda, “Tesadüf” kelimesi hiç hoş karşılanmaz. Hatta çoğu kişinin “Hiç bir şey tesadüf değildir” şeklinde tuhaf bir inancı vardır. Öncelikle bir şeylerin tesadüfen mi yoksa sebep-sonuç şeklinde işleyen “nedensellik” gereği mi olduğunu inceleyelim.

Bu konuya ilginç bir örnekle başlamak istiyorum. Elimizde bir zar olsun ve bu zarı atalım. Diyelim ki 6 gelsin. Bütün girdileri (zarın atış hızı, hava şartları, zemin, çarpma hızı, vs vs) bilinmediğine (hesaplanamadığına) göre bu şimdilik rastgele gelmiş bir sonuç olsun. Bu zarı bir kez daha atalım. Yine 6 gelsin. Üçüncü kez atalım. Ve bakıyoruz yine 6 geldi.

Şimdi zarın hileli olmadığını bildiğimizi varsayarak bu zarın kaç kez daha 6 gelmesi lazım ki, bir sonraki atışımızında 6 geleceğine emin olalım. Yani soruyu şu şekilde sorayım eğer karışık geldiyse. Çok büyük bir kumar oynayacaksınız, elinizde ki tüm varlığı ya bir zar ya da diğer 5 zar sonucuna yatıracaksınız. Bu her attığınızda 6 gelen zarın (şu ana kadar her attığınızda) kaçıncı atışından sonra bütün mal varlığınızı 6 ya oynamaya (veya diğer beşine birden oynamaya) karar verirsiniz.

Örnek şunun içindi. Bizim tesadüf bulmadığımız olaylar hep tekrarlanan sandığımız olaylardır. Bu tekrarlı olayların temelinde ise sebebi sandığımız şeyler aslında zaman sıralamasından başka bir şey değildir. Yani, “Taşı bıraktım, taş düştü. Demek ki taşın düşmesinin sebebi, taşı bırakmamdı.” Fakak mikro dünyaya gittikçe “zaman” işlememeye başlar, en azından bizim anladığımız şekilde işlememeye başlar. Olayların sırası kalktığında sebep-sonuç ilişkileri de kalkar. Kısacası Evrendeki her olay tesadüftür, çünkü tüm şartlar sağlansa bile aynı olay tekrarlanmaz. Aynı olay tekrarlanmıyorsa, girdileri bilmemiz bir işe yaramaz. Bütün girdileri hesaplayan bir makinemiz bile olsa, aynı olay tekrarlanmayacaktır. Her olay kendine özgüdür.

Yeterince deneme yaparsanız, bir gün bıraktığınız taş düşmeyecektir.

Tanrı var çünkü;

Tanrı var çünkü; olması gerekir.
Tanrı var çünkü; peygamberler öyle diyor.
Tanrı var çünkü; herşeyin bir sebebi var, tanrının yok. Olursa işler karışıyor.
Tanrı var çünkü; neden olmasın ki. Ben tanrı olsam ben de olurdum.
Tanrı var çünkü; olmasaydı dünyada adalet olmazdı.
Tanrı var çünkü; klorofil molekülü var.
Tanrı var çünkü; bilemediğimiz şeyleri bilen biri olmalı.
Tanrı var çünkü; gönderdiği kitapta olduğunu söylüyor.
Tanrı var çünkü; bir sürü insan inanıyor. Yanılmış olmamalılar.
Tanrı var çünkü; aslında binlercesi var.
Tanrı var çünkü; yumurtadan civciv çıkıyor.

Tanrı var çünkü; siz de sebeblerinizi yazın…