BEŞER-İNSAN DİYALEKTİĞİ VE ANAYASAL ÖZGÜRLÜK
İnsana,evrene,tarihe,sürece,ögelere ve bütünlüğe dair her tanımlama;epistemolojik-ontolojikve metodolojik çerçevesinin ortaya konulmasını gerektirir…
bilim adamları ,alemi,canlı ve cansız olmak üzere iki kısma ayırmışlar,insanbilimi ve felsefesini ise
hayvanve insan arasındaki öz farklılıkları üzerine kurmuşlardır…..
insanı hayvandan ayıran temel farkları ise,bilgiyi sistemleştirme,şuur,konuşma ,olarak tespit etmişlerdir…
hayvanlık,içgüdüsel zorunluluklarla hareket ederken ,insan kendi mahiyetini belirleme yetisiyle
tarihi süreç içinde firavundan musaya her şey olabilmiştir…
problem insanın neliği ve olma sorunudur….
insan nedir?ve ne olabilir?
işte sorunun kaynagı budur,her hayata yön vermek isteyen inanç-ideoloji ve düşüncenin insan
anlayışı farklılaşmanın temel nedenidir….
bu farklılaşmanın iki ana cephesinin oldugu görülecektir;
ruhçu taraf ve materyalist taraf…
ruhçu taraf maddeyi etkisizleştirirken,
materyalist cenah ruhu etkisizleştirmeye çalışmıştır…
işte her iki türlü kopma yozlaşmanın nedenidir…
ruh,saf olma halidir,ancak Bedenle kendisi olabilir…..
Bunun islam literaüründeki adı TEVHİDİ VÜCUTTUR….
Platondan -marksa tüm batı dünyası,ruh-beden zıtlaşması ve bu durumu aşma üzerine kurulmuştur…
aslında bu çekişmenin temel nedeni Ademiyettin parçalanmasıdır….
tam insanın görülemeyişidir…
oluş ve olma konusunda HEGEL ÖNEMLİ TESPİTLERİNE RAGMEN ırkçı bir takım sonuçlara varmakla yanılmıştır…
beşer ve insan çelişkisinden,ancak ikisinin gerçek denge haliyle kurtulunabilirve insan-adem olunulabilir….
ancak anayasal özgürlük bu aşamadan sonra teşkil edilmelidir…
anayasalözgürlük ,hemel yerel
hemde evrensel bazda alınacak kararlara baglıdır…
içeriye yönelik bir girişim ,dışarıyada yönelmezse ,bütünlük gerçekleşmez…
insanlık ortak bir yapıdır ve birbirini etkiler….
Etiket: ali k
varoluşculuk ve insan
ALINTIDIR
İlk önce varoluşçuluğu tanımlayarak başlayalım. Varoluşçuluğu tanımlamak için , sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük “varoluş” (existence) ismin den, ilkin “varoluşsal” (existentiel) ve varoluşla ilgili “existential” sıfatları türetilerek ve daha sonra “culuk” son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.
Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir varoluşculuk.
Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun raslantılar içinde oluşu, güvensizliği sözkonusudur; güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu , hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) oluşu ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca “insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?” “aşarsa nereye dek varır bu aşma?” gibi sorunlar söz konusudur.
Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.
Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonrada ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.
Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes “dayanışarak” toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar.
İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.
Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: “İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı elegeçirmesi neye yarar?” Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur: bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, “ya o-ya o” karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa’da bir felsefe-yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre’a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.
“Varoluş, özden önce gelir” ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir: “insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o’dur.” İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa’daki öteki temsilcileri de şunlardır:
A.Camus, Simone De Beauvoir, Merleau-Ponty ve hristiyan varoluşçu Gabriel Marcel.
Varoluşçuluğun ilkeleri:
1-Varoluş Özden Önce Gelir: “felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. Yy, “insan doğası” denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir.
“Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir.” (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).
Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimse de bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -“hayvan”-ve-“insan”- biz olmadan belirlenmiştir: biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.
Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eş değer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, “bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır…” ama, “arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir.” Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak “sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam.” (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)
2-Sınırsız Özgürlük:
Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. “seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir.”
Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.
Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz;çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.
3-Sorumluluk:
Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; “savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum.”
Sartre ne dersin desin Polonya’nın istilasından, Fransa’nın işgalinden, Stalingrad’ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekiala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünya da olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.
Ya da daha çok; “doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla,” –utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik…-
4-İç Sıkıntısı:
-Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard’ın yaşantısında ve düşüncelerinde,ya da bir G. Marcel’in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.
“Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar.”diye düşünür: bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar
islam ve sorumlu toplum
şeriati statükoya karşı gelişen her özgürlük hareketinin yukarıda bahsetmiş olduğu bilinç düzeyine erişmediği takdirde devrimci hareketin fertlerinin başarıya ulaştıktan sonra durağanlaşacaklarını ve bir zamanlar savaşım verdikleri statükonun yerini alacaklarını ve dolayısıyla devrimci kimliklerine yabancılaşacaklarını, tarihteki örneklerle delillendirip devrimcilere şu uyarıyı yapmaktan geri durmamıştır; “Devrimler her zaman tehlikededir, en başarıları bile!
Gururlanma en büyük zaferden sonra bile!
- İbrahim bile olsan yine tehlikedesin! İsmail’ini kurban ettikten sonra bile! Şeytanın çok rengi, çok oyunları vardır.
Hayatın boyunca her an cihada hazır ol
Cihad hükümdar olmak için veya güç kazanmak için değildir.
Düşmanını yenmekle, savaşın bitmemiştir…
Zafer bir günde kazanılabilir, fakat dikkatsiz olursan bir anda kaybedebilirsin.”
Şeriati’ye göre tarihin bu talihsiz diyalektik yasasını (Devrim-Karşı Devrim) yine toplumun bilinçli iradesi hükümsüz kılacaktır. Bu dikkatli olma durumu ve toplumsal irade de “sürekli devrim” bilinci ile mümkündür. Bu bilinci şöyle açıklar; “Zengin ve güçlü devrimci kültür ile doygun olmayan her devrim, içeriksiz ve boş bir heyecandır. Ansızın parlar ve bir üfürükle söner.”
Ancak bu dünyada cenneti mutlak anlamda kurmak isteyenler statükoyu kaçınılmaz olarak doğururlar. İçinde bulunduğumuz hayatın hiçbir zaman kötüsüz olamayacağını unutmaz isek hayatın her an ve koşulunda kötü olanla mücadele halinde olunması gereken bir “sınav alanı” olduğu bilinci ölüm anına kadar bizi devrimci kılar. Şeriati, bu bilinci Hz. Hüseyin’in “Her yer Kerbela, her gün Aşura.” ve “Hayat iman ve cihaddır.” sözleri ile birer şiar haline getirir. Ona göre İslam ümmetinin nihai gayesi sadece kişisel kemalin ve şuurun zirvesine ulaşmak değil bir dünya devrimi de gerçekleştirmektir. Hiçbir zaman son durak olmayacak bir dünya devrimi. Zira, kötü olandan sakındırmak ve iyi olanı emretmek (emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker) bütün dünyayı hayır üzere birleştirmeksizin bütünüyle mümkün değildir. O nedenle de ümmet durağan ve atıl değil, “Hicret halinde ve dinamik olmak zorundadır.” İşte ümmetin de sürekli hareket halinde olması ümmetin her ferdinin kendi sorumluluğunun bilincinde olması ile mümkündür. Bu öyle bir sorumluluktur ki her fert, efradın bütünü için canını vermeye hazırdır. Ümmet hür olsun diye esareti, sonraki nesiller daha iyi yaşasın diye mahrumiyeti ve mağduriyeti kabullenir. İşte böyle bir ümmet sürekli hareket (cihad ve hicret) halinde olursa Siyonist güçlerle, sömürgecilikle, tahakkümle, susturma siyasetiyle, sınıf çatışmasıyla, faşizm ve Batı’nın kültürel emperyalizmi ile boy ölçüşebilir. Şeriati bu açıdan ümmeti kervan ehline benzetir; “diğer bir deyişle “ümmet”, tek, doğru, açık, sağlam, ve ortak bir amaca doğru hareket halinde olan fikirdaş, yoldaş, hedefdaş, ve sorumlu bireylerden oluşan toplumdan ibarettir… Hotel, rahatlamak, hoşça vakit geçirmek için konaklanan yerdir. Oysa kervanda bulunanların amacı, toplu olarak üstlendikleri “ortak amaç”a doğru gitmektir. O’na göre tarihe de bu hareketlilik bilinciyle bakılmalıdır. “Tarihi, kılıç kullananların çürümüş kemiklerinde ve kaybolan mezarlarında değil de, insanların kanlarında, hayatlarında ve hareketlerinde aramak gerekir.”
Şeriati, “sürekli devrim” bilincinin sınıfsal bir tabaka olmayan, her müslümanın sorumluluğu olan “aydın” olmayla yaşatılacağını belirtir.
Günümüzde de sürekli devrim bilincini sindiremeyen İslami bir ülkenin cumhurbaşkanı Şeriati’yi örnek göstererek mevcut sorunun “Tefekkür havzasında genel eksikliğimiz dini aydın akımının yokluğu ya da zayıflığıdır… Dindar aydın insanı sevmekte, meselelerini tanımakta, O’nun yazgısı hususunda sorumluluk duymakta insanın aklına ve özgürlüğüne saygı duymaktadır. Bizim dinamik ve canlı toplumumuz, bu hassas merhalede dindar aydına çok fazla ihtiyaç duymaktadır.”40 diyerek Şeriati’yi teyid etmektedir.
ALİ SERİATİ
sorumluluk
SORUMLULUK NEDİR?
Afşar Timuçin
Sorumluluk insan olmak adına en genel ve en kesin yükümlenmedir. O bir amacı gerçekleştirme yükümlülüğü olduğu kadar bir olumsuzu giderme yükümlülüğüdür. Güdümlülükte sorumluluk gerçekleşmez, sorumluluk her zaman bir benimsemeyi, bir üstlenmeyi gerektirir. Yükümlenme istemi, tam tamına özgür seçmeye dayanan bir istemdir. Sorumlulukta yükümlenme tam anlamında istemli bir yükümlenmedir. Sorumlu kişi yükümlülüğünü yük olarak taşımaz, onu bir gereklilik olarak görür. Sorumluluğu yerine getirebilmenin baş koşulu özgür bir bilince ve özerk bir yaşam ortamına sahip olmaktır, özgürlük ve özerklik bir gerçeğin iki ayrı görünümüdür, özgürlükte içselleşen bağımsız insan etkinliği özerklikte dışsal’ ya da toplumsal anlatımını bulur. Sorumluluğu belirleyen ve izleyen özgür bilinçtir, ancak sorumluluk her zaman özerk bir ortamda yerine getirilebilir. Benim için özerk bir ortam olmazsa benim özgür bilincim bağımsız edimini gerçekleştiremez.
Buna göre sorumluluk her şeyden önce bir bilinç sorunu ortaya koyar. Neyin sorumlusu olduğumu bilmiyorsam herhangi bir sorumluluk yüklenemem, kollarımdan ağaca bağlanmışsam az ötemde boğulmakta olan çocuğu kurtaramam. Buna göre, demek ki, sorumluluk kavramının temelinde özgür bilinç ve o bilincin gerektirdiği özerk eylem bulunacaktır. Ancak özerk olan kişi sorumluluğunu yerine getirebilir ve ancak özgürce seçimler yapabilen kişi sorumlu olabilir. Sorumluluk için her şeyden önce yetkin, yetkin olmakla da kendine egemen bir bilinç gereklidir. Taş, çiçek, elma, keçi sorumlu olamazlar ve sorumlu tutulamazlar. Onlar ne kendilerinden ne de kendi dışlarındaki herhangi bir şeyden sorumludurlar. Onlar kendinde olmanın doğal koşullarını yerine getirirler. Bilinçli olarak etkin varlıklar doğal olarak etkin varlıklardan da sorumludurlar, ancak doğal olarak etkin varlıklar ne kendilerinden ne de bilinçli olarak etkin varlıklardan sorumludurlar. Doğal olarak etkin varlıklar tepeden tırnağa sağır varlıklardır. Ahlaki tutarlılık için bilgi mi görgü mü sorununu çoktan geride bırakmış olmamız gerekir. Ahlak sorunu sıkı sıkıya bilgi sorununa bağlıdır, her gerçek ahlaki edim bilinçle düzenlenmiştir. Görenekler ahlaklılığı iğreti bir güvence altında tutarlar, pamuk ipliğine bağlı denge kişisel bir kararla bir anda bozulabilir. Bilinç özümleyemediği ya da içselleştiremediği kuralı iğreti gezdirir, onu gerektiğinde ya da zorda kaldığında dışlar. Genel ahlak kurallarına uymasıyla seçilen bir kişi bir gün ihanet ettiği gerekçesiyle karısını boğazlayabilir. Çok zaman genel ahlakı güvence altında tutan görenekler ya da geçerli ahlak kuralları ahlakın tehlikeye düşmesine de yol açabilirler. Genel ahlak çelişkilidir. Adam öldürmeyi yasaklayan genel ahlak, bir evli kadının bir başka erkeği sevmesini de yasaklar. Buradaki ikilem çeşitli bunalımlara yol açabilecek niteliktedir. Bakarsınız adam ikinci kural adına birinci kuralı gözden çıkarmış ve karısını boğazlamıştır.
Demek ki bilinçsizce benimsenmiş bir ahlak kuralı zorda kalındığında görmezden gelinebilecek bir yaşam formülüdür. Bu yüzden insanlar düşünmeden benimsedikleri kuralları çok zaman gözden çıkarıverirler. Bu durum bize sorumluluğun bir bilinç işi olduğunu gösterir. Köle sorumlu değildir: çünkü o hem özerklikten hem de özerkliğini insanca düzenlemesini sağlayacak bilinçten yoksundur, özerk olmayan bir köle yasal açıdan köle değilse bile bilinç açısından köledir, özerk olamadığı için bilincini de geliştirememiştir, siz bir gün ona artık köle değilsin de deseniz o köledir, bilinç açısından köledir. Pekiyi, köle Epiktetos nasıl filozof oldu? İnsan köleyken de bilincini geliştirebilir ve köleliğin koşullarını bir ölçüde de olsa aşabilir. Köle sorumlu değildir, evet, çünkü hem özgür değildir hem de özerk değildir, özerk kılınsa bile kolay kolay özgür olamayacaktır.
İtkilerini denetleyemeyen, gerektiğinde onlara söz geçiremeyen bir birey de gerçek anlamda sorumlu değildir. İstemden tümüyle bağımsız eğilimlerimiz vardır, bunlar bilincin süzgecinden geçmeden birdenbire gerçekleşiverirler. Ancak yetkin bir bilinç onlarla hesaplaşma şansına ulaşmıştır. Bilinç eksikliği itkilerin çok çabuk gerçekleşmesi sonucunu getirir. Ahlaki yaşam her şeyden önce itkileri denetim altına almakla gerçekleşir. Öte yandan dürtüler ve güdüler de bize sorumluluk açısından güçlük çıkarabilirler: Kısacası, sorumluluk bilinçliliği gerektirir. Bilinçsizce benimsenmiş bir ahlak kuralı zorda kalındığında görmezden gelinebilecek ya da isteğe göre yorumlanabilecek bir formüldür. Köle sorumlu olamaz. Kendi kendinin kölesi olan da başkasının kölesi olan da sorumluluğunu yerine getiremez. Sorumlu tutulabilir ama sorumlu olamaz. Yasalar insanları bilinçli bilinçsiz ayrımının dışında sorumlu tutarlar.
Başkasının kölesi kendi kendisinin de kölesidir, kendi kendisinin kölesi başkasının da kölesidir. Buna göre, bir geri zekalıdan da, kim olduğunu bilmeyen birinden de, gözlerini kıskançlık bürümüş birinden de sorumluluk bekleyemeyiz. Bu gibi insanlar eksik bilinçle varlıklarını sürdürmektedirler. Yetkin bilinç bireyin kendi kendisine egemen olmasını sağlar. Yetkin bilinç kendisini kendisinin kölesi olmaktan da başkasının kölesi olmaktan da koruyan bilinçtir. Sorumluluğun gerçekleşebilmesi için, demek ki, usla denetlenen bir istemin varlığı gereklidir. Us da istem de bilincin yetkinliği ölçüsünde güçlüdür. Tutarlı bir istemlilik kendini kendi özüne göre yani hiçbir dış belirleme olmadan gerçekleştirebilen bilincin işi olabilir. Ancak evrensel uzanımlı bir bilgi birikiminin belirleyiciliğinde davranabilen bir bilinç sorumlu bir bilinç olabilir. Sorumluluğumuzu belirleyen buyurucu ne doğadan ne de başka bir aşkın güçten gelir, hatta ne de usumuzun doğasından gelir. Usumuzun doğası yetkin bir sorumluluğu gerçekleştirebilecek yapıda değildir. En yetkin sorumluluk duygusu yetkin bir bilincin ürünüdür. Ussallık bilinçlilikle belirgindir. Bilinçliliğin dışında bizi evrensele kavuşturacak bir ussal güçten sözetmek olası değildir. Us gerçek varlığına bilinçte kavuşur.
Yetkin bilinç, tüm dış belirlemelerden bağımsız olarak kendi seçimini yapabilen bilinçtir. O kendini kendi koşulları çerçevesinde dışa bağımlarken bir dışerki yasal sayma tutumunu hiçbir zaman benimsemeyecektir. Yetkin bilinç şunun bilincindedir: dışerk sorumluluğu kaldırır ya da en azından zedeler. Sakatlanmış bir sorumluluk da sorumluluk değildir. Koşullu sorumluluk olmaz, daha genelde koşullu ahlaklılık olmaz. Her ahlaki edim gibi sorumluluk da tam koşulsuzlukta gerçekleşir. Bir dışerkle zedelenen sorumluluk sorumluluk olmaktan çıkar, güdümlülüğe dönüşür. Köle sorumlu değildir, o yalnızca güdümlüdür. Ondan başkaları sorumlu olsa da o kendinden sorumlu değildir. Köle kendi isteğiyle davranmaya hakkı olmayan, böyle davranmayı bilmeyen ve hatta çok zaman istemeyen kimsedir. Albert Camus şöyle der: “Hiçbir şeye inanmadığımız zaman, hiçbir şeyin anlamı olmadığı zaman, hiçbir değeri varsaymadığımız zaman her şey olasıdır ve hiçbir şeyin önemi yoktur.” Güdümlülükte dış etkenler, sorumlulukta özgür seçimler yapabilen yetkin bilinç belirleyicidir.
Yetkin bilinç güdümlenmeyen, ama kendini güdümleyen bilinçtir., Bilinç kendini bir ortak değer adına da güdümleyebilir. Her iç güdümlenme bir yükümlenmedir. Bilinç kendini koşullayarak gerçekleştirir özgürlüğünü. Bu bilincin kendisi karşısında özgür olmasıdır. Zorla yapılan iş sorumsuzca yapılan iştir, o durumda sorumluluk başkalarınındır. Oysa kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, özerklik özgür bilincin kendini koyuş biçimidir ve dış dünya karşısındaki konumudur. Bilinç özgür olmadan birey özerk olamaz. Ancak özerkliğin koşulları içte olduğu kadar dıştadır, özgür olmayan bilinç iğreti bir özerk konumda bulunabilir ancak o bu konumunu uzun süre koruyamaz. O her zaman bir güdücü arayacaktır, bir dışerk arayacaktır, özgür olmayan yani kendi koşullarına göre davranmayı bilmeyen, kendi kurallarını kendinden getiremeyen bilinç her zaman bir dışerke sığınarak kendini korumaya yönelir. Demek ki özerklik varlığını dış koşullardan olduğu kadar iç koşullardan alır.
Buna göre, bilinçli bir tutsak dağlarda bağıra bağıra şarkı söyleyen bir başıbozuktan daha özerk duyabilir kendini. Kapatıldığı küçücük bir alanda o bir yapabilme gücüdür. Demek ki özgürlüğün anlamı her şeyden önce bilinçseldir. Bu durumda bilinç düzeyi çok aşağılarda bir kişiden sorumluluk beklemek yanlıştır. Hukuk toplumsal bir kargaşayı önleyebilmek adına her normal kişiyi sorumlu sayar, bu yönelim elbette her şeyden önce cezayı olası kılmak adınadır. Sorumlu olmayan kişiyi cezalandırmak sorumsuzluktur. Bu gerçekte çok kötü ancak kaçınılmaz bir kuralcılıktır. Yargıç karşısındaki kişinin bilinç düzeyini göre göre, onun sorumlu tutulamayacağını bile bile sorumlu tutar onu. Hukuk enaz bilinci yetkin bilinç sayma oyununu her zaman bile bile oynar. Bu bir kaçınılmazlıktır. Gerçekte hukuk sorumlu olmaması gereken kişiyi sorumlu sayarken adaleti gerçekleştirmek adına adaletsizliği geçerli kılar. Bu yüzden “hukuk”la “adalet’in her zaman birbirine denk düşmediği görülür.
Gerçek anlamda bilinçli kişi için sorumluluk yapabilecekken yapmamak anlamına gelir. Bu da ahlaksızlıktan başka bir şey değildir. Sorumsuzluk ahlaksızlıktır. İnsan olmanın anlamı sorumlukla başlar. Saint-Exupery “insan olmak her şeyden önce sorumlu olmaktır” der. Bu bize hemen şu soruyu sorduracaktır: insan ne’den sorumludur ya da neyin sorumlusudur? Bu noktada sorumluluğun evrenselliği çıkar karşımıza. Sorumluluk evrenseldir, parçalı değildir. Buna göre insan yalnızca şundan ya da bundan, şu kişiden ya da bu kişiden değil, bütün bir insanlıktan sorumludur. Demek ki sorumluluk alanını aileyle, toplumla, ulusla sınırlayamayız. İnsana karşı olan, insan olma koşuluna ters düşen her durum her sorumlu kişiyi ilgilendirecektir. Yalnızca çocuklarının esenliğini düşünen insanlar zorda kaldıklarında çocuklarını da gözden çıkarabilecek kimselerdir. İnsanın evrensel sorumluluğu bize şu soruyu sordurabilir: herkesten ya da bütün bir insanlıktan sorumlu kişinin mutlak bir güç taşıyor olması gerekmez mi? Sorumluluk mutlak bir gücün varlığını gerektirmez. Sorumluluğumuzu yerine getirmemiz için çok güçlü olmamız gerekmez. Sorumluluk için gereken etkinlik bir insan boyunda olacaktır.
Sorumluluk trajik olanın ya da yazgı fikrinin aşıldığı yerde başlar. Dünyanın akışında insanın kendisini değil de başka bir gücü, örneğin aşkın bir varlığı belirleyici sayıyorsak sorumlu olamayız, en azından tam anlamında sorumlu olamayız. Tam anlamında sorumlu olmamak sorumsuz olmaktır. Dinsel anlamda ya da doğal anlamda her mutlak belirleyicilik ahlaki seçimi ortadan kaldırırken sorumluluk duygusunu da hiçe indirir. Yunan trajedisinde karşımıza çıkan insan sorumlu insan değildir. O hiç mi hiç değiştiremediği, hiçbir koşulda egemen olamadığı bir dünyada doğal ya da tanrısal güçlerin belirleyiciliği altında yaşayan bir yazgılıdır. Başına gelecek olanlar önceden belirlenmiştir. Ne yapsa bunları önleyemez. Sophokles’in Oidipus epi Kolono’sunda şu satırlarla karşılaşırız: “Eylemlerim mi? Onlara ben katlandım, onları ben yapmadım” “İzlediğim yolu hiçbir şey bilmeden izledim.” Bu durumda insan sorumlu değil, tartışmasız bir biçimde güdümlüdür, dışerk her şeyi belirlemektedir. İnsanın dünyasında bir dışerki değil de yalnızca usu belirleyici saymaya eğilimli yeniçağ düşünce dünyası trajedinin anlamını da değiştirecektir. Corneille’in Polyeucte”ünde Pauline “Duygularımın üstünde güçlü usum var” derken, Cinna’sında Auguste şöyle diyecektir: “Ben kendimin efendisiyim.”
Kişinin bütün bir insanlıktan sorumlu olması her şeyden önce kendinden sorumlu olmasını gerektirir. Kendine karşı sorumluluklarını yerine getiremeyen bir kişi başkalarına karşı sorumlu olamayacaktır. Sorumluluk tek kişilik bir zeminde gerçekleşir, ancak bütün insana açılır. Her kişi önce kendi olarak sorumludur: sorumluluk tek kişilik bir bağlanma biçimidir, bir kendi kendini yükümleme biçimidir. Kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, kimse kimsenin adına sorumluluk taşıyamaz. Kimse sorumluluğunu bir başkasına yükleyemez. İnanç düzeyinde de sorumluluk tek kişiliktir kavrayışı öne geçer. Eski Ahid’de şunlar yazılıdır: “Her kişi kendi ölümünü ölecektir. Bir oğul babasının yanlışlarını yüklenemez, bir baba da oğlunun yanlışlarını yüklenemez. Doğru doğruluğunun, kötü kötülüğünün karşılığını görecektir.” Başkası için üzülebiliriz, başkası adına sevinebiliriz, başkasına yardım edebiliriz ama başkasının yerine sorumlu olamayız. Ortak sorumluluklar elbette vardır, ama ortak sorumluluklarda da herkes her şeyden önce kendinden sorumludur. Eksikli insan ya da yetkin bilince ulaşamamış insan hep sorumsuzluklarını birilerine yansıtmaya ya da başkalarının üstüne yıkmaya eğilimlidir. Eksikli insanın bu tutumu sorumluluğun anlamını elbette değiştirmez.
Sorumluluk bir bilinç işi olduğu kadar bir gönül işidir. Her sorumlu, her gerçek sorumlu sorumluluğunu sevinç içinde gerçekleştirir. Sokrates yaratmayı sevinç içinde doğurmak diye tanımlıyordu. Biz de sorumluluk sevinç içinde yaşamaktır diyebiliriz. Sorumluluk usun kılı kırk yaran araştırıcı tutarlılığında gönül’ün itici ve yapıcı etkinliğini de gereksinir. Hiçbir sorumluluk kaba bir ussallıkla sonuna kadar götürülemez. Her sorumluluk, geleceğe açılan bir yönelim olmakla bir umudun ışığında heyecanlarla kendini gerçekleştirir. Sorumlu olmak umutlu olmaktır. Hep başkalarından beklemek kolaylığı içinde değilsek, umutlu olmak da sorumlu olmaktır. Umut özgürlüğün zorunlu varoluş koşuludur. Saint-Exu-pery, Savaş pilotunda “İnsan hem sorumlu hem umutsuz duyamaz kendini” der. Böylece tam bir kafa ve gönül birliğinde gerçekleşen sorumluluk tam anlamında bir süreklilik gösterir. Her sorumluluk bir sonuca yöneliktir, her sorumluluk sonuç almayı gerektirir. Sorumlu olmak sonuna kadar sorumlu olmaktır. Bir başka deyişle, sorumluluk gündelik bir eğilim değildir. O insanın bir yaşam boyu süren birbiriyle örgülenmiş amaçlarında gerçekleşir. Amaçlar değişir, sorumluluk sürer. Sorumluluğun emekliliği yoktur.
Sorumluluk insanın birey olarak etkin gücünü gerektirdiğinden gerçek bir kafa ve beden sağlığına gereksinim gösterir. İnsan şu ya da bu nedenle, özellikle bilinç yetersizliği nedeniyle özgür olma koşullarının dışına düştüğü zaman sorumluluklarının da dışına düşecektir. Beden ve ruh yetersizliğine uğramaktan korkan Stoa filozofları intiharı öngörüyorlardı. Bu filozofların çoğu, bilindiği gibi, intihar ederek ölmüştür. Stoa filozoflarından çokça etkilenmekle birlikte intihar düşüncesine uzak duran Montaigne intiharın yerine emekliliği koyar: “insan başkaları için yeterince yaşadı mı yaşamının sonunu da hiç değilse kendisi için yaşamalıdır.” Ne olursa olsun, her yetkin insan kendini son soluğuna kadar sorumlu duyacaktır. İnsan için en soylu heyecan başkalarına karşı ama her şeyden önce kendine karşı sorumluluğunu yerine getirme heyecanıdır.
ÖZGÜR PROMETHEUS
AFŞAR TİMUÇİN
İnsancıl Yayınları
İstanbul – 1997
eşitlik ve denklik
ALİ K
Nesnel ve öznel verilerden hareketle, süreçteki canlılığı oluşturan tüm unsurların, eşitlik-eşitsizlik-denklik bağıntılarının test edilmesi sonucu, olgu ve hadiselerin kavramsal ve eylemsel boyutları yakalanabilir…
Doğadaki hayvanlık âleminde, kaplan türündeki hayvanlara aynı familyadan oldukları için birbirlerine eşit varlıklar deriz, ancak kişisel özellikleriyle(yırtıcı, iri, saldırgan, dişi, erkek)nitelikleriyle denk olmadığını gözleriz…
İnsanla, hayvan canlılıktaki ortak benzerlikleri dolayısıyla eşitlenebilir, denklik farklı türden olmaları nedeniyle kurulamaz, üreme, çoğalma, yeme-içme-boşaltım gibi ortak yönleriyle eşit olduklarını, ancak denklik ilişkisini kuramayacağımızı tespit ederiz…
Aynı türden varlıklar arasında tüm zamanlar boyunca eşitlik-eşitsizlik-denklik ilişki ve çözümlemesi yapabiliriz…
İki ayrı insan ve iki ayrı toplum süreç ve oluşum boyunca bu bağıntılarla incelenebilir…
Ahmet, Mehmet, Leyla ve diğer tüm renk-çeşitleriyle insanlık eşittir ancak farklı davranış ve kültürleriyle denk değildir…
Tarihin bir dönemi, örneğin feodal Avrupa ile Osmanlı arasında halk davranışı açısından; feodal Avrupa’daki ve Osmanlıdaki din, coğrafya, iklim, kültür, dil v.s farklılıkları farklı insan tipi inşa ettiklerinden, sosyal yapı itibariyle eşitsiz ve denk olmayan toplumlardır…
Evrenin bütün öğelerinin etkisi bakımından eşitken, kültür farklılaşması eşitsiz bir yapı ortaya çıkarmıştır…
Denklik bağıntısını; âdemi boyutun konumu ve birey ile toplumun iç hedefleri açısından kurabiliriz…
Bu nokta zirve ve tam insan olabilme eksen ve eğrisidir,
Bu boyutu 19. ve 20.yy’da gelişen milliyetçiliğin oluşumu açısından inceleyelim…
Avrupa, Afrika ve Osmanlıda kendi içinde ulus olma yönüyle ortak olan milliyetçilik; ortaya çıkan sonuçlar itibariyle, eşitsizlikçi; insan hedefleri ve Ademî boyut itibariyle denklik atfedilemeyecek ilişki ve kavramdır…
Bu kavramlar; dönem-mekân-zaman-durumla ilgili olduğundan, insanbilim temelli olduklarından; ancak tüm zamanların kriterleriyle, o dönemin konumunu tüm bağıntılarıyla ortaya koymak gereklidir…
Biyolojik-fiziki-dini-iktisadi-kültürel veriler aynı koşullar altında değerlendirilerek eşitlik-eşitsizlik-denklik ortaya konulabilir…
Şiilik ve Sünniliğin İslam toplumlarındaki etkisini incelerken, Kuran ve Sünnet eksenli olmalarına rağmen, ulusal, sınıfsal mezhebi yapılanma eşitsizliği doğurmuştur…
Kişi-birey incelemelerinde de örneğin; iki farklı aydın arasında inceleme yapacağız; bu iki düşünürün, zihnini oluşturan, aydınlanma derece ve kalitesini tüm zamanların ademi değerlendirmesiyle, aydının döneme bakışı ve tahlil gücüyle ortaya çıkarabiliriz…