Dünyanın Dengesi

Dünyada meraklılar çok…

Biri hocaya:

-Şu dünya ne kadar tuhaf demiş.

Hoca aksakalını sıvazladıktan sonra:

-Neresi tuhaf diye sormuş.

-Sabah oldumu insanların her biri bir tarafa gidiyor.

Bazıları bu yana bazıları bu yana…

Neden ki? Deyince

Hoca çok fazla düşünmeden şu cevabı vermiş:

-Neden olacak hepsi bir tarafa gitse dünyanın dengesi bozulurda ondan .


Molla Nasreddin’den

Anadolu YOLculuğu

Ustamızın adı Hıdır
Elimizden gelen budur
Sözümüz yerine yetti
Daha deyeceğimiz nedir?

*

Mir’ati sözlerin canlı muamma
Arif olanlara olur hüveyda
Elsiziz, belsiziz, dilsiziz amma
Gezeriz alemde erkekçesine

*

Sayılmayız parmağile Tükenmeyiz kırmağile Taşramızdan sormağile Kimse bilmez ahvalimiz Erenlerin çoktur yolu Cümlesine dedik beli Gören bizi sanır deli (Muhyi)

*

Çün mümine mümin oldu mir’at / Mir’atına bak-ü anda gör zat

*

“Her neye kim baktın ise anda sen Allah’ı gör
Kancaru kim azm kılsan ‘semme vechullah’ı gör
Bu ikilik perdesinden geç hicabı ref’kıl
Gel bu birlik vahdetinden bak bu sırrullahı gör
…..
Can gözüyle baktın ise kainatın aynına
Andan özge nesne var mı hasbetten lillahı gör”

Yunus

*

“Kandil geceleri kandil oluruz / Kandilin içinde fitil oluruz
Hakk’ı göstermeye delil oluruz / Fakat kör olanlar görmez bu hali”

(Türkü)

*
“Ol kadir-i kün felakun, lutf edici rahman benem
Kesmeyen, rızkını veren, cümlelere sultan benem
Hem batınem hem zahirem, hem evvelem hem ahirem
Hem ben Ol’um hem Ol benim, Ol kerim ü süphan benem
Yoktur arada terceman, andagı iş bana yana
… Bin bir adı vardır Yunus, ol sahib-i Kur’an benem”
*

“Daha Allah ile cihan yoğidi
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekan yoğiken
Hanemize aldık mihman eyledik
Kendisinin henüz ismi yoğidi
İsmi şöyle dursun cismi yoğidi
Hiçbir kıyafeti resmi yoğidi
Şekil verip tıpkı insan eyledik”

(Edip Harabi)

*

“Ademden gayrı Hak talep idersen ma’rifetu’llah’tan bi-habersin”
(Bektaşi niyazından)

*

“Hakk’a mahzar durur Adem sücut it uyma şeytana
Ki Adem donuna girmiş Huda geldi Huda geldi”
(Hatayi)

*

Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem
Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
…Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem
Oy nesimi, can nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem
(Nesimi)
*

Yeri göğü ins-ü cini yarattın
Sen ey mimar başı eyvancı mısın
Ayı günü çarhı burcu var ettin
Ey, mekan sahibi Rahşancı mısın
….
Kullanırsın kanatsızca rüzgarı
Kürekle mi yaptın sen bu dağları
Ne yapıp da öldürürsün sağları
Can verüb alırsın sen cancı mısın
…
Cibril’e perd ardında söyledin
İnüp Beytullahda kendin dinledin
Bu ateşi cehennemi neylerdin
Hamamın mı vardır külhancı mısın
…
Yüz bin tamun olsa korkmam birinden
Rahman ismi nazil değil mi senden
Gaffar-üz-zünüb’um demedin mi sen
Afv et günahımı yalancı mısın
….
Kazanlarda katranların kaynarmış
Yer altında balıkların oynarmış
On bu dünya kadar ejderhan varmış
Şerbet mi satarsın yılancı mısın
(Bektaşi ozanı Azmi)

*

“Bu yolda can yoktur canan isterler
Gönül kâbesinde erkan isterler
Ademe secdeyi her an isterler
Başka bir ibadet sevap istemez”
(Kul Nesimi)

*

“Sen sana ne sanursan ayruğa da onu san / Dört kitabın manası budur ancak var ise”
(Yunus)

*

“Kainatı sen yarattın / Her şeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar’ettin / Cömertliğin nerde senin
Ademi sürdün bakmadın / Cennette de bırakmadın
Şeytanı niye yakmadın / Cehennemin var da senin”
(Aşık Veysel)

*

“Danışman okur tutmaz derviş yolun gözetmez
Bu halk öğüt işitmez ne sarp zaman olısar
Gitti beyler mürüvveti binmişler birer ata
Yediği yoksul eti içtiği kan olmuştur”
(Yunus)

*

“Zahir padişahına karip (yakın) olma. Dünyalık için ehl-i mansıba varma (mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme), meğer ki irşat ola (aydınlanmış ola). Maslahat (dünya isleri) içün vezir ve ricalin kapusuna varma. Elden geldikçe yalnızca nimet yeme; Tarikat pirdaşını ve karındaşını ayru görme. Kallaş ve pirsiz adamlarla yoldaş olma!”
(Abdal Musa Vilayetnamesi, s.46)

*

“Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstünde evler yapasım gelür
Altında gayya vardır içi nar ile pürdür
Varup ol gölgesinde biraz yatasım gelür”
(Yunus)

*

Motif deyip geçemeyiz http://dipnotkitap.net/DENEME/Anadolu_Motifleri.htm Simgelerin güzelliğine dikkat 🙂

Anadolu yolculuğu çoook uzuun sürer.

Tauroktoni Nedir?

“Boğa” simgesini nerede görürseniz, orada AnaTanrıça arketipi var demektir. Çünkü Boğa, binlerce yıldan bu yana üretkenliğin ve verimliliğin simgesi olarak, tanrıçanın hizmetindeki evrensel güç olarak değerlendirilir.

Romalıların ikibin yıl önce Anadolu’dan ithal ederek giderek Hristiyanlığa dönüşecek dinlerinin özünü oluşturan Tanrıça Mithra’nın Boğayı kurban etmesini gösteren ikonaya yüklenen anlamdır Tauroktoni.

Onlar bu ithal işlemini yaparken Mithra’nın eril olduğunu, yani onun bir bereket tanrısı olduğunu -muhtemelen bilinçli olarak- söyleyerek gerçeği çarpıttılar. Oysa Mithra; Kibele, Magna Meter,  Attis isimleriyle anılan Ana Tanrıçadan başkası değildi. Onlar garip biçimde Mithra’nın bir Pers tanrısı olduğunu iddia etseler de gerek İran’da gerekse Hindistanda bu isim hala “yalnızca” kızlara verilen bir isim olarak izini sürdürmektedir (Fraternis’den).

Gelelim kurban işleminin (Tauroktoni) simgesel açılımına. Bu konuda tarih içinde çeşitli yorumlar yapılmışsa da ben Burak Eldem’in öne çıkardığı Jung yorumunu beğendim.

Bu yoruma göre çift cinsiyetli olan Mithra, kendi eril organını (boğa) keserek toprağa atar ve bu fedakarlıkla birlikte, topraktan canlılık fışkırır. Tüm canlılar boğanın bir unsurundan beslenerek VARolurlar.

Türkiyenin güneyinde bulunan Toros sıradağları da yine, berekettli Boğa ile ilişkilendirilmektedir. Eskiden bir yerlerde okuduğum kadarı ile, batan Atlantisten dört bölgeye göç olmuştur, bunlardan biri Toros dağları olarak belirtiliyordu.

Kendini “hayat” adına feda etme mekanizması hemen her yerde karşımıza çıkan bir simge. Örneğin Dede Korkut destanlarından Deli Dumrul’da onun hayatı için kendini feda eden bir kadın görüyoruz. Yine İsanın kendini fedası da ve bunun gibi bir çok örnek bence Tauroktoni’nin yeniden sahnelenmesi gibi görünüyor.

Buradaki ana fikir, eril ve dişil yanıyla, TAM olan’ın, Dünya hayatı için bu bütünlüğünden vaz geçerek, ikiye bölünmesi (dualite) ve bu işlem sonucunda “birey bilincinin” oluşma sürecinin başlatılmış oluşudur.

Şu aralar aradıklarım?

Evet şu aralar sorularım ve aradıklarımı buradan internet denizine bir salayım, umarım tez sürede bi sonuç, öneri, tepki alabilirim.

  1. Hatti uygarlığı ile ilgili araştırmacılar, tarihçiler, antropologlar, arkeologlar (veya her ne iseler, yalnızca benim gibi meraklılar da olabilir) aranıyor!

  2. Kuantum uygulamaları ile ilgilenen fizikçiler aranıyor?

  3. Anadoluda bilinen en eski tarihlerinden beri oluşmuş kültür birikimleri ile ilgilenen tarihçiler, bektaşiler, sufistler aranıyor?

  4. “İnsan gizemi” ile gerçekten ilgilenen meraklı psikiyatrlar, psikologlar, fizikçiler, sosyologlar, müzisyenler, kimyacılar ve tarihçiler aranıyor!

Lütfen benimle temasa geçiniz.. Teşekkürlerimle

Anadolu’nun Bilinen İlk Sahipleri : Hattiler

Hattiler, Anadolu***8217;nun ismi bilinen en eski halkıdır. Hititlerden önce Orta Anadolu***8217;da şehir devletleri biçiminde örgütlenen Hatti prensliklerinin büyük bir bölümü Kızılırmak nehrinin oluşturduğu yayın içinde yer alıyordu. Bu Hatti prensliklerinin en önemlileri; Alacahöyük (Arinna), Hattuş (Boğazköy), Alişar, Eskiyapar, Horoztepe, Hasanoğlan, Etiyokuşu ve Mahmatlar***8217;da bulunmaktaydı.

Çoğu kişi Hattilerle Hititleri birbirine karıştırır ve ikisinin aynı halk olduğunu düşünür ancak bu doğru değildir: Hattiler, Hititlerden önce bölgede varlık gösteren yerli bir Anadolu halkıydı. Ancak bu halk başta din ve kültür olmak üzere Hitit uygarlığı üzerinde çok büyük etkiler yapmıştır. Öyle ki, Hititler Hatti ülkesinin siyasal egemenliğini ellerine geçirdikleri zaman sahip oldukları toprakları yine eskiden olduğu gibi “Hatti ülkesi” şeklinde tanımlamaya devam etmişlerdir. Bundan dolayı dönemin diğer devletleri de Hititleri Hattiler şeklinde tanımlamışlardır. Aslında Hitit adı da Hatti şeklinde telaffuz edilen kelimenin bozulmuş halidir ve kesinlikle uydurma bir isimdir. Kafaların karışmaması için izninizle bu konuyu biraz açmak istiyorum: Hitit İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye bölgesinde yaşamış olan Geç Hititlerin adı Tevrat***8217;ta “Htt” şeklinde geçer ve bu “Htt” harfleri gerçekte Hatti kelimesine karşılık gelir. Ancak İbranice bir Sami dili olduğu ve Sami dillerinde sesli harfler yer almadığı için Tevrat***8217;ta bu uygarlığın ismini gören kişiler onu yanlış bir biçimde Hitit olarak telaffuz ettiler. İşte Hitit ismi bu şekilde ortaya çıktı. Sonra Hattilerle Hititlerin aslında farklı halklar oldukları anlaşılınca bir karışıklığa meydan vermemek için şu anda bizim Hititler diye bildiğimiz halk yine “Hitit” şeklinde tanımlanmaya devam edildi.

Daha öncede dediğim gibi Hattiler Anadolu***8217;nun yerli halkıdır ve Hititler gibi Hint-Avrupa kökenli değillerdir. Dilleri günümüzde bilinen hiçbir dil grubuna girmese de Asya kökenli bir dil olduğu anlaşılıyor. Hatti dilinde kelimeler, sabit bir kelime köküne ön ve sonekler ilave edilerek türetiliyordu. Bu dilde özellikle önek kullanımı yaygındı ve çoğul hale getirmek için gerekli ek kelime başına ekleniyordu. Mesela Hatti dilinde Şapu Tanrı demektir, Waşapu ise Tanrılar anlamına gelir. Binu çocuk Lebinu çocuklar demektir. Tabi Hattiler döneminde Anadolu***8217;da yazı kullanılmadığı için Hattice hakkındaki bu kısıtlı verilere Hitit arşivlerinde yer alan bazı Hattice metinler yoluyla ulaşabiliyoruz. Zira Hatti dili Hitit egemenliği döneminde de özellikle dini metinlerin ve dua metinlerinin yazılmasında kullanılmıştı ve halk bu dili konuşmasa da olasılıkla rahip sınıfı Hatti diline hakimdi. Yapı olarak Hattice***8217;den çok farklı olan Hititçe ise aynı İngilizce, Fransızca, Yunanca gibi bir Hint-Avrupa dilidir ve yazıya dökülen dolayısıyla varlığı bilinen en eski Hint-Avrupa dilidir.

Anlaşıldığı gibi köken olarak birbirinden tamamen farklı olan bu iki halk, Hitit kökenli bir yönetici sınıfın tüm bölgeyi ele geçirip merkezi bir yönetim kurmasından sonra aynı siyasi yapı içinde birleşmiştir. Hatti kültürü, Hitit kültürü üzerinde öyle büyük izler bırakmıştır ki Hitit Tanrılar topluluğunun en önemli Tanrıları Hatti kökenlidir ve Hitit mitolojisini meydana getiren mitlerinde çoğunluğu yine Hatti kökenlidir.

Hint-Avrupa kökenli Hititlerin Hattilerin kültürünü ne kadar çok benimsediklerini gösteren en belirgin şey, eskiden Hatti egemenliğinde olan bölgeyi ele geçirdikten sonra bile orayı “Hatti ülkesi” olarak tanımlamaya devam etmeleri ve hatta kendilerine de Hattili demeleridir. Ancak ülke nüfusunun büyük bir kısmının Hatti kökenli olması da bu tutumun bir nedeni olabilir.