Kutsal devir-teslim

Kadın Ana’ ya da ‘Ma’ Luvi’lerin, bilinen ilk kadın önderiydi..Anadolu güneşinin altında,tohumu tarlaya ilk eken ,toprağa suyu ilk veren,ilk meyve fidanını aşılayan ve hayvanı evcilleştiren ‘Kadın Ana’ oldu.O toprağı işleyen,besleyen doğuran ve koruyan ilk canlı varlıktı,Luvi’lerin anaerkil toplum yapıları ve toprağa bağlı ekonomik yaşamları onun ellerinde şekillendi.Luvi’ler onun çocukları olmaktan her zaman büyük bir övünç duydular Ona ve sonraki kuşaklarda Luvi kadın örgütlülüğünün başında bulunan ve onu temsil eden ‘Kadın Ana’lara sonsuz saygı gösterdiler.Kadın Ana bu toplumsal düzen içinde sevgi ve sadakat ile bağlı bulunulan bir üstün irade idi.Luvi’lerin ‘Kadın Ana’ya olan bağlılıkları hürmet ve vefaya dayanıyordu.Ona kulluk etmiyorlar yada ona tapınmıyorlardı.

Eski çağın gizemli, saygın ve kutsal ‘Ma/Kadın Ana’sısı sonraki çağlarda Anadolu’da ve komşu coğrafyalarda ortaya çıkan uygarlıkların tanrılar panteonunda ‘Ana Tanrıça’ haline getirildi. Asur kolonisi Kültepe’de ‘Kubaba’, Hitit’lerde ‘Arinna’, Hurri’lerde ‘Hepat’adı ile anılan Ana Tanrıça Frigya’da ‘Kyebele’ye, Lidya’da
‘Kyebebe’ye dönüştü. Helen’lerin Ana Tanrıça Artemis’i ve onun Latin versiyonu Diana aslında Luvi’lerin ‘Ma /Kadın Ana’sının tanrıçalaştırılmış biçimleriydiler.

Anadolu’da Hıristiyanlık ile birlikte yaşamın tüm alanlarını kaplayan ataerkil düzenden önce var olan bilinmeyen bir çağda ‘Kadın Ana’ tarafından biçimlendirilen, anaerkil toplum yapısı erkeğin tüm yaşamı tek başına yönlendirdiği ataerkil düzenin ‘öznesi değişmiş’ bir benzeri değildi.Anaerkil toplum düzeninde-ataerkil düzende olduğu gibi- tüm otoritenin ve gücün kadınlar elinde toplanması ve erkeklerin kadınlar tarafından baskı altında tutulmaları akıllara bile gelmezdi.

‘Kadın Ana’ tarafından kurumlaştırılmış bu,ilk büyük sosyal yapı içinde kadın ve erkeğin birbirine üstün gelme mücadelesi yoktu.Cinsiyetler arasında ‘hükmeden ve hizmet eden’ ayrılığı bulunmuyordu. Bu toplumsal yaşam biçiminde kadınlar ve erkekler hayatın zorluklarını büyük bir dayanışma içinde, birlikte omuzluyorlar,yaşamın getirilerini birlikte paylaşıyorlardı.Üretim ve paylaşım, kişisel servet edinmeye değil,toplumsal fayda sağlamaya yönelikti ve komünal bir nitelik taşıyordu.Kadın ve erkek arasında statü farkı yoktu, saygınlıkları birbirlerine denkti ve aynı itibarı paylaşıyorlardı.

İznik konsilinden sonra Ön Asya’da misyonerlik faaliyetlerini devletin de desteğini arkasına alarak arttıran Hıristiyan kilisesinin yayılmacılığının önündeki en büyük engel ‘Kadın Ana’ oldu.Anadolu halkı ‘Kadın Ana’ imgesi ile o kadar bütünleşmişti ki, ‘Kadın Ana’ halk arasında o kadar saygındı ve o kadar vazgeçilmezdi ki,Hıristiyan Kilisesi kendi varlığını ve kendi inanç sistemini halka kabul ettirebilmek için ‘Meryem Ana’ figürünü ortaya atmak zorunda kaldı.

Hıristiyanlar ‘Kadın Ana’ profili ile bire bir örtüşen bir ‘Meryem Ana’ ortaya koymuş olsalar da ;İsa’nın annesi Meryem Ana,Anadolu’nun ‘Ma/Kadın Ana’sını ikame etmede başarılı olamadı.Kadın Ana geleneğinin ödünsüz takipçileri Alevi bacılar, Hıristiyanlığa ve ‘Kadın Ana’nın Hıristiyan doğması içinde deforme edilmesine en çok karşı koyanlar oldular,

Ortaçağ karanlığını kurumlaştıran Hıristiyan kilisesinin kayıtları, Kadın Ana ve Alevi bacıların Hıristiyanlık karsısında gösterdikleri direncin en açık kanıtıdırlar.Bu kanıtlardan açıkça anlaşılan odur ki;Türk-İslam sentezcilerinin kolonizatör İslam dervişleri olarak sundukları Anadolu Alevi bacılar topluluğu bu toprakların en eski kadın sosyal örgütlülüğüydü.

İslamiyet’in Arap yarımadasında ortaya çıkışından üç yüz yıl evvel ve Orta Asya çıkışlı göçler Anadolu’ya ulaşmadan yedi yüz yıl önce Anadolu’da toplanan Ekümenik Gangra (Çankırı) Hıristiyan konsilinin kayda alınmış ve bugüne ulaşmış tutanakları, Aleviler’in ve Alevi Bacılar örgütlenmesinin bu topraklarda her şeyden ve herkeslerden önce var olduklarını hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak biçimde teyit etmektedirler.Çankırı Hıristiyan konsili kayıtlarının lanetlerle donatılmış satırları –kendi küfürleri içinde de olsa-kısa saçları ve derviş kılıkları içinde dergahlarda komün yaşamı süren Anadolu kadınlarının geçmişlerinin aydınlatılmasında en önemli kaynaklardır.

‘Eğer bir kadın derviş hayatı yaşama bahanesi ile görünüşünü değiştirir,geleneksel kadın giysilerini giymek yerine erkek kıyafetine bürünürse ona lanet olsun’’(Çankırı konsili kanun no:13)

‘’Eğer herhangi bir kadın derviş hayatı yaşama bahanesi ile,Tanrının ona bağımlılığını ve itaatini hatırlatmak için verdiği uzun saçlarını bu bağımlılık düzenini bozmak için keserse ona lanet olsun.’’(Çankırı konsili kanun no:17)

1240 yılında,büyük Malya bozgunundan sonra Hacı Bektaş-i Veli,yorgun yaralı ve büyük düş kırıklığı içinde Karacahöyük ‘Kadın Ana’dergahına sığındığında bu kadim,bin yıllardır süren o muhteşem Alevi kadın örgütlülüğü hala ayaktaydı.’Kadın Ana’ geleneğinin koruyuculuğunu üstlenmiş olan dergahın Pir Bacısı, Kadın Ana ve onun müritleri Alevi bacılar XIII. Yüzyıl ortalarında kendi dergahlarında eski çağların görkeminden uzak münzevi bir yaşam sürüyorlardı.Olağan üstü zor koşullara tahammül ediyorlardı. Varlıklarını ve son güçlerini Alevi erkanının bekasına adamışlardı.Bu demekti ki;‘Meryem Ana’ aldatmasıyla donatılmış Hıristiyanlık ‘Kadın Ana’yı bu topraklardan tamamen söküp atmada başarılı olamamıştı.

1240’lı yıllarda Anadolu’da Alevi kadınları bir yandan tüm umutlarını Malya ovasında bırakmış yorgun ve çaresi tükenmiş erkeklerin yaralarını sararlarken bir yandan da ülkeyi boydan boya işgal eden barbarlar ordusuna karşı durabilecek kadar cesur olabilmişlerdir.

Mikail Bayram .Süryani tarihçi Bar Hebraeus’u kaynak göstererek Alevi bacılarının 1243 yılında Anadolu’yu istila eden Moğol ordusuna karşı Kayseri Şehrinin savunmasına katıldıklarını ve on binlerce kayıp verdiklerini öne sümektedir.Bu doğrudur MÖ 1190 yılında Truva’da ne olmuşsa MS 1243 yılında 2433 yıl sonra aynı şeyler olmuştur.Erkeğin dayanma gücünün bittiği yerde bu toprağın anaları korkusuzca savaş meydanlarına çıkmayı ve devrin en acımasız istilacılarına karşı savaşmayı ve bu topraklar uğruna ölmeyi her zaman bilmişlerdir

Kadın Ana’nın ve Alevi bacılarının son büyük sığınağı Karacahöyük dergahıydı.Bu dergahın son kadın sakinleri Kadın Ana ve müritleri onlarca yıl boyunca gizemlerini teslim edeceği ehil ellerin yolunu beklediler.Bu uzun ve meşakkatli bekleyiş Abdal Musa’nın Karacahöyük’e
(Venessa/Hacıbektaş) gelmesiyle sona erdi.

Ondördüncü yüzyılın başlarında Karacahöyük Dergahı’nı çekip çeviren Pir Bacı, Luviler’in kutsal ‘Ma/Kadın Ana’sının varisi ve temsilcisi, anaerkil yaşamın önderi bir ‘Kadın Ana’ydı.’Kadın Ana’ Abdal Musa’yı kendisine ‘yol oğlu’ aldı.O kendi yavrusuna ‘yol oğlu’na el verdi. Tüm geçmiş birikimlerini, geleneğini ve gelecek beklentilerini ona emanet etti..Abdal Musa kendisine bel bağlayan Kadın Ana’sının son umudunu boşa çıkarmadı. Alevi erkanı onun hünerli ellerinde yeniden hayat buldu. Ayağa kalktı. Alevilik bugün bir biçimiyle bu topraklarda hala yaşıyorsa, unutulmuş çok uzak bir tarihten bu yana Kadın Ana anısına kurumlaşmış bu toprakların en eski ritüeli bereket ve bolluk törenleri, Abdal Musa’nın hırkasıyla bütün Anadolu’yu hala köy köy dolaşıyorsa, bunun sebebi; on dördüncü yüzyıl başlarında Karacahöyük Dergahı’nda yaşanan o kutsal ‘devir-teslim’dir.

Karacahöyük Dergahı’nın ‘Kadın Ana’sından kutsal emanetleri devir alan ve ‘Kadın Ana’ eliyle Alevi erkanının, Işık geleneğinin temsiline yetkili kılınan, Abdal Musa’nın Anadolu’da Luvi’lerden bu yana ‘Ma/Kadın Ana’ onuruna yapılmakta olan bolluk ve bereket törenlerini ve ayinlerini (eksodos) yeniden kurumlaştıran kişi olması elbette bir tesadüf değildi.

Ana Tanrıça kılığında tüm uygarlıkların içine sızan, her zor koşulda ve her iklimde kendisine yaşam alanı bulan Hıristiyanlığın amansız muhalifi, Luviler’in ‘Ma/Kadın Ana’sı İslamiyetin Anadolu’da egemen olması ile birlikte yeni bir kisveye büründü.’Kadın Ana’ bin yıldan bu yana bu coğrafyada İslami bir kadın öznenin gizlisinde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.

Semavi dinlerin hükümranlığı ile birlikte Anadolu’da sosyal hayatı erkekler biçimlendirmeye başladılar.Siyasi,ekonomik ve dini otorite de erkeklerin eline geçti.Ortaya çıkan bu erkeğin egemen olduğu toplumsal yapı ,kadını baskı altına aldı ve kamusal alandan uzaklaştırdı.Anadolu’nun anaerkil düzeni çözüldü ve dağıldı.Dışarıda kadın aleyhine gelişen son derece olumsuz erkek egemen havaya karşılık ,binlerce yıldan beri yerleşmiş,tüm Alevi bireyler tarafından benimsenmiş ve özümsenmiş ‘Kadın Ana’ geleneği sayesinde,Alevi sosyal hayatında ve Alevi aile yaşamında kadınların itibarı ve saygınlığı her şeye rağmen korunabilmiştir.

Bu ülkenin her köşesinde ‘Kadın Ana’nın ayak izi vardır.Rüzgarlar onun sesini hala bir dağdan ötekine taşır dururlar.Kadın Ana adına vakfedilmiş şehirler ve ülkeler Kazova’da Kapadokya’da,Pisidya’da ve Anadolu’nun hemen her yerinde kendi gerçeklerinin gün yüzüne çıkacağı günleri bekliyorlar.

Kadim bilgiler ve uzak geçmişi bugüne bağlayan kanıtlar hemen her gün her köşede küçük ve günlük emeller uğruna acımasızca tahrip ediliyorlar.Hoşgörüden yoksun karanlık güçler kendi dayattıkları kurguları doğrulayabilmek uğruna bu toprakların kültür mirasını ölçüsüzce talan ediyorlar.Bu gün pek çok gerçeğe ,Anadolu halkının kültür tahrifatına ve yapma tarihe inatla direnen toplumsal belleği ve yetkin bilim adamlarının namuslu çabaları sayesinde ulaşılabilmiştir. Alevi bacılarının XIII. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, bezgin dervişlerden sabırla topladıkları sırları ve kerametleri kendi belleklerinde sakladıkları kadim bilgilerini de üzerine koyarak Abdal Musa’ya teslim etmelerinin nedeni artık kabul edilebilir bir açıklamaya ve berrak bir cevaba kavuşmuşsa ,bunda çok kişinin emeği vardır.

İnsan üstü ve eşine az rastlanır bir özveri ile Aleviliğin Ortaçağ karanlığı içinde kaybolup gitmesini engelleyen Anadolu’nun yürekli kadınlarının ve bu toprakların onurlu geçmişi, aydınlık geleceği olan Işık İnsanları’nın çoğu zaman hüzünlü, her dem görkemli tarihleri, amaçları ve varlık sebepleri bin yıldan uzun sürmüş bir karanlığın ardından yeniden, bir kez daha gün ışığı ile buluşuyor. Uzun tarih dizin zincirinin görüş alanımızdan uzaklaşmış halkaları, hafızamızın gizli kalmış bölmelerinden dışarı çıkarak teker teker birbirlerine ekleniyorlar.

http://www.gencaleviler.com/forum/ma_kadin_ana_ana_tanrica_ve_isik_insanlari_aleviler-t276.html?s=de13febe0e70f0a82981b0d8bfa97b8b&

Sözüm sizleredir düzen sevenler.

Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz(Yunus)

Sözüm sizleredir düzen sevenler.

Hem düzeni dirliği kim sevmez ki! Velakin her güzelliğin bir de gölgesi vardır, bilen bilir.
Bir örnek üzerinden gidelim. Dünyada eşi görülmemiş bir seçim barajımız var: %10. Kim ki yönetime gelir, ona hatırlatırız;
“Bak bu oran hakça değildir, demokrasi anlayışına uymaz. Olsa olsa diktatörlerin yönettiği göstermelik demokrailerde olabilir. Şimdi sana diktatör olmadığını, başkalarının haklarını yiyerek koltuklara yapışmak istemediğini göstermek için bir şans verildi. Lütfen hem kendin, hem partin, hem de ulusunun demokrasiye layık olduğunu onaylamak için ilk iş olarak barajı en azından uygar ülkeler de uygulanan seviyeye düşür.”

Ve “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” diye de ekleriz.

Peki bunu yapan oldu mu şu ana kadar? Hayır. Her gelen değiştirmediği barajın suları altında kalıp gitti.

Değiştirmeme sebeplerini ise “düzeni ve istikrarı sağlamak için gerekli” diyerek açıkladılar. Vicdanlarına sığmayan bu yalan onları zaman içinde içte içten kemirdi.  Kof bi kabuk gibi çöküverdiler.
İstikrarı kim sevmez ki?

Düzen ve istikrar;  sevgisizlik, saygısızlık ve hak yeme uğruna kazanılabilir miydi? Binlerce yıldır bir çok devletimiz oldu, bu işleri iyi bilirsiniz aslında. Bu topraklardan bir çok güce tapan geçti. Dahası da geçer.

Sevgiden, saygıdan, kardeşçe hakça paylaşmaktan yanayız,
dostluğa, yeniye, tekamül etmeye adayız biz.
Çok seslilik, özgürlük ve farklıllık çanağında serpilip gelişiriz.

Ey düzenden ve istikrardan yana olanlar, gelin tanış olalım, işin kolayını tutalım, bizi aptal yerine koymak isteyenlere boyun eğmeyelim.

“Sen sana ne sanursan ayruğa da onu san / Dört kitabın manası budur ancak var ise” demiş Yunus. Dünya daha yeni yeni holistik düşünceden söz etmeye başlamışken, biz bu topraklarda binlerce yıldır holistik yaşayan, söyleşen ataların torunlarıyız.

Gözünüzde bunun hiç mi kıymeti yok?
Güce tapanlara gücünüzü vermeyin, inançlarınızla duygularınızla oynamalarına, sizi manipüle etmelerine izin vermeyin.
Onlar tüm dünyada “güce tapanlar“, insan kanıyla beslenen asalaklar, içinize olmadık KORKUyu salarak, doğmamış çocuğa don biçerek, yönetirler.

Kaostan anarşiden korkuturlar, aç kalırsınız, çocuklarınız açıkta kalır diye korkuturlar ve bunu Televizyonun her karesinde, gazetenin her satırında, siz farkında olmadan yaparlar. Her an içinize açlığı, ölümü ve ölüm sonrasını zerk ederler, zehir dolu kocaman bir şırıngaları var onların.

KORKU tacirleridir onlar.
Soruyorum size kaybedecek neyimiz var?

*

Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem
Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
…Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem
Oy nesimi, can nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem. (Nesimi)

Sevgili düzen, dirlik sever, gelin tanış olalım, korkacak bişey yok, biz çalışıyoruz biz üretiyoruz, biz paylaşırız, dostlukla yaşarız.

“Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstünde evler yapasım gelür
Altında gayya vardır içi nar ile pürdür
Varup ol gölgesinde biraz yatasım gelür” (Yunus)
sa
Anadolu aşkına

Pir Sultan Abdal

Let me burn with divine love

Let them return, ı never return my way. Pir Sultan Abdal

Koyun Beni Hak Aşkına Yanayım

Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan 

**

Pir Sultan Abdal (ca. 1480 – 1550) was a legendary Alevi poet, whose direct and clear language as well as the richness of his imagination and the beauty of his verses led him to become loved among the Turkish people. Pir Sultan Abdal reflected the social, cultural and religious life of the people; he was a humanist, and wrote about resistance, love, peace, death and God. He was also rebellious against authoritarian rule which led him into problems with the Ottoman establishment.

His verses and calls for the rights and freedoms of the peasant folk soon attracted a lot of support among the masses who supported these ideals. As a result he was hung by Hizir Pasha.

But the tradition of his poetry and his struggle have remained alive till this day. His poetry was sung accompanied by the baglama, or saz, throughout the ages by folk singers. Today in modern Turkey the Baglama is one of the most loved instruments of the people and is extremely popular and widely used.

Many poets acquired his name to keep ‘Pir Sultan’s voice’ alive. According to literary historians, there were at least six other poets bearing the same name.

Poetry

Dostun en güzeli bahçesine bir hoyrat girmiş

Korudur hey benli dilber korudur

Gülünü dererken dalını kırmış

Kurudur hey benli dilber kurudur

Şu meydanda serilidir postumuz

Çok şükür Mevlâ’ya gördük dostumuz

Bir gün kara toprak bürür üstümüz

Çürütür hey benli dilber çürütür

Kendisi okur da kendisi yazar

Hak hilâl kaşına eylemiş nazar

Senin akranların cennette gezer

Hürüdür hey benli dilber hürüdür

Hangi dinde isen ona tapayım

Yarın mahşer günü bile kopayım

Eğil bir yol ak gerdandan öpeyim

Beri dur hey benli dilber beri dur

Pîr Sultan Abdal’ım başından başlar

İyisini yer de kemini taşlar

Bin çiçekten bir kovana bal işler

Arıdır hey benli dilber arıdır

Koyun beni hak aşkına yanayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Benim pirim gayet ulu kişidir

Yediler ulusu, kırklar eşidir

Oniki imamın server başıdır

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar, Müftüler fetva yazarsa

İşte kemend, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer günü olur divan kurulur

Suçlu, suçsuz gelir anda derilir

Piri olmayanlar anda bilinir

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz

O da bizim ulumuzdur pirimiz

Hakka teslim olsun garip canımız

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Translation

To the garden of my love there came an evil louder

The shrubs now lie there, my fair one, shrubs lie

While gathering the roses, he broke their stems to moulder

They are all dry, my fair one, they are all dry.

We’ve spread our prayer hide all over this place

We saw our dearest one to Holy God in grace

One day, all of us will come into the earth’s embrace

We’ll putrefy, my fair one, we’ll putrefy.

God Himself reads the fate, Himself he scribes

He closed the crescent lashes of her beautiful eyes

Your peers are walking now with you in Paradise

houris they are, my fair one, houris, fair my.

Whatever your creed be, I will adore it and pray

To be awaken together with you on Judgement Day

Rise up once more to kiss your white throat that I may

Don’t pass for one more trice, my fair, don’t pass by.

I am Pir Sultan Abdal, the first of the firsts,

I feed my soul with the best and remedy the worst

I’ll pool honey from thousand blooms to one comb till it bursts

I am the bee, my fair one, the bee am I.

Labirent sembolü

LABİRENT
Sembole özellikle, Avrupa’daki katedral döşemelerinde, Girit’teki saray …duvarlarında, Anadolu’dan İtalya’ya göç etmiş olan Etrüskler’in vazolarında, Roma evlerinin döşemelerinde, bitki kümelerinden oluşturulmuş biçimde İngiltere’de (bunlara Truva labirenti denir), Maya çanak çömleklerinde, Arizona’nın Pima kızılderililerinde, Çin’de, Mısır’da, Anadolu’da ve mezarlarda rastlanır. Terimin Anadolu kökenli “çift ağızlı balta” anlamına gelen labryus sözcüğünden geldiği sanılmaktadır. (Anadolu’nun eski dilleri olan Luwi ve Pelasg dillerinde labra sözcüğü “balta” anlamına gelir. “Labarna” ise Proto-hatti dilinde hükümdar anlamına gelir.)
Bilinen en eski labirent yapılar Mısır’da ve Girit’te keşfedilmiştir. Fakat eski metinlerde sözü edilen Etrüsk labirenti ile Heredot’un sözünü ettiği, Mısır’ın kilometrelerce uzunluktaki, “piramitleri gölgede bırakan dünyanın en büyük labirenti” henüz bulunamamıştır. Birçok inisiyasyonda mağaralar ve yeraltı odalarının yanısıra labirent yapıların da kullanılmış olduğu bilinmektedir.
Grek mitolojisine göre, “yasa koyucu” lakaplı ve öte-âlem’in üç yargıcından biri olan kral Minos Girit’te bir labirent yaptırmış. Bu labirentin içinde boğa başlı canavar Minotauros varmış. ‘Cehenneme iniş’ (<) olayını deneyimleyen kahramanlardan Theseus bu canavarı Ariadne’nin yardımıyla labirentte öldürmüş. Ariadne’nin ona yardımı, labirentte geri dönerken yolunu kaybetmeden çıkışı bulabilmesi için ilerledikçe açacağı bir ip yumak vermesiymiş. (Ariadne’nin altın tacı gökteki bir yıldızdır). Buradaki, Theseus’u ışığa kavuşturan ip sembolü hem varlığın yolu bulmasını sağlayan iç rehberini, yani hem vicdanını, hem de kendisinin Gök ile, yani yüksek ruhsal planlar ile irtibatını, sezgi kanalını simgeler.> İp. Minotauros ise ejder (<) sembolü ile boğa (<)sembolünün birleştirilmesiyle oluşmuş olup, bu sembollerin olumsuz anlamlarına eş anlama sahip bir semboldür. Theseus’a bu işte ikinci yardım eden kişi Daidolos’tur (Daedalos). Daha sonra Daidolos ve oğlu İkaros, labirente hapsedilirler. Fakat Daidolos bir çift kanat icat eder ve oğluyla uçarak, labirentten kurtulurlar. Bir başka versiyona göre, Daidolos oğluna fazla yüksekten uçmamasını, Güneşe fazla yaklaştığı takdirde kanatların yapıştırıcı maddesi olan balmumunun eriyebileceğini söyler. Fakat oğlu babasını dinlemez ve aşağı düşer. (İkaros’un düşmesi sembolizminde tedriç ilkesi ve bu ilkeye uyulmaması halindeki sakıncalar simgelenir. Yani, yükselme sıçramalar tarzında değil, varlıkların liyakat, yetenek, kudret ve kapasitelerine uygun olarak derece derece gerçekleşir. Kişinin bu ilkeyi gözardı etmesi birtakım tehlikelerle karşılaşmasına yol açabilir.)
Mandalayı anımsatan labirent çizimlerinde genellikle dairesel veya kare, kimi zaman da sekizgen planın esas alındığı görülmektedir. Labirent sembolünün anlamları ele alınmadan önce labirentin içerdiği özellikleri anımsamak sembolün anlamlarının anlaşılmasında yararlı olacaktır:
• Biçimi ne olursa olsun bir merkez içermektedir.
• Biçimi ne olursa olsun, eş merkezli halkaların ya da dolanımların söz konusu olduğu bir spirallik özelliği gösterir.
• Giriş ve çıkışı hep tektir.
• Doğru yol bir tanedir.
• Doğru yoldan başka, herhangi bir kestirme yol yoktur; kestirme sanılan yollara girilirse ya çıkmazla karşılaşılır ya da aynı yerde dolanıp durulur.
• Labirent’te hedef dıştan içe ve içten dışa olmak üzere ikili görünümdedir: Dışındaki kimse için hedef merkezdir; içindeki kimse için hedef özgürlüğünü sağlayacak çıkışı bulmaktır.
• Labirentin planını bilmeyen biri hatalar yapmadan hedefine varamaz.
• Labirent, planını bilmeyenler için bir hapishane gibidir.
• Kolay labirent yoktur; labirentlerin zor olmaları ortak özelliklerinden biridir.
• Labirent onun sırrını bilmeyen ve sırrına erecek kapasitede olmayan kimseden merkezdeki kutsal bir şeyi, bir sırrı saklamak, korumak üzere zorluk içerir.

Kullanıldığı tradisyona göre farklı anlamlara gelen labirent sembolünün tradisyonlardaki başlıca anlamları şöyle açıklanabilir:
• Labirent “düalite”lerin (<) bulunduğu tezahür alemini, labirentin merkezi ise, çark sembolizmindeki ‘kutup’u (<), yataylıktan dikeyliğe geçişi, ruhsal tekamülün hedefini simgeler. > Merkez, Çark, Kutup
• Labirent, inisiyasyon serüvenini, inisiyatik hedefe ulaşmadan önceki eprövleri , “kendini arama”daki zorlukları simgeler; labirentin merkezi, ‘uyanış’ı, bir hapishane olan yeryüzünden ‘kurtuluş’u sembolize eder. > Merkez, Çark, Kutup
• Ruhsal tekamülün tedricen (yavaş yavaş) gerçekleştiği ilkesini simgeler; insan sıçramalar tarzında değil, hatalar yapa yapa kurtuluş ve özgürlüğü bulacaktır. Tekamülün dolambaçlı yollarını gösteren labirentin her parçası bir deneyimi, spiralin her halkası tekamülün yeni bir aşamasını simgeler. > Spiral.
• Ölüm’den (<) sonraki serüveni ve cehenneme iniş (<) deneyimini simgeler. Labirentin girişi ‘cehennemin kapısı’nı, labirent ‘cehennem’i, merkez ise saf şuur halini ve ‘ikinci doğuş’u (<) simgeler. > Cehenneme İniş, Cehennem Ateşinde Yanma.
• Ruhsal araştırmayı simgeler. “Hakikat”in (verite) aranması yolculuğunu üçlü biçimde simgeler: 1- Çıkmaz yollar, aynı realiteye saplanıp kalmayı, dogmatizmi (bağnazlık) simgeler. 2- Aynı yerlerdeki tekrarlarla boşuna dönüp dolaşmalar, öz-bilgisi edinilmiş realitelerde boşuna zaman kaybetmeyi simgeler. 3- Merkez, hakikati simgeler.

Kaynak : Semboller Ansiklopedisi

Luvi Dili

Luvi dili (Luvice veya Luwice) Anadolu’nun yerli halklarından biri olarak kabul edilen Luviler’in dili olup, Anadolu’nun en eski dillerinden biridir. Bu aynı zamanda, Hititler’in hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir.(Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.)

Anadolu’nun Hitit-öncesi tarihi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, 20.yy.’daki arkeolojik bulgular, Anadolu’ya yapılan Yunan göçünden çok daha önce, bu topraklarda Anadolu’nun yerlileri sayılabilecek Luvi ulusunun yaşadığını ortaya koymuştur.

Hititler’in çivi yazılı belgelerinde bu halktan Luvili (Luwi’li) olarak söz edilmektedir. Hitit imparatorluğunun yıkılmasından sonra Hititler’in çivi yazısının unutulmuş olmasına karşın, Luvi dili ve yazısı biraz değişikliğe uğramakla birlikte Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” adlı ünlü yapıtında belirttiği gibi, Pelasgos denilen insanlardan kalma tarihsel adların Luvi dili temeline dayandığı ortaya çıkmıştır.

Anadolu’nun en eski dillerinden biri olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi kültürel gelişimin Mezopotamya’dan veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil, Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığı tezini güçlendirmiştir.

Luvi diliyle yazılan Hitit hiyeroglif yazısı H.T. Bossert’in katkılarıyla 1946 yılında çözülmeye başlanmış ve çözülme çalışması tam anlamıyla 1960’ta Emmanuel Laroche tarafından tamamlanmış olduğundan, yer ve ilah adlarına ilişkin olarak, Batı’da bu tarihten önceki etimolojik açıklama getiren yazılar geçerliğini yitirmeye başlamıştır. Büyük İskender döneminde Anadolu’nun Luvi ve Hitit kökenli adları hellenleştirilmeye çalışılmışsa da, esas yapılarını korumuşlardır. Anadolu ve Trakya’daki Yunanca yer adlarının yüzde yüzü olmasa da çok büyük bir kısmının Luvi dilindeki adlarından türetildiği anlaşılmış bulunmaktadır. Ayrıca eski Yunanca sanılan pek çok sözcüğün (dram, drama, tiyatro, komedya, tragedya vs.) Luvi kökenli olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. [1]

Luvi dili üzerine en fazla araştırma yapmış yabancı isimler arasında Emmanuel Laroche, 1973’te bu dili “Luvi dili” olarak kabul edip, tanıtan David Hawkins, Piero Meriggi ve Türk isimler arasında Bilge Umar ve Ali M. Dinçol sayılabilir. Luvi sözcüğü Hitit dilinde “ışık insanı” anlamına gelir ki, Luvi dilinde “ışık, parıltı” anlamına gelen “lu” kökü birçok dile “ışık” anlamında geçmiş olup, birçok dilde halen kullanılmaktadır (Örneğin, ilah Apollon’un Likya’lı sıfatının kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” ya da “lu” sözcüğüdür ki, sözcük Latince’de lux biçimine dönüşmüştür. Ayrıca, Hellen dilinde hiçbir anlamı bulunmayan Apollon adının kökeni de Luvi dilinde “su” anlamına gelen “apa” sözcüğünden gelmekte olup, ilk yazılışı Luvice ap(a)-ull(a)-wana’dır; bu ilah, Etrüsk dilinde Aplu, Apulu, ya da Aplum biçimlerinde belirtilmiştir).

Günümüzde, Likçe denilen Likya dilinin Luvi dilinin bir türevi olduğu kabul edilmektedir. Luviler’in yaşadığı kentlerden biri, Luvi dilinin konuşulduğu Truva’dır (Troya). Yedinci Truva kentinin B katmanında bulunan hiyeroglifik mühür Bir grup bilimci Luviler’in Anadoluda yaşayan Alevilere yakin bir toplum oldugunu düşünürler.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Luwice