Temizlen temizlenebildiğin kadar

Anladığım kadarı ile aura üç açıdan önem arzediyor; birincisi, kişinin oyundaki düzeyinin en son durumunun bilançosunu gösteriyor. İkincisi, anlık duygu etkileşimlerinin haritasını veriyor. Üçüncüsü, fizik bedende oluşabilecek hastalıkların haberini önceden bildiriyor.

Faydalı bir eser!

Bir insan doğduğunda aurasında yalnızca genetik bütünlüğünün bileşimi olan düzensizliği getiriyor. Ancak büyüdükçe duyguların getirdiği sisler ve karmaşa tam bir aura kirliliği oluşturuyor.

Aura görme yetisi olan Rus bir doktor hanım, hayvanların ve bitkilerin auralarının bu açıdan daha temiz olduğunu söylemişti.

O zaman dünyadaki evcil hayvan çılgınlığı gözüme daha anlaşılır göründü.

Aurasını kendi çabalarıyla temizleme metotları unutturulmuş insan ırkı, temizlenmek için kapsadıkları oyunlara muhtaç durumda kalmış.

Hiç sakıncası yok. Ve bu yöntemi buldukları için (muhtemelen sezgisel bir itilimdir bu) kutlamak lazım. Biz hayvanlarımızı seviyoruz, onlar da bizi seviyor. Biz dikkatimizi onlara odaklayarak bileşik kaplar usulü auralarımızı tokuşturuyoruz.

Fakat bu da kesin bir çözüm olamaz.

Bileşik kaplar kanununa göre her iki aura birbirini etkileyerek bir yerde doyma/denge noktasına gelir ve daha fazla temizlenmek olası olmayabilir.

Sahip biraz temizlenir, sahip olunan biraz kirlenir.

Tevekkelli değil evcil hayvanlar bir süre sonra aynen sahiplerinin davranış modelini  yansıtmaya başlarlar.

Zaten aşık olan ya da bir şekilde birlikte yatıp uyuyan insanların da bir süre zarfında benzerlikleri artıyor. Belki de bu yüzden aşk bitiyor.

Fakat artık birbirimize faydamız kalmadı diyemiyoruz, ömür boyu sadakatle taşıyoruz/taşınıyoruz/taşıtıyoruz.

Düşüncemin tam buralarında aklıma zalimce bir şey geldi.

Hayvanımızla auralarımız dengelendiğinde onu sokağa atamayacağımıza göre dedim, öyle bir yöntem olmalı ki; hayvanlar ve bitkiler bir akarsu gibi yanımızdan akıp gitmeliler. Böylece sürekli bir temizlik işlemi olabilirdi.

Bu nasıl olabilir diye düşündüm?! Hangi meslek böyle olabilir?

Sizin de aklınıza gelmiştir tabi, atla deve değil bulduğum çözüm.

Atla, deve hatta koyun, kuzu, keçi, inek, manda,köpek vs vs…

Yapılacak en güzel mesleği kaçırmış olduğumu anlayıverdim; çobanlık!

Hem de dağ tepe, orman geziyorsun. Hayvanlar ve bitkiler her sene değişiyor.   Temizlen temizlenebildiğin kadar!

(BKÖ-Bir Kadını Öldürmek kitabından-

Sıçrama Taşları

Sıçrama taşları, göz görgüsü!
Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine.
Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında.
Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar.
Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir.
Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin.
Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini.
Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir.
Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır.
Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez.
Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin.
Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın.
Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne.
Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana.
Bazı taşlar çok uzun süre kalmıştır yerinde, yosun tutmuştur ve kaygandır.
Çok kereler yuvarlanırsın çıktığın o nehre.
Yürümeyi öğrenen bir bebek gibi yılmadan, usanmadan çıkar çıkar, tekrar yuvarlanırsın.
Derken ayağını usturuplu basmayı öğrenirsin. Sana bir anda oldu gibi gelir. Sihirli bir deynek dokunmuş gibi olur omuz başına.
Oysa sihirli deyneğin hikmeti; taşların kayganlığında ve senin kıyıya çıkma azmindedir.
Geçtin mi bir kere karşı kıyıya, bayram edersin.
Fakat her şeyden bıkılır, gözümün bebeği, gönlümün çiçeği… Ah her şeyden bıkılır!
Bu kez dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik!
Bilmedik bi şey ister gönlün.

(BKÖ-Bir Kadını Öldürmek kitabından-

Step and skip!

Every meaning is like a single stone that you step on when you are crossing the river.

It’s just to step on, not to stay on.

Step and skip!

Be light and lithe.

Don’t stare at it, or your foot will wobble. The running water takes your soul. And you fall again.

I would say that it doesn’t make any difference, if there wasn’t, inside of you, the desire to get out of the water.

Focusing on freedom doesn’t bring it about.

Sibel Atasoy
2004

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!

Hafif ve kıvrak olun.

Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz.

Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim!

Özgürlük ona odaklanmamaktır.

sa

Bir Kadını Öldürmek kitabından

Oyunun mükemmel maddesi…

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek  ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir.

Şimdi hemen bunu unutalım.

Çünkü Yeryüzü yani dişi cinsi, deşifre edilmekten nefret eder.

Ve onun gazabına uğramak istemeyiz.

Bilecek ancak bilmediğinize kendinizi ikna edeceksiniz.

Görecek, görmemiş gibi yapacaksınız.

İsterken istemiyor gibi olacaksınız.

Kendin olmadan kendin olmayı başarmalısınız.

Yani İKİ arada BİR derede kalınız.

(BKÖ’den alıntı)

Oyun Kuramı neden oyun kuramı?

Altı sene önce tüm düşünenlerin, teologların ve bilim adamlarının yaptığı gibi ben de dünyanın ve evrenin ne olduğuna dair bir metin yazdım. Gerçi bu sadece bir düşünce dizgesinin sonucu değildi. Şüphesiz tüm hayatım boyunca gözlemlediğim, okuduğum ve yaşadıklarımın bir bileşkesi vardı ama ondan daha çoğuydu. Bir gece, iki saat içinde hiç hesapsız ve plansız bir akıştı o metin. Ben bile bazı yerlerini çok daha sonra anlayabildim.

Son derece yetkin bir arkadaşıma okuttum. O da benim kadar hayret etti. İsmine oyun kuramı demiştim. Şüphesiz Prof. Nash’ın herkese duyurduğu oyun teorisinden haberliydim ve fakat onunlla ilişkisizdi bu isim. O arkadaşım bana bu isim benzerliğinin ilerde sorun yaratacağını belki değiştirmek isteyebileceğimi nazik bir dille hatırlattı. Onu ciddiye aldım, düşündüm taşındım, bazen farklı başlıklar koydum bilgisayarda uyuduğu odaya.. Ve fakat hiç memnun olmadı, onları sevmedi ve olabildiğince çabuk silkelenip attı üzerinden o isimleri. Sonra ben de kendisine hak verdim, çünkü kendisi “OYUN” kavramını matematiksel isim eşinden daha çok hak ediyordu.

Oyun kuramının kısmen açılımı Bir Kadını Öldürmek kitabında ele alındı. Fakat hala o derece örtük bir anlatımdı ki, bunu değil anneanneme (Feynman’ın kulağı çınlasın!) üst düzey entellektüellere bile anlaşılır kılmak zordu (imkansız değil, anlayan anladı).
Son derece zeki, becerikli ve hatta nerdeyse herşeyi bilen ( emekli öğretmen) annem bana rica etti: “kızım lütfen daha kolay anlaşılan şeyler yaz” dedi.
Şüphesiz yazabilseydim yazmış olacaktım. Hayatım boyunca yazdım ben. Milyonlar, milyarlarca cümle kurdum. Sadece yapabileceğim kadarını yapabildim.
Turan haklı, geçen altı yıldır gerek bilinçli ama çoğu kez farkında olmadan oyun dünyasını daha anlaşılır hale getirecek yazılar, öyküler, makaleler yazdım.
Hatta bazen neden içrek anlamlar gerektiğinin savunmasına bile giriştim:
https://blog.sonsuz.us/?p=3045

İşte böyle galiba. Ben sade bir insan olduğumu iddia ediyorum, eğer bu doğruysa yazdıklarım da fazla basit olduğu için anlaşılamıyor olabilir 🙂