Bir kadını Öldürmek…

Evet uzun süredir bunu planlıyorum.

Belki bazılarına en azından profesyonellere çok kolay gelir ve hatta kimse benim şu andan itibaren anlatacaklarıma inanmak istemeyebilir.

Olabilir, taş düştüğü yerde ağır.

Ben zorlandım. Hayır hayır geçmiş zaman kullanarak kurtulabileceğim bir sorun değil bu; z.o.r.l.a.n.ı.y.o.r.u.m.

Bekara karı boşamak kolay derler. Bana gülenleri görür gibiyim. Gülün gülün! Ben de size güleceğim, zamanı geldiğinde.

Bu kadın neyim mi olur?

Boş verin şimdi bunu. Konu kesinlikle bu değil. Belki…

Belki ileride bunu da söylerim. Neyse önemli olan gerçekten kahrolası yakınlık derecemiz değil. Sorun onun ne derece belalı biri olduğu!

Ve neden bu sebeple öldürülmesi gerektiği.

Onu çok uzun zamandır tanıyorum. Evet bu cümle şu an için doğru ama belki bir saat ya da bir hafta sonra yanlış olacak. Çünkü onu takip etmek çok zor. Bir balık gibi kayar avucunuzdan. Bir an tamam dersiniz işte bu! Siz daha keyfini çıkaramadan başka sularda yüzmeye başlar Allahın belası!

Kadın milletinin tamamı böyle midir? Bilemiyorum. En azından benim öldürmeye zorunlu olduğum kadın tamı tamına böyle.

Kızgın olduğumu düşünüyorsunuz, belki de onun karım olduğunu ya da lanet patronum olduğunu sanıyorsunuz. Fark eder mi? Yoksa sizde de mi var bir tane?

Her neyse ben planıma dönmeliyim. Zaman geçiyor. Hem de hızla geçiyor. Ve o benim sonumu keyifle hazırlarken böyle lak lakla oyalanacak değilim.

Çocukluğunu hayal meyal hatırlıyorum. Kıvırcık saçları, pırıl pırıl parlayan kahverengi gözleri, melek gibi kandırıcı gülümsemesi ile insanları ne kolay etkilediğini düşünüyorum da… Ne kadar safmışım. O bir büyücü! Hem de su katılmadık lanet bir büyücü.

Hep bu gücünün nereden geldiğini merak etmişimdir. Her şeyi bilen ukala tavırları ve karşısındakileri anlayışla süzen o gizli kibiri.

Çok ama çok daha sonraları duruma aydım. Onun gücü kendini kandırmaktaki ustalığında yatıyor. Kendini ikna etmiş birine karşı öylesine çaresiz olunabiliyor ki şaşarsınız. Ona ve samimiyetine hayran olmaktan başka seçeneğiniz kalmıyor. Üstelik kendi yalancı kişiliğiniz bozkırda bir korkuluk gibi capcavlak ortada kalıyor. O ne kadar samimi olursa siz o kadar dikkatli ve tedirgin oluyorsunuz.

O bir ölüm meleği. Öylesine güzel, öylesine akıllı ve ikna edici. Donarak ölmek gibi isteyerek severek dizlerinin dibinde uyuyabilir ve bir daha uyanamazsınız.

Sanırım ondan nefret ettiğimi anlamışsınızdır artık.

Ve ona taptığımı da!

Onu öldürmenin zorluğunu ve zorunluluğunu  belki şimdi daha iyi anladınız. Daha durun. Daha başlamadım bile.

O, kadınlardan çekinir hatta bazılarından korkar bile. Oysa erkekler, ah onlar dişinin kovuğunu doldurmayan zavallı çerezler. Kadın hakları, ezilen kadınlar, erkek mezalimi! Gülerim…

Onun adına güldüm. Çünkü bütün bu martavalları yutmaz o. Çünkü o bir cadı! Belki de hepsi böyledir bunların.

Durun bir dakika. Kapıda bir ses mi var? Kilit sesi! Geldi galiba.

Daha çok anlatacağım var, bir yere ayrılmayın. Bunu reklamlardan öğrendim. Başbelası televizyonlardan ve onların iğrenç, metalik, çığırtkan duyurularından.

 “Aşkım, sen burada mıydın? Korktum valla. Zili çaldım duymadın mı?”

“Dalmışım herhalde”

“Ne yapıyorsun orada? Chat mi yine?”

Allahım o güzel yüzündeki bu anlayışlı, küçümser ifadeden nefret ediyorum. Biri beni çimdiklesin, uyanmak istiyorum.

“Yooo, yazacağım makale için bilgi topluyorum. Bak istersen”

“Ne istersen onu yaparsın aşkım. Seni hiç kontrol ettim mi bu güne kadar? Sen özgür bir adamsın. Kahve ister misin?”

İğrenç! İğrenç! İki yüzlü cadı.

“Evet lütfen canım”

Seni öldürmek benim boynumun borcu. İnsanlık için yapacağım en büyük hizmet bu olabilir.

“Dur amaaa. Bak şimdi suyu döktürdün. Sen benim yapışık ikizim misin?”

“Özledim ama”

“Ben de seni özledim bir tanem. Ama bi dur. Nefes alayım.”

Al tabii. Daha o cillop zihninde yeterli istek ve plan oluşmadı değil mi?

Önce beni yeterince süründür. Süründür ki, tam kıvamına geleyim, uşağın olayım. Sonra karşıma geç ve ben seni hiç kontrol ettim mi bitanem diye sor. Yemezler! Binlerce yıldır sağdığınız ineğin gözü açıldı.

“Buraya mı koyayım kahveni?”

“Lütfen canım. Gel yanıma otur.”

Nasıl kedi gibi sokulur. Hemen uzatır bacaklarını kucağıma. Bunun tek anlamı var. Hadi lütfediyorum ayaklarımı ov biraz.

“Dışarısı nasıl sıcak bilemezsin. Bayıldım, bittim”

Neyse yaz gelince biraz rahatlıyorum; çünkü gerçekten sersemliyor. Onunla kışın asla boy ölçüşemezsin. Bir lokmada yutar valla

“Ah canım benim. Toplantı nasıl gitti?”

Öylesine sorulmuş bir soru işte. Nasıl gittiğini, gideceğini biliyorum. O nasıl istediyse her şey zaten öyle olacak. Her şey iğrenç bir oyun.

“İyiydi”

“İşi aldın mı?”

“Evet de, zaman sıkışık , hava sıcak biliyorsun”

Bilmez miyim? Bu iş olmayacak o zaman, mademki cadımız sıcak sevmiyor, o zaman bu iş feriştah gelse olmaz.

“Neyse hayırlısı olsun canım”

“ıııııımmm”

Yaa öle gerin işte, az önce bir ceylan avlamış dişi bir kaplan gibi memnuniyet sesleri çıkar. Köleniz iş başında.

Ha şimdi biraz kendine geldi. Serinledi. Zihni henüz icat edilememiş bir bilgisayar programı kadar sonsuz açılara, yönlere doğru işlemeye başladı. Tanrı bizi korusun.

Ayaklarını çekip toparlandı başını göğsüme koyup, koklamaya başladı

“Ne güzel kokuyorsun aşkım”

“Öyle mi?”

“eveetttt. Güneş kokuyorsun. Her zaman mis gibisin zaten. Nasıl böyle olabiliyorsun?”

“Bilmem”

“Iıııııımmmm”

Başladık!

“Biliyor musun ilginç bi  şey oldu bugün?”

Bir de böyle söylemez mi! Allahım sen aklımı koru. Sanki her şeyi planlamıyor, ince ince, iğne oyası gibi döşemiyormuş gibi bir de hayret eder ya! Yok yok bu kadının yaşaması insanlık için tehlikeli.

“Yine mi?”

“Niye öyle söylüyorsun amaaaa… Duyan da her dakika ilginç bir şey olduğunu sanacak”

“Ne bileyim, öylesine söyledim işte. Eeee neymiş o ilginç şey bakalım?”

“Alay ediyorsun”

bu küsmüş yüz ifadesine dayanamayacağımı sanıyor. Aslında biliyor. Cadı!

“Nerden çıkardın tatlım. Söyle hadi. Merak ettim şimdi”

Merak filan ettiğim yok. Bu cadının artık hiç bir şeyini merak etmiyorum. Her şeyi spontane yaptığını sanan, kendini kandırmışlığın mukabele edilemez gücüne sahip bu kadının hiçbir şeyine inanmıyorum ben. İşte bu sebeple onu öldüreceğim.

“Toplantıya girmeden önce lobide bekliyordum. Bir adamla tanıştım.”

Al işte!

“Eeee?”

“Adam… Neydi ismi yaaaa? İşte isim tutamam aklımda biliyorsun. Gerçi kartını verdi, çantamda. Neyse adam yogiymiş.”

“Yogi?”

“Yoga öğretmeni yani”

İşte bunların başlıca sahası! Anlamadığınızı düşündükleri, güçlü oldukları saha bu. Siz öyle aval aval bakarken, onlar cümleleri sıralarlar. Kendinizi uzaydan gelmiş gibi hissedersiniz ve çaresizlikle şu hatayı yaparsınız

“Amaaaan… Ben de yeni bir şey sandım”

Bitti işte! Bu akşam yogi falanca beyimize kurban edilecek.

“Kıskandın mı ne? Hahahahahahahah”

Ah bu acımasız kahkahalar. Senden ve küçümseyici kahkahalarından nefret ediyorum.

“Ne alakası var?”

“Ne bileyim… Birden yüzün bi tuhaf oldu da”

olur tabii. Ben yogi efendiye değil kurban edilecek akşamımıza tuhaflaşıyorum. Senin umurunda mı. Nasılsa bedenine hakimsin. Günlerce kendine hakim olabilirsin. Sevişmezsin!

“Alakası yok aşkım. Eeee Yogi beye ne olmuş?”

“Bak yine alay ettin”

Hay dilim kopsun. Hadi biraz atağa geç oğlum, gece gitti gider. Ênerjini kullan. Çekiciliğini. Kullan işte ne kullanırsan kullan ama çabuk.

“Aman da sevgilisini kıskanırmış bu tatlı adammm”

İşte burada susmak lazım, yoksa annenin nikahını seyredersin!

“Neyse işte. Adama yogaya gitmek istediğimi, uygun bir yer ve zaman ayarlayamadığımdan dertlenince, çok ilgilendi”

İlgilenir tabii, Kavat! Bulmuş cillop gibi hatunu

“Eğer evde bir gurup ayarlayabilirsem buraya da gelebileceğini söyledi. Hem de hiç pahalı değil. Bulunmaz bir fırsat değil mi? Gidip geleceğin taksi paralarını, kaybedeceğin zamanı düşünürsen hiç bi şey değil valla. Haksız mıyım? Hem sen de katılırsın belki. İstiyorum demiştin değil mi?”

İstemez miyim? Seni bir de bu pezevenkle yalnız mı bırakacağım? Hayır öldürmeden önce asla!

“Evet kesinlikle istiyorum sevgilim.”

Başını göğsümden kaldırıp yakın plandan yüzüme bakar dik dik. Acaba ciddi miyim, alay mı ediyorum, gerçekten istiyor muyum? İstemediğim hiçbir şeyi yapmamı tercih etmez. Özgür iradeye gönülden inanır. Düzüleceksem bu mutlaka gönüllü olmalı!

“Vallahi istiyorum. Daha geçen gün bizim sekretere sordum bildiği bir yer var mı diye”

“Tamam o zaman. Harikaaa! Bizim Şebneme de söyleriz. O da istiyordu. Senin Nedret de ister mi acaba? Dört kişi olsak acayip ucuza gelir”

Neyse ikna oldu. Yine de dikkatli olmak lazım. Her an işkillenebilir. Galiba geceyi kurtardık

“Benim Nedret mi?!”

“Evveeet. Hani şu yeni başlayan editör hanım”

Tamammmm. Bir bu eksikti.

“Nerden çıktı şimdi o?”

O güzel kıvırcık baş tekrar kalkar göğsümden. Yine yakın plan bir bakış. Öyle saf ki! Ve habire saçlarımı okşayan sol eli bir kelebek gibi.

“Ya sen geçen hafta Nedret Hanım doğu felsefesine meraklıymış, sizi tanıştırmak istiyorum filan dememiş miydin? Ay uyduruyor muyum yoksa? Kafam çok dağınık vallahi. Ne olacak bu halim”

Doğru. Vallahi doğru. Buyur buradan yak. Kim bilir hangi detayı göz ardı edeyim diye sokuşturmuştum doğu felsefesi zımbırtısını. Hiç mi unutmazsın sen be kadın!

“Yoo, doğru söylüyorsun. Ben unutmuşum. Önemsemedim herhalde”

“Ayy neyse! Kafayı yiyecektim. Yapma bana böyle”

Artık bu lafa lafla cevap verme saflığına düşersen boşuna cinayet planı filan yapma oğlum. Bu kadın seni beşbin kez daha gömer.

Gözlerine öyle bir bakıyorum ki, anında dudaklarımız birleşiyor. Uzun ve onun değimiyle dağınık bir öpüşme yapıyoruz.

Bu saatten sonra konuşmasına imkan vermemeliyim. Dudakları öyle güzel ki. İri ve dolgun kirazlar gibi. Hele düşünmesine asla izin vermemeliyim. Kanepede yana doğru devriliyoruz. O benim tişörtümü çekiştiriyor. Ben televizyonun kumanda aletini yere düşürüyorum. Kapağı bir yere pilleri başka yere saçılıyor. Nereye saçılırsa saçılsın!

Kendimden, bu kadından, düzenden, her şeyden nefret ediyorum. Yatak odasına doğru arkadan beline sarılmış pozisyonda tren vagonları gibi badi badi yürüyoruz.

Darlıktan daralır. Dar yerleri, dar vakitleri sevmez o. Geniş çayırlara yayılmalıyız.

  ***

 Bölüm 2

 Bir kadın tarafından doğurulmak zorunda mıydım?

Örneğin beni babam doğursaydı her şey farklı olabilirdi.

Eğer kadın olmasa bu dünya bizim için bir şey ifade eder miydi?

Para için, iktidar için, ahlak için savaşıp da ne yapacağız, kıçımıza mı sokacağız kazandıklarımızı?  Onları bir kadına sunamadıktan sonra ne anlamı kalır.

Sunamayanları gördük; ya delirdiler, ya önce filozof olup sonra delirdiler, ya da intihar ettiler.

Oysa kadın öyle mi?

Hayır! Çünkü o bu dünyanın malı. Dünya OYUNunun sahibi, sonsuzca sürebilmesinin garantisi.

Kadınla erkek arasındaki OYUN, acımasızca adaletsiz.

Çünkü bütün maçlar bizim için deplasmanda oynanıyor.

Dünya kadınların sahasıdır.

Ve bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?

Doymaz iştahlarından. Gezegenin karnı doymuyor. Yolculuğa devam etmesi lazım. Nasıl olmuşsa olmuş kaynağından ayrı düşmüş bir kere. Onu biz erkekler besleyeceğiz!

Kanımızla, canımızla, terimizle, menimizle, saflığımızla sulayacağız toprağını. Yaşarken de akıtacağız içine, öldüğümüzde de yatacağız içine.

Böyle korkunç bir senaryoyu daha Hollywood bile bulamadı.

Eğer dünyayı seviyorsan, kadını da sev o zaman. Çünkü ikisi aynı şey.

Teslim ol ona, zevk al. Bunda yanlış bir şey yok.

Ama lütfen özgürlükten, büyük buluşlardan, büyük fikirlerden bahsedip de güldürme kadınları! Bari gülünç olma.

Kurtuluşu olmayan bir kapan varsa o da dünya illüzyonudur.

Asıl düzülen bizleriz çünkü.

Kadını sevmekle, ona sunaklar hazırlamakla ve onu dölleyerek, sonsuza kadar düzülüyoruz biz.

Amazon dönemi bitti diye içiniz ferahlamasın yani. Zaten öyle bişey hiç olmadı. Bu hikaye dünya oyununun ve onun tüm zamanlarının öyküsüdür.

Eğer dünyadaki tüm kadınları öldürsek, hatta hızımızı alamayıp tüm canlıların dişilerini öldürsek dahi değişen bişey olmaz. Çünkü dünyanın kendisi dişidir.

Kendi kapanına baş kaldıramazsın,  ancak mastürbasyon yaparsın.

Fakat aslında işler bundan çok daha karışık.

  ***

 Bölüm 3

 Her zamanki gibi erken uyandım. Zaten “kaçta yatarsam yatayım..” diye başlayan geyiği de ben icat etmiştim. Yani gündüzlerin  adamı olan, bu cinayeti tez elden planlayacak olan ben.

Müstakbel kurban içeride uyuyor, saat onbirden önce de uyanmaz.

Yani plan yapmak için daha çok vaktim var!

Kendime poşet çay yapıyorum. Bilgisayar açık bırakılmış, hatta çalıştığı dosyaları bile kapatmamış haspam. Her şeyim açık, al, yut beni diyor. Sabaha kadar çalışmıştır. Kim bilir neler yumurtlamıştır ben uyurken.

Seviştikten sonra hemen uyumamı çok normal karşılar; güya o işi yaparken enerji değiş

tokuşu yaparmışız. Kendisindeki ölümcül negatif enerji bana, bendeki hayati pozitif enerji ona geçiyormuş. Böylece ben uyur, o uyanıklaşırmış.

Her şeyi biliyor ya, allahın belası!

İyi ki bir enerji kelimesini öğrendiler. Onu zaten Newton bulmamış mıydı? Ya da Einstein. Her kimse işte.

Zaten dünyada kadınlardan doğru dürüst bilim kadını çıkmamış, filozof çıkmamış, kahraman yok, lider yok. Bu kadınların acınacak hallerine de anlayış göstermek lazım. Fakat yine de beni sinirlendiriyor işte. En iyi bildikleri şey harcamak; parayı ve erkekleri! Sanki kendi icat etmiş gibi “şimdi bu enerji…” diye başlayan her lanet cümlesinden sonra bir kez öldürmeliydim onu. Ancak o zaman hırsımı biraz alabilirdim.

Neyse biraz işime bakayım. Ne iş mi yapıyorum? Aslında buna iş bile denmez de kendimi açık açık işsiz sınıfına sokmak istemiyorum. Maazallah Türkiye’nin gizli-açık işsiz oranının bir parçası da ben olmayayım. Evet hiç olmazsa ülkem için bunu yapabilirim. Çözümün parçası değilsem de sorunun parçası olmayabilirim.

Beni “işliler” sınıfına sokan tanınmış bir magazin dergisinin daimi yazarı olma sıfatı. Ayda bir yumurtlayan nadide bir kuşum ben. Bazen başka bir gazete ya da dergi için de yumurtladığım olur ama bunlar arızi şeyler tabii.

Herneyse, bu ayki yazımı göndermeden önce biraz daha rötuş gerekiyor. Dişçi bir kuzenim var, kendisi matrak bir adamdır ve bana yazılarımın “diş sökmek” gibi olduğunu söyler. Güya her ağrıyan dişi söküp atmak istermişim ben; üstelik söktüklerimin yerine bir çözüm de bulamıyormuşum ve dişsiz ağzımla yiyecekleri ve sözcükleri gevelemeye çalışıyormuşum. Böyle sadık okuyucular dostlar başına. Onun tuzu kuru tabii. Evlenmiş çoluk çocuğa karışmış. Bizim gibilerin halinden anlaması pek mümkün görünmüyor gözüme.

 Üzerimdeki bu uykulu baygın hal!

Uyandır beni barmen. Kahrolası bir içki yap; bol kahveli, konyaklı olsun. Yok yok daha iyisi sen şu kenardaki tip kutusunu indir kafama.

Uyanmak istiyorum. Bu lanet oyundan gına geldi bana. Hadi yap şunu, okkalı bir çimdik at koluma.

Bu dünya, bütün bu anlı şanlı görüntüsü, delinmeyen kuralları, delinebilen kuralları vs vs ile dahiyane bir oyun işte.

Buna nasıl mı karar verdim? Tekrarları gördüm! Sıkıcı ve biteviye tekrarlar. Berbat bir kadın-erkek oyunu. Ya da daha iyi tanımıyla kutuplar valsi. He he he darbe iyi geldi oğlum. Uyanmaya başladın. Bu ne güzel bir isim böyle; kutuplar valsi!

 “Günaydın bitanem”

“A uyandın mı canım. Erkencisin bugün?”

“Yoo saat onbire geliyor, hem fazla geç yatmamıştım. Kahve ister misin?”

“Hayır ben almayım. Şurada az bi işim kaldı, çıkacağım”

Zaman ne çabuk geçiyor. Sen uyanıncaya kadar atı alan üsküdarı geçiyor.

“Aa gidiyor musun? Bugün de kalmayacak mıydın? Bak hep böyle yapıyorsun”

Adi kadın. Bugün de kalmayacak mıymışım. Kalsam yarın kapı dışarı edilirim.

“Dergiye uğramam lazım sonra da eve gideceğim biraz işlerim var hayatım”

“Hay Allah! Ben de birlikte dışarı çıkarız filan zannediyordum”

Boşuna bağırıp durma mutfaktan, içinden çektiğin “ohh” u duyuyorum ben.

“Bir dahaki sefere sevgilim”

Bende bu dangalaklık oldukça daha çok seferler yapacağım dünya hanfendiye.

İki kutup arasında kaç meridyen ve kaç paralel vardı? Dur elim deymişken bir bakayım. Zaten adım lüzumsuz işler uzmanına çıkmış, bir eksik bir fazla ne fark eder.

Lüzumlu işlerle uğraşamayanlar lüzumsuz işlerle iştigal eder der kuzen.

Her şeyi bilen kadına sorsak bunu da bilir. Neyse artık yirmidört saat açık adsl var, bunu bari kendim öğreneyim. Ona ne kadar az muhtaç olursam o kadar iyidir.

“Sevgilim bir şey yememişsin, sana tost yapayım mı? Aç karnına gitme”

“Ah evet, acıktım aslında”

!!! Ben bir öküzüm.

Ve salaklık hep karnımı acıktırmıştır.

Kuzey kutbu ve güney kutbu. Ya da anot ile katot.

Bakın bu ezopun hikayeleri kadar şık bir başlık olur:

Anot ve katot hikayeleri.

Baş harfleriyle baksan AK oluyo. Bu da onun aslında OK olduğunu gösteriyo ve OK ise ön Türk dilinde yüce insan, yönetici anlamına geliyormuş. Zaten cinsiyet simgesinde de ok erkeği temsil ediyor.  Tersinden bakarsan KA oluyor, bu da Mısır da yaşam enerjisi. Bak sen scrabble bilgilerim ne kadar işe yarıyor!

Buna serbest çağrışım deniyor. Bir dahaki ay yazımı bu konuda hazırlayım bari.

Serbest serbest salınınca hangi b.. batacağımız belli olmaz der kuzen.

Bu arada google soruma cevap verdi. (Tanrının sesi gibi! İste bulsun, iste versin!)

360 meridyen, 180 paralel var. Bunu neden böyle öngörmüşler acaba? Şimdi çık işin içinden çıkabilirsen.  Bu hesaba göre İki meridyen arasında dört dakika var. Bu önemli olabilir!

“Al aşkım, istediğin gibi kıtır kıtır oldu bak. Soğutma ama”

“Harikasın”

“Portakal suyu da getirdim. Hem de taze taze sıktım bebeğime”

Bak bana, besle beni boğa niyetine

“Sağol yaa, zahmet oldu sana, şurda önemli bir şeye takıldım, yardım edemedim sana”

“Benim için zevk oldu. Önemli şey ne?”

Aman merak et. Hiçbir şeyi kaçırma sen

“Yaa gelecek ay yazım için bi şeyler not alıyorum. Bakma şimdi sen.”

Bir öpücük, anlayışlı bir iç çekiş

“Hımm sürprizi bozmayayım o zaman”

 Tost gerçekten de nefis olmuş. Şaka maka “anot katot hikayeleri” beni iyice sardı. Bir an önce gidip kendi bilgisayarıma kavuşayım. Elim kaşınmaya başladı. Bakarsın ilginç hikayeler çıkar bu çağrışımdan.

 Bölüm 4

 Orgazm olduktan sonra neden rahatlıyoruz?

Bana dünya oyunundaki bütün koşturmacalar orgazm için gibi geliyor.

O anda bir şeye kavuştuğumuz için mi yoksa bir şeyden kurtulduğumuz için mi rahatlıyoruz?

Bunun üzerine hiç düşünmemişim. Daha önce hiç düşünmediğim bir konu bulmak ne güzel. Milli Piyango vurmuş gibi.

Çözüm şöyle olabilir, en azından biri budur.

Orgazm olunca hem bir şey buluyor hem de kaybediyoruz.

BİRliği buluyor, ayrılığı kaybediyoruz. Ve demek bu bizi rahatlatıyor. İlginç!

Ama rahatlığı bulma anımız yeniden ayrıştığımız an’a denk geliyor. BİRlik anı coşkulu bir yok oluş ve hemen ardından gelen rahatlama; “evet evet ben yine varım, şükür ki varmışım, dünya bir yana ben bir yana!” Gülerim ben buna…

Şiir gibi oldu.

Dünyayı kızdırma, kadınları kızdırma!

Bu oyundan çaktırmadan,  düzeni bozmadan, usul usul tüymelisin.

Tevekkeli değil orgazma önceden beri önem veririm. Ha bir de Aşka.

Aşk, dikkat enerjisinin olabildiğince üst seviyede yücelmişi.

Aşk kavramını kadın-erkek arasında bırakırsan kısır bir oyun olur. Oysa aşk her iki şey arasında olabilir; bu bir cerbezedir. Anot-Katot hikayesi.

Anotlar kendi arasında, katotlar kendi arasında kayda değer bir ilişki pek yaşamıyor gibi geliyor bana.

Oysa bir An-Ka, adeta anka kuşu gibi kafdağının ardına yeni ve büyülü bir yolculuk başlatıyor. Hareket, bereket işte dünya oyununun ilk kuralı.

Dünyada kalmak için kadınlara ihtiyacımız var.

Karısı ölen adam haftasına ölür ya da kırk gün sonra yeniden evlenir, bitmemiştir çilesi besbelli.

Dünyada kalmak kimin umurunda?!

Sus sus, böyle alenen söylenmez, bu işler böyle yürümez.

Yoksa oyunlar arasına yuvarlanabilirsin.

Bir dişçi koltuğunda bulunmaktan daha beteri bekleme odasında bulunmaktır der manyak kuzenim.

Aslında hiçbir zaman neler olduğunu doğrudan görüp bilemeyeceğimiz dünya oyununa bu denli tutunuyor olmamız ne acıklı.

 Algıladığımız her şey şimşeğin ışığını gördükten sonraya ait. Yani sesini duymayı beklemiyoruz diye kendimizi övüp durmayı bırakalım artık. Bu kadar da ahmak olmayalım.

Ne mi saçmalıyorum?

Olduğunu sandığımız her şey; ancak algımıza çarptıktan sonra bilgiye dönüşüyor. Her an yalnızca bir anı bizim için. Hep bir önceki andayız biz. Ve hep algımızın bulunduğu yerdeyiz.

Algımıza çarpıp önceki bilgilerle test edilen ve uygun bulunanlar bizim var dediklerimiz oluyorlar.

Gerçekte ne olup bittiği meçhul bir oyunda mahpus kaldık biz.

Çift D oyunu.

Düşünce-Duygu sinyalizasyonu. Şifreleme teknikleri. Casus filmi gibi.

Bir düşmandan daha beteri ikinci düşman, yani DD dir.

Aslında içinde bulunduğumuz oyun seviyesinde, sabitleşmiş ve katı görünümlü şeyleri, sözleri kaldırıp atsanız geride duygu sinyalinden ibaret bir çeşit enerji bedenlerimiz ve her şeyi birbirine bağlayan elektriksel bir ağ örgüsü kalır.

Bu örgüyü, karayollarını ve demiryollarını gösteren haritalar gibi tahayyül edebilirsiniz. Fakat bu örgü de diğer her şey gibi hareketlidir ve her an güncellenir.

Duygu sinyalizasyonları yani insanlar, şu anın ve bu illüzyonun gerçekleridir. Düşünceler ise dünya oyununun geçmiş ve geleceğini inşa eden yapı taşlarıdır.

Her şeyi birbirine bağlayan ağın her bir ince lifi bir insanın ilgisidir. İnsan ilgi duyduğu şeye anında bağlanır. Bunu internet bağlantısına benzetebiliriz belki. İlgi duyduğu nesne ile kendi arasında karşılıklı bir akış başlar. Fakat bu öylesine ilginç bir bağlanış ki, ilgi duyduğunuz şeye o anda ilgi duyanlar ve onun ilgi duyduklarına da hiç bilmeden bağlanmış olursunuz. Bilmediğiniz bir alanda bir çok şeyle farkında olmaksızın BİRlikte olursunuz.

İlgi bağı, olumlu ya da olumsuz alanda kurulabilir. Yani negatif ya da pozitif bağlanmanın işlev konusunda hiç farkı yoktur.

İlginin yöneldiği nesnelerin de birbirinden hiç farkı yoktur. Bir kitap, bir fikir, rüzgar, bir kız, ya da pembe bir ev aniden kişinin ilgisini çeker.

İnsan ilgisinin bulunduğu yerde oturur. Aynı dönemler içinde birden çok şey aynı insanın ilgi sahasına girebilir; ancak eğer “an” hesabı yapacak olursak; herhangi bir anda insan (yani onun algısı ya da duygu sinyalizasyonu) yalnızca tek nesne üzerindedir.

Ve bu durumda biz basitçe o insan, o anda, o nesnedir diyebiliriz.

İçinde bulunduğumuz hava bize dokunmak için kıvranan sayısız olta ile dolu, bilmem bunun farkında mısınız?

Size bilinmeyenlerden değil yalnızca bilinenlerden bile bahsetsem bunun korkutucu düzeyini anlayacaksınız.

Şu anda neredesiniz? Kapalı bir mekanda ya da bahçede, bu önemli değil. O küçük odada; Dünyada şu anda yayın yapan tüm

Televizyon yayınları

Radyo yayınları

Telsiz yayınları

Ve

Milyarlarca cep telefonu arama ve mesaj yayınları

Mevcutlar. Siz alıcısını açmadığınızda onların var olmadığını sanmamalısınız. Hepsi alıcı cihazınızı açmanızı bekleyerek trilyonlarca iştahlı dil gibi başınızın çevresinde dolanıyorlar.

 Tabi bütün bu tespitler yalnızca dünya seviyesi oyun için geçerlidir. Diğer oyun evrenlerinin sistematiği üzerine pek fikrimiz yok. Pek tabii bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Ve bu tür öngörülerimiz, düşüncelerimiz olarak geleceğe gidip fikri bildiğimiz manada inşa etmeye başlar.

Birbirini kapsayan birçok oyun evreni vardır.

Hepsinin kuralları farklıdır.

Bütün oyunlar aynı yerde, aynı zamanda birbirlerini her an güncelleyerek sonsuzca sürüp giderler. Bu bildiğimiz evrim tanımlamasının daha gelişmişidir. Çünkü evrilen eskiyi geride bırakamaz, bir halden diğerine geçilirek ilerlemek söz konusu değil. Diğerini içeren haller halinde ilerlenir/gerilenir. Yön önemsizdir. Zaman yoktur.

Berbat ve mükemmel; dahiyane!

Bön bön yüzüme bakmayı kes!

Kendimden daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, o her şeyi bilen bir kadın olabilir.

Ne olması gerektiğini bilen ve sürekli onu size dikte etmeye çalışan, ayağınızdaki prangadan bahsediyorum.

Onu öldürün. Sonra gelin konuşalım.

-Bir Kadını Öldürmek kitabı ilk 3,5 bölüm-

 

Ustalık konusu

Bir önceki konuda aklıma gelen pasajı buldum:

 Bireyselleşmiş olan ruh, oyuna tekrar döndüğünde (yeni bir bedende can bulduğunda) çok önemli bir kaza olmazsa artık bu konumunu hep devam ettirecek demektir. Taa ki “usta” oluncaya kadar.

 Dünya oyununda öğrenci ile oyuncu arasında ne gibi farklar var?

 Bu farkları yazmaya zahmet etmeyeceğim. Kısaca, öğrenci kendini usta sanır, oyuncu ise bi bok olmadığını bilir; fakat olma ümidindedir diyebilirim. Usta ise ümidini bile kaybetmiş olandır. Çünkü ümidin en büyük engel olduğunu bilir.

 Go oyununda usta olmak için oyuna kendinden bir şeyler koymak gerekirmiş. Yani artık önceden hazırlanmış göze hoş gelen şekilleri kendince değiştirebilen, tesuji yapabilen, usta sınıfına giriyor.

Usta artık, oyun atlamaya adaydır tabii belli zamanlarda gelen asansörü yine de bekleyecek. Yani hasat ya da kıyameti.

Ustalığında kendi içinde dereceleri var. Zaten her iki ucun arasında sayısız kademeler, kademelerin altında sayısız alt kademeler var. Eğer buna girecek olursak kendimizi kaybederiz.

Size anlattığım her şeye, aslında gündelik hayatınızın içinde ve belki bir günde yüzlerce kez şahit oluyorsunuz.

Örneğin, öğrenci-oyuncu-usta sınıflaması için olimpiyat oyunlarını bir gözden geçirin. Olimpiyat için milyonlarca insan hazırlanmaya başlar; ama yalnızca bir tanesi madalya alır. Altın madalyalı bir sporcunun ne zaman gezgin olduğunu, nasıl alt oyunların etkisine kapılabildiğini ve nasıl derecesinden düştüğünü, bilen bilir.

 Fakat bütün bunlar bana göre yine de boş şeyler. Oyun oyundur.

 Kendim yani BEN, düzensiz ipeksi atalarımın bir kırışığıyım.

Ve bu kırışıktan yani kendimden sonsuza kadar vaz geçiyorum. En azından bu niyetle cesaret biriktiriyorum.

Tutmayın beni! Ben geleceğimden sonsuza kadar vaz geçiyorum.

Evvelden beri korktuğum şeyler için biraz alışma zamanı istemişimdir. Örneğin soğuk suya giremem, en az on dakika alışmam lazım. Dişçiye gideceksem, bir haftadan önceye randevu almam. Cesaret kolay birikmiyor. Niyetin dolup dolup, bardağı taşırması lazım. Fakat niyetlendiğim şeyden vazgeçtiğim görülmemiştir. Zaten bu benim elimde mi? Niyetim gerekeni yapmak için bütün şartları benim için hazırlar, hatta son adımda tereddüt edersem, arkamdan bir gül yaprağı kadar nazikçe itekleyiverir.

Bırakın da son kez kendime ağlayayım.

Derin bir ümitsizlik halindeyim.

Ölesiye sıkılıyorum

Ölesiye yalnızım

Zaman geçmiyor, hiçbir şey beni dünyaya çekmiyor!

Bu kederli hali ne yapacağız biz?

Daha önce sevdiğim şeyler, soluk hatıralar gibi bakıyorlar bana:

Terastaki rengarenk çiçekler, öbek öbek geçen bulutlar

Ve taa ilerlerden  ufukla birleşmiş Marmara!

Yiyip içtiklerim, okuyup yazdıklarım

İşte bütün bu şeyler, anı defterinin içinde özenle kurutulmuş gibiler.

İsteklerimin böyle kolayca gerçekleşmesi dahi şaşırtıp sevindirmiyor artık beni

Sıradan “fark etmez” durumları yani!

Bütün bunların üzerine “Gösteri Peygamberi’ni” okuyorum!

Sen ne diyorsun Palahnıuk arkadaşım yaaa?!

Biz bu filmden de usandık.

Usanmadığımız bişey kalmadı!

Fakat aklımdan intiharın İ si bile geçmiyor.

Bekleyip bu işin sonunu görmem lazım

Kendi kanımda boğuluşumu izlemem lazım

Artık düşünecek hiç bir şey kalmadı

Kara bitti, deniz bitti, hava bitti

Ateşteyiz herhalde, cehennem diyebilir miyiz buna?

Ölesiye bunalma duygusu!

Kuru öğürmeler gibi bişey

Geride çıkaracak safra kalmama durumu

Buyur buradan yak!

Hep birlikte yakalım, önden buyur Palahnıuk yoldaş

Kimseyle görüşmek istemiyorum, bunaltım vazgeçilmeyecek denli ilginç!

 Eğer bir damla sevebilsemmmm???

Önce Molla Nasreddin gibi oturduğum dalı kesiyorum

Sonra düşüşümü seyrediyorum!

Hiç bi boka benzemiyor

Sonra kestiğim dalın kendimden başka bişey olmadığını görüyorum.

Saatin tersine doğru dönüyorum

Soğancığımda bir tutukluk hali, ensem odunlaştı

Vücudum hissiz

Hiçbir yaşam belirtisi yok burada

Her şey kurgu!

Geber inşallah! Bütün bunları seyretmek durumunda kalan bana söylüyorum bunu.

 Artık kendi cesedim bile ağlatmıyor

Tam tersine kahkaha atma isteği geldi şimdi

İki saattir ilk gelen tepki bu oldu.

Yaz kardeşim saat 15.35

Gülme sinyali alındı!

 

-Bir Kadını Öldürmek- Kitabından alıntı

 

“Bir Kadını Öldürmek”

Çok-fonksiyonlu bir araçtan layıkıyla yararlanabilmek için, kullanma kılavuzuna bakmak gerekir… Sibel Atasoy’un “Bir Kadını Öldürmek” adlı  ‘roman’ı da, alışılmadık biçimde çok-fonksiyonlu / çok-boyutlu anlatımlar içeriyor. Yani, okumadan önce aşağıdaki ‘kılavuz’a göz atmakta yarar var.

Önce, bir tavsiye: Beklentiniz yalnızca ilginç bir aşk, macera ve entrika romanı ise, işiniz kolay: Kitabın sadece ‘teksayı’lı bölümlerini okuyun… Ama eğer Atasoy’un ilk iki yapıtını (Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı) okumuşsanız, elinizdeki kitabın sadece bir ‘roman’dan ibaret olmayacağını da biliyorsunuz demektir…

Kullanma Kılavuzu:

–         Önce, kitabı baştan sona bir okuyun… “Hmm, hoş bi roman, ama aradaki bölümler biraz yorucu!” deyip rafa mı koydunuz? Eh, birkaç ay sonra (veya birkaç yıl;  -her bünyenin acıkma süreci farklıdır;) ilgi’niz yeniden uyanana kadar, unutun gitsin…Yoo, kitabı bitirdiğiniz halde elinizden bırakamıyorsanız:

–         ‘Çift sayı’lı bölümleri, yeniden -ve ağır ağır çiğneyerek- okuyun…

–         Bazı sorularınız hâlâ yanıtsız ise, dert etmeyin: Polisiye lezzetindeki “renk” bölümlerinde, size ipuçları vermek için uğraşan detektifler var…

–         Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; “nota” bölümlerini bir daha okuyun… Bir oktavlık mesafeye sonsuzca yayılan, hem HER ŞEY, hem BİR’in bitmeyen senfonisini duyabilirsiniz.

–         Bu aşamaları tamamladıysanız, kitabı bir yana koyun ve içindeki ‘tat’lara yeniden iştah duyana kadar bekleyin…

–         Yeterince özlediğinizde, kitapla yeniden buluşun ve bu kez sadece, sonundaki “Her şey neden böyledir?” bölümünü okuyun…

–         Sonra mı? Sonra, nasıl isterseniz öyle yapın… Herkesin oyunu, kendine…

Ve işte, kitabı “tarifesine” uygun biçimde okuyanların tanışacağı gerçekliklerden birkaç ‘eşantiyon’: (Ama okuduktan sonra, “Eh, kitabı almasam da olur artık” demeyin sakın. Bunlar sadece, anlamın ‘bedeni’ olan kuru kelimeler…Ruhu ise, kitaptaki oyunlarda gizli…

–          “Asla… sonsuza kadar… daima… hiç…” gibi kelimeler…  Hayat, bu tür ‘çok iddialı’ kelimeleri insana yalatmak içinmiş, diyorlar…”

–          Kadınla erkek arasındaki oyun, acımasızca adaletsiz. Çünkü erkek için bütün maçlar deplasmanda oynanıyor. Dünya, kadınların sahasıdır… Bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?

–          Göründüğü şekliyle cinsiyetler hiç bir şey ifade etmez; yalnızca seks yapma ve üreme amacı taşır… Gerçekte işi karıştıran kadın ve erkek cinsi değil, onların temsil ettiği, kendi içlerindeki pozitif-negatif kutuplaşmanın oranıdır… Aslında her insan kendi içindeki animus ve anima’sını bulur, kullanım oranlarını tespit eder ve…

–          Jung’un sıkça bahsettiği “kolektif bilinç altı” Dünya’nın anima’sının ta kendisi…

–          Cinsel enerji, yaratma gücüne sahip olması açısından bize oyunda verilmiş bir başlama puanı gibi… Cinsel enerji nasıl çarçur edilir? Çevrenize bakın, TV ye bakın, hatta kendi hayatınıza bakın; göreceksiniz.

–          Birbirini kapsayan birçok oyun evreni vardır. Hepsinin kuralları farklıdır. Bütün oyunlar aynı yerde, aynı zamanda birbirlerini her an güncelleyerek sonsuzca sürüp giderler. Bu, bildiğimiz evrim tanımlamasının daha gelişmişi…

–          ‘Kendi’n olmadan kendin olmayı başarmalısın…

–          Go’da bazı aşamalar var.  Hemen iyi oyuncu olunmuyor. DAN seviyesine ulaşmak için önce kendimizi yenmek gerekiyor…

–          Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak!..

–          İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı.  İnsanlar ise -farkındalıksız olarak- geleceği ve geçmişi yaratıyorlar…

–          BİR varmış bir yokmuş. BİR, kendi dışına taşıyormuş; bir yürek atışı gibi, önce taşıyor, sonra geri topluyormuş. Derken, sebebini asla bilemeyeceğimiz bir KAZA olmuş… Taşma esnasında sonsuz açılara doğru yayılan bir grup ipek tel birbirine dolaşmış ve toplama anında kaynağa geri dönememiş…

–          Gelişecek ve değişecek bir durum yok ortada. Mesele yalnızca dolaşık ipeksi varlığımızı yeniden orijinal haline dönüştürmek üzere gevşemek. Oysa biz gelişim ve değişim uğruna her yeni gün ve asırda düğümlerimizi artırmaktan başka bişey yapmıyoruz.

–           Ortada duran dünya ve bildiğimiz ya da yaratılmasına katkıda bulunduğumuz evren (dünyadan bakışla varolabilen evren), yalnızca zihnimizin yansıması… Zaten, evrenin ve olası bütün illüzyonların (oyunların) kaynağı ve oturduğu yer zihnimiz…

–          Biz yalnızca BİR’in düzensiz hale gelmiş sapmalarıyız…

–          Oyunun, kendi bölünmüş varlığımız olduğunu görmeliyiz artık. Hiç kimse hayali pişti arkadaşını yenemez; ona acıyıp yenilmiş gibi yapar. Ama sonuna kadar kendimizi kandırmak mümkün değil. Acımak en ciddi yanılgılarımızdandır. Acıma, aşkın yapay olarak canlandırılma çabasıdır.

–          Bazı öğretilerde bahsedilen “akaşik kayıtlar” Dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir? Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

–          Eğer sürekli olarak duygularınızı, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız; içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz.

–          İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaştığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılır, seviye kaybeder. Çok uzaklaştığında da aynı sonuç… Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.

–          Niyetiniz  ‘aura’nızdır. Her birimizin kendine has ipeksi dolaşıklığını ifade eden en yakın kelime, sanırım aura.

–          Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…

–          Siz; düşündüğünüz, bildiğiniz ya da göründüğünüz kişi değil, niyetinizsiniz. Niyetiniz de rüyalarınız, rüyalarınız da cennet-cehenneminiz.

Kitapta ansızın şiir’in ta kendisini bulacağınız sayfalar da olacak. Minik bir örnek:

Havva bütün kadınlar

Adem de tüm erkekler

Milyar kere kartla oynanan

Tombala!..

İşte size, yedi boyutlu bir kitap… 1 kitap ederinde, 7 kitap!.. Ne kadarını isterseniz, o kadar verecek. Nasıl okursanız, öylece yeniden yazacak kendisini, sadece sizin için…

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her biri diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla tanışmış, hatta -niyetiniz ve kısmetiniz kadar- onu özümsemiş olacaksınız.

Atasoy, işte bu yüzden, sadece iyi bir yazar değil, usta bir “büyücü” de… Kim ne diyebilir; aşk olsun!..

Not: Son bir tavsiye; kitabı bitirdiğinizde hangi algı eşiğinde olursanız olun, şunu aklınızdan çıkarmayın:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 18pt;”>Akın Yılmaz
Editör-Yönetmen

Go/hayat oyunu-2

Go oyunundan hatırlayacağımız gibi, bir de DAN seviyesine geçebilmiş olanlar mevcut. Şampiyonumuz, DAN seviyesi için OYUNCU terimini kullanmış, “DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor” demişti.

Peki Go oyununda bu nasıl başarılıyordu?

“Bildiğim  kadarıyla go da  şu var; herkes bir dan olabilir  eğer  oyundaki hatalardan  kendini  arındırırsan (1). Kendindeki  hataları da  biraz  düzeltirsen (2).”

Bu iki şart garip şekilde hem aynı hem de ayrı gibi görünüyorlar!

Hay Allah! Bu bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Ama nereden?!

Fakat sanırım burada yeniden bir alt açıklama gerekiyor. Korkarım bu işin sonunu getiremeyeceğiz; oyun buna izin vermeyebilir. Sessiz olmalıyız. Duyarmış gibi, duymazmış gibi. Anlamazmış gibi olmalıyız.

Şimdi bizim dolaşık ipeksi atamız TEK iken ve kendilerinde daha o zaman minicik bir sapma varken, BİRin ağzına doğru yeniden katlanıp bükülmek isteği ile bu çareyi gerçekleştirmişlerdi ya; ikiye bölünmeyi yin ve yang olmayı kastediyorum.

Yaşam yani oyun bilgisi çok sadeydi o zamanlar. Oysa oyunlar ilerledikçe yaşam bilgisi zenginleşmeye başladı.  Gerçi bunların çoğu birbirini değişik açılardan tekrar ediyordu ama tüm bu hikaye nesilden nesile taşınıyordu. Görünüşte mitler, destanlar vasıtasıyla gibiydiler, ancak bunların tam ve eksiksiz taşınımı anima yoluyla oluyordu. Bütün bu hikaye (belki)genetikte şifrelenmiş ve bu yolla insandan insana, nesilden nesile taşınmaktalar.

Bir insan doğarken, animusu dünya gezegeninin animusundan akmakta, animası ise yine dünyanın animasından anne ve babanın genleri yoluyla cenine akmaktadır.

Yani burada biri hayali bile olsa iki değişkenle karşı karşıya kalıyoruz.

Bir insanın genleri, oyunun başından beri tüm hayat bilgisine sahip gibi görünüyor. Fakat bu her insanda farklı ve biriciktir; çünkü her  insan en baştan beri kendi soy ağacının genetik bütünlüğüdür.

İpeksi atamızın dolaşıklığı Yang parçasında korunurken, bunun hikayesi Yin parçasında birikiyordu. Bütün oyunlar süresince Yang kısmındaki dolaşıklar bazen azalıyor bazen çoğalıyordu. Fakat Yang kısmı her zaman son durumu gösterir bir kesit olmuştur. Oysa nereden nereye geldiğinin görüntüsü yin’de iğne oyası ile örülmekte ve tüm desen muhafaza edilmektedir. (Ekonomi bilgisi olanlar için şöyle bir benzetme de yapayım; Yang bilanço, Yin ise Kar zarar tablosu gibidir. Bilanço kesittir; nehrin bir noktasının debisidir. Kar zarar tablosu ise belirli bir zaman aralığının hikayesidir.)

Şöyle düşünelim; bir bilgisayar programı yazıyorsunuz; bir çok komutlar ve bir çok satır içeren bilgiler döşüyorsunuz. Programı çalıştırdığınızda sonuç neyse odur. Onun neden öyle olduğu yazılım kısmına bakılmadan anlaşılamaz. Çünkü Yang bir sebep/sonuç bütünlüğüdür. Süreç bilgisi için Yin’e başvurmalısınız.

Bazı öğretilerde bahsedilen akaşik kayıtlar dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir?

Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

Bu durumda izah etmeye çalışacağımız cümleye geri dönelim:

“Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).”

Oyundaki hatalar; DÜNYA’nın Yin’inde birikmiş olan ve Yang’ı son duruma getiren tüm sapmalardır.

Kendindeki hatalar ise, kendi tüm soy kütüğünün birikmiş hatıraları ve Animusunun dağınıklığıdır.

 

Şimdiye kadar bütün öğretilerde yer alan ve bir türlü tam olarak anlayamadığım RUH  kavramı, sanırım insanın içindeki animus/Yang parçasıdır.

Beden ölümünü müteakiben Dünyanın animusuna karışan düzensiz ipeksi kırışığımız.

Eğer buna ruh diyeceksek o zaman onun, hayat bilgisinden yoksun yani geçmişsiz bir şu andalık olduğunu mu söyleyeceğiz? Neyse o olan, muhakemesiz bir akış! Öyle ya muhakeme için sebep/sonuçları sıraya koymak, yani oyun sistematiği gerekir.

Zaten tipik bir erkek (animus oranı yüksek) de kadınlar tarafından böyle tanımlanmaz mı; düşüncesiz, muhakemeden yoksun, daha çok şu anda ve saftirik olan.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

 

İyi kandır ki gerçek olsun

Sen tohum ektiğin için ağaç çıkıyor değil, bir ağaç varsa milyonlarca da tohum vardır.Neden sonucu takip ediyorsa, sonuç da nedeni takip eder. Zincir böyle işler.O zaman bu bir çembere dönüşür- istediğin yerden başla; ister nedeni yarat, ister sonucu. Ve sana söylüyorum, sonucu yaratmak daha kolay çünkü sonuç tamamen sana bağlı; neden o kadar sana bağlı olmayabilir. Yalnızca belli bir arkadaşımın yanında mutlu olabiliyorum dersem, o zaman mutluluğumu; bu arkadaşa, onun orada olup olmamasına bağlamış olurum. Eğer belli bir zenginliğe ulaşmadan mutlu olamam dersem, mutluluğum o zaman, dünyaya, ekonomik duruma ve diğer her şeye bağlı olur. Bu istediğim gerçekleşmeyebilir. O zaman da ben mutlu olamam.

Neden benim ötemdedir. Sonuç ise içimde. Neden etrafımda, durumlarda, dışımdadır. Sonuç ise benim ta kendimdedir. Sonucu yaratabilirsem, neden de onu takip edecektir. Mutluluğu yani sonucu seç ve bak bakalım ne oluyor..Tüm hayatın bir anda değişecek ve etrafında mucizelerin gerçekleştiğini göreceksin çünkü, sonucu yaratmış olacaksın ve nedenlerde onu takip edecek..

Sorun ne?niye seçemiyorsun? Neden bu yasa üzerinde çalışamıyorsun? Çünkü zihnin, bilimsel düşünce tarafından eğitilmiş zihin, tümüyle diyorki; mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan, bu göstermelik olacaktır. Mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan bu sadece rol yapmak olacaktır, gerçek değil.Bilimsel düşünce bunu söyler, gerçek olmayacak sadece rol yapıyor olacaksın. Ama biliyorsun ki; hayat enerjisinin kendi işleyiş biçimi var. Kendini tamamen vererek rol yapabilirsen, bu gerçeğe dönüşecektir. Bunun tek püf noktası; oyuncunun orada olmamasıdır. Role kendini tamamen kaptırırsan, gerçekle arasında hiçbir fark kalmaz. Yarım yamalak rol yaparsan, işte o zaman göstermelik olur.

Dans edeceksen, şarklı söyleyeceksen, mutlu olacaksan tüm kalbinle ol..kendini hiç tutma, rolün içine dal, rol yapma eyleminin kendisine dönüş, oyuncuyu oyunun içinde erit ve bak bakalım neler oluyor. O gerçeğe dönüşecek; onun kendiliğinden gelmekte olduğunu anlayacaksın, o anda anlayacaksın ki; aslında kendi başına oluyor. Ama kendini tamamen vermediğin takdirde bu gerçekleşmez.

Sonucu yarat, tamamen onun içine gir ve gör ve izle..

Osho; Benim Yolum, 49-51

Not: Oyun/Kandırış kuramına bir teyid de Osho’dan gelmiş 🙂 Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=187

İkna yani inandırılma yani KANDIRMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize  çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor!  İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

Bir Kadını Öldürmek kitabında yazdığım gibi:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!…

Bütün bunlar boşluğa basamak dizmekten başka bişey değil.

İkinci not:  Şimdi de “boşluk” kelimesinden iğrenecekler var biliyorum ve çok normal. Biz varlığız, varlığımızı yokluğumuzla kazanıyoruz. Tabidir ki Boşluğa karşı doluluğumuzu müdafa etmek gelecek içimizden 🙂