Bütünselliğe ulaşmak

Her kadının, ömrünün bir yerinde kurtlarla koşmayı hatırlaması gerekir. Bisiklet sürmek gibi asla unutulmayan bişeydir bu. Böylece kendi erilliğine kapı açan kadın, gerçek dişilliği de görür, artık bir erkek tarafından onaylanmayı beklemez, bütünselliğini ele geçirir.

**

Neye inanıp, neyi sık sık dilinize düşürüyorsanız, zamanın buna uyması kaçınılmaz olur; çünkü zaman sizsiniz.

**

Büyük bir şans eseri (ya da bilmediğim bir sebepten) konratım sona erdikten sonra(2003), Oyun Kuramını ve Bir Kadını Öldürmek kitabını yazdım. Bunlar yaşamın tüm mekanizmalarını deşifre ediyordu. Oyunların kaza ya da şans eseri (nerden bakıyorsanız birini seçersiniz) başladığını ve yine ancak bu sebeple sona ermezlerse sonsuzca süreceklerini söylemiştim (2004).
Ve bundan sonra derin bir can sıkıntısına kapıldım; çünkü mekanizmalarını bildiğiniz bir oyunun zevk vermeyeceğini sanıyordum.
Başlangıçı(tanrı) aramaya kodlanmış yaşamımın sona erişiyle serbest kaldım bir süre. Neredeyse her gün sabah uyandığımda yine yaşıyor olduğuma şaşırıyordum çünkü hayatın kendisi için işlevsiz kalmış unsurları eleyeceğini biliyordum. Fakat sonunda her gün yeniden doğmayı kanıksadım ve yaşam için hale işlevimden ümit kesilmemiş olduğunu anladım.
Bu kez kendimi yanlara açılmaya adadım. Bu ayrı bir serüvendir.
Şu an itibariyle o günkü sıkıntıya-boşluğa, kaza unsurunu başlangıç ve sona atfedişim ve oyun içindeki salınımını bildiğim halde göz ardı edişimin sebep olduğunu biliyorum. Bu küçücük ayrıntı ise devasa bir fark ortaya çıkarıyor; çünkü Oyun’un bildik mekanizmalarına rağmen onu sonsuzca gizemli hala sokuyor.
Ve bu gizem, yaşamdan zevk almak için yeter şartı fazlasıyla sağlıyor 🙂

Bilinmeyen Jung

Yaratılmış dünya değişime tabidir. Katı ve kesin olan tek şeydir; çünkü niteliklere sahiptir. Aslında yaratılmış dünyanın kendisi bir niteliktir.

Dr Jung kimi yazılarında pleroma sözcüğünü kullanmış;

“Hiçlik hem boş hem de doludur. Bu hiçliğe ya da doluluğa pleroma adını veriyoruz.

“Eğer pleroma bir varoluşa sahip olabilseydi, manifestosu Abraxas olurdu.

-Yunanca, <plhr-wma> yahut <pler-oma>. “dolduran” anlaminda.
Damascius, “Birinci ilkeler hakkinda problemler ve cozumleri“nde: Bir seyin dogasinin tamamini kuran ozelliklerin toplamı şeklinde kullanır. Latince’ye bazen “plenitudo”, bazen de “multitudo” olarak  cevrilmistir.
Spinoza-sonrasi ickinci/immanentist gelenekte gnostik mistisizmin devamina isaret ettği söylenmektedir.

Bana söyleyin: Pleroma hakkında düşünmenin bir yararı olmadığı söylendiğine göre, bu konuda konuşmanın nesi iyidir?
Bunları sizi Pleroma’yı düşünmenin mümkün olduğu yanılsamasından kurtarmak için anlatıyorum. Ondan bahsettiğimizde kendi bölümlerimizin konumundan bahsediyoruz demektir; ama bunu yaparken Pleroma hakkında hiç bir şey söylemiş olmayız!
Yaratılmış varlığın doğal dürtüsü, farklılaşmaya ve aynılığın eski-tehlikeli haline karşı mücadeleye doğru yönlendirilir. Bu doğal eğilime “Bireyleşme İlkesi” denir ki bu yaratılmış varlığın özüdür. Bu şeylerden, farklılaşmamış ilkenin (Oyun Kuramı-Bir Kadını Öldürmek kitabında BİR demiş idik) ve ayırt etme eksikliğinin niçin yaratılmış varlıklar için büyük bir tehlike olduğunu kolayca fark edebilirsiniz.
Özetle Pleroma’nın nitelikleri “Karşıt Çiftleri”dir. Onlar aynı zamanda var olmayanlardır; çünkü birbirlerini geçersiz hale getirirler.

-devam ediyor-

Özetleyen Sibel Atasoy

(Bilinmeyen Jung)

Bir Kadını Öldürmek (namı diğer BKÖ)

Sevgili Sibel Hanım, Güzel bir sabah dileği ile,

Öncelikle sizi “Bir kadını öldürmek” kitabınızı okuyunca tanıdım.. kitap beni şok etti. O dönemdeki düşüncelerimle çok çakıştı. Sonrasında  sitenize ulaştım, yazılarınızı okuyorum, karşılıklı sohbet etmek kadar olmasa da bana
çok keyif veriyor.

Kitabınızı da 2006-2007 arası bir zamanda okumuştum, tekrar elime aldım ve gözden geçirdim, çok da iyi oldu, unuttuğum bazı bölümlerin yaşamdaki karşılığı da zaten 2007-2012 arası olmuş çok iştahlı bir tekrar oldu..
Öncelikle, kurgusu çok iyi. en sonda özetini çıkardığınız felsefi
düşüncelerinizi, romanın tamamına çok güzel dağıtmışsınız. Ama en
çarpıcı olan OYUN teoriniz! ve onu yorumlama biçiminiz..Anlattıklarınızın bir kısmına okuduğum başka kitaplarda rastlamıştım  nedense şu anda aklıma “gönülsüz bir mesihin serüvenleri” geldi. O da beni çok etkilemişti. Şimdi Mesnevi yi okuyorum, oradaki
hikayelerin içindeki mesajlar da sizinkilerle çakışıyor ve müthiş.
Ben genelde sahada oynamayı, tribünde oturmaya tercih edenlerdenim. Bu
yüzden de, sık sık yara bere içinde kalırım..
OYUNA çok kapıldığımda, mesafeyi kaybediyorum, ama oyunun hakkını
vermek için de bu gerekli gibi geliyor bana.. gerçi son zamanlarda
oyunun ortasında fark ediyorum ve kaptırmamaya başlıyorum, ama bu
sefer de oyun içinde oynuyormuşum gibi bir his duyuyorum.

Bu arada rüya sohbetlerinin yapıldığı yere gelmem fiziksel
olarak mümkün değil ama paylaşmak ta istiyorum.. Bir yolu var mı
acaba?

Size sormak istediğim birçok soru var ama şimdilik birini sorabilir miyim
“OYUN BİR de kaza eseri olur ve ölür” bunu açar mısınız bana lütfen?
sevgiler

Hülya Hasırcıoğlu

Cinsellik, bilinmeyene ulaşma arzusu mu?

Ve aynı zamanda beklenmeyene aniden ulaşmanın da bir yoludur belki!

Cinsellik, farklı olanı imal etme makinası olarak da düşünülebilir.

Tekvin, “bir tek olanı bölerek, erkeği kadınla sakatlayarak, onları çoğaltmak için başlangıçtaki varlığı yeniden oluşturmaya zorlar” der! Neden?

Neden erkek ve kadın, cinsellik aracılığı ile, bıkıp usanmadan TEK varlığı oluşturmyaa çalışırlar?

Ötekinin sonsuza kadar kovalanışı, türün her kez yeniden birleşmeye yazgılı olduğu o çevrimler dizisi böylece doğrulanmış oluyor.

Size anne ve babanızın genlerinden hangi genetik piyango çıktı?!

Geleceğinizin tasarımları DNAnızda yazıyor mu?!

Bizim bütün insanlık tarihimiz öğretmeye odaklı olmuştur. Fakat modern biyolojiye göre, çevreden gelen talimatları doğrudan doğruya, yani doğal ayıklanmanın dönemeçlerinden geçmeksizin, DNA’nın içine kaydetmeye imkan verecek her hangi bir moleküler mekanizma yoktur. Yani doğa dediğimiz bileşim doğal seleksiyon ile bizi bir asansörde ilerletmektedir.

Bizler ise her şeyi kendimiz biliyoruz,yapıyoruz yanılgısıyla acı ve arzu treninde debeleniyoruz. Oysa kompartımana kurulup, camıyı yarıya kadar açıp, o güzel ritmik ray seslerini dinlerken, mis kokuları koklasak, geçtiğimiz yerleri zevkle seyretsek nasıl olur diyorum ben?

Erkeği kadınla sakatlayarak, zamanı ve dolayısı ile “gelecek” yanılgısını, yani OYUNu olasılıklı kılıyor.

Oyun kötü mü? Hayır… Özellikle oynadığını biliyorsan eğlenceli bile olabilir. Fakat BKÖ’de söylediğim gibi bal yiyen baldan usanır mı?!

Sizler ne düşünüyorsunuz bu konuda?

-2005 yılı günlükten-

Anasının Karnından Dizisi

Yine fark etmez :)

Tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.
Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, fark etmez. (Tobias-2009)

**

Bir Kadını Öldürmek (2004) kitabında defalarca geçiyordu fark etmez 🙂

Terasta yıldızların altında oturuyorduk. Yediğimiz yemeklerin artıkları hala masada duruyordu, ışık yakmamıştık. Öylece kendi sandalyelerimizde sessizce oturuyorduk.

Böyle ne kadar zaman geçtiğini ne o zaman ne de şimdi bilemiyorum.

Birden bir genişleme duygusu başladı, önce ikimiz ve aramızdaki masa, derken bütün bina, boğaz, İstanbul… Tam olarak tarif edemeyeceğim bu deneyim ilk kez bu kadar güçlü ve başka birinin yanında oluyordu.

Sanırım genişlemenin bir aşamasında “ne oluyoruz” endişesi duydum, ona baktım. Öylece ileriye doğru bakıyordu (her zamanki gibi). Dayanamayıp konuştum. Deneyimi dillendirdim ve bitti.

Ben o HALi heyecanla ona anlatırken, o sakince dinledi ve çoğunlukla yaptığı gibi “bak seeeennn” dedi. En sık kullandığı iki kelime budur, diğeri de “fark etmez”.

Hemen geriye dönüp bir durum değerlendirmesi yaptım ve geçen süre içinde “hiç düşünmemiş” olduğumu kabul etmek zorunda kaldım! Sanırım bu, ilk farkında olduğum boşluktu.

Ve ben bunu sevmiştim!

O geceden sonra, her istediğimde “dalabileceğim” yolu bana öğretmesini defalarca kendisine söyledim ve her seferinde şu cevabı aldım.

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum”

yani bu benim için şu anlama geliyordu

“Bilmediğim şeyi sana öğretemem!”

Bu durumda bana tek bir yol kalıyordu (başka yolunu bilmediğimden) o olmak!

Kolaylıkla herhangi başka bir obje olabildiğimden (Allaha şükür) ben de fırsat buldukça (çünkü birkaç haftada bir görüşebiliyorduk) kıvırcık genç bayan olmaya başladım.

İlk zamanlar beni en yadırgatan ve itiraf edeyim biraz da sinirlendiren şu meşhur “fark etmez” oluyordu.

“Bir şey ister misin?”

“fark etmez”

“Çay mı kahve mi?”

“fark etmez”

“Oyun oynayalım mı?”

“fark etmez”

Karar vermesi için ısrar etmeniz de hiç fayda etmiyor. Seçimi mutlaka ama mutlaka size bırakıyor.

Bunun “karşı taraf” için bir haksızlık olduğunu ona izah etmek zorunda hissettim kendimi. “Şimdi bak aşkım, ben zaten kendi seçimimi yapıyorum, kahve içeceğim ama bir de senin için seçim yapmak zorunda bırakılıyorum, bu bana ekstra bir yükümlülük ve zahmet getiriyor. Çünkü önce sen olmaya, ve ne isteyebileceğini ayırt etmeye çabalıyorum. Neden beni bu zahmete sokuyorsun, seç birini bitsin gitsin!”

“Ama fark etmiyor” öylesine samimi ki…

-Bir Kadını Öldürmek-

**

Savaşçıların dokunuşu hassas ama çok hafiftir. İlk başta savaşçının eli ağır, sımsıkı kavrayan bir demir pençe gibidir. Ama giderek bir hayaletin bürümcükten eline dönüşür. Savaşçılar hiçbir belirti, hiçbir iz bırakmazlar. Onların meydan okuması böyle olur. cc

**