Bir Kadını Öldürmek- Kol Boyu Mesafesi

Slm,
Hiç bitmesini istemediğim ‘ Bir Kadını Öldürmek’ adlı romanınızı dün akşam bitirdim.Diğer kitaplarınızda olduğu gibi son derece açık, net, kısa ama etkili kelime seçimlerinizi beğeniyorum.Okurken yormuyor insanı ve çok akıcı…Bir kadın olarak romanı bir erkeğin ağzından yazmanızda çok ilginç ve de başarılı….Sınır bilmez hayalgücünüzü konuşturmuşsunuz gerçekten..
Detaycı yaklaşım bir romaniçin gerekli elbette hayat detaylarda gizlidir bencede. Fakat, özellikle ‘Go oyunu’ hakkındaki detay bana biraz, harika bir film izlerken araya girmiş çoook uzun bir reklam gibi geldi.Bir ara konuyu unutur gibi oldum sanki.’Her eleştiri bir armağandır’ mantığı ile şunuda söylemek istiyorum.’Oyun Kuramı’ konusu da çok güzel ve derin bir konu aslında ve belki de ayrı bir kitap konusu olmayı hakediyor bence…

Fakat romanın sonunu nasıl güzel bağlamışsınız bayıldım…Bir de ‘ kol boyu mesafesi’ konusu beni etkiledi doğrusu…
En kısa zamanda yeniden bastırmanızı diliyorum ki, arkadaşlarımda bu güzel eserden benim kadar zevk alabilsinler…Sevgilerimle…:))
Firdevs Tokalak

Bir Kadını Öldürmek (namı diğer BKÖ)

Sevgili Sibel Hanım, Güzel bir sabah dileği ile,

Öncelikle sizi “Bir kadını öldürmek” kitabınızı okuyunca tanıdım.. kitap beni şok etti. O dönemdeki düşüncelerimle çok çakıştı. Sonrasında  sitenize ulaştım, yazılarınızı okuyorum, karşılıklı sohbet etmek kadar olmasa da bana
çok keyif veriyor.

Kitabınızı da 2006-2007 arası bir zamanda okumuştum, tekrar elime aldım ve gözden geçirdim, çok da iyi oldu, unuttuğum bazı bölümlerin yaşamdaki karşılığı da zaten 2007-2012 arası olmuş çok iştahlı bir tekrar oldu..
Öncelikle, kurgusu çok iyi. en sonda özetini çıkardığınız felsefi
düşüncelerinizi, romanın tamamına çok güzel dağıtmışsınız. Ama en
çarpıcı olan OYUN teoriniz! ve onu yorumlama biçiminiz..Anlattıklarınızın bir kısmına okuduğum başka kitaplarda rastlamıştım  nedense şu anda aklıma “gönülsüz bir mesihin serüvenleri” geldi. O da beni çok etkilemişti. Şimdi Mesnevi yi okuyorum, oradaki
hikayelerin içindeki mesajlar da sizinkilerle çakışıyor ve müthiş.
Ben genelde sahada oynamayı, tribünde oturmaya tercih edenlerdenim. Bu
yüzden de, sık sık yara bere içinde kalırım..
OYUNA çok kapıldığımda, mesafeyi kaybediyorum, ama oyunun hakkını
vermek için de bu gerekli gibi geliyor bana.. gerçi son zamanlarda
oyunun ortasında fark ediyorum ve kaptırmamaya başlıyorum, ama bu
sefer de oyun içinde oynuyormuşum gibi bir his duyuyorum.

Bu arada rüya sohbetlerinin yapıldığı yere gelmem fiziksel
olarak mümkün değil ama paylaşmak ta istiyorum.. Bir yolu var mı
acaba?

Size sormak istediğim birçok soru var ama şimdilik birini sorabilir miyim
“OYUN BİR de kaza eseri olur ve ölür” bunu açar mısınız bana lütfen?
sevgiler

Hülya Hasırcıoğlu

Cinsellik, bilinmeyene ulaşma arzusu mu?

Ve aynı zamanda beklenmeyene aniden ulaşmanın da bir yoludur belki!

Cinsellik, farklı olanı imal etme makinası olarak da düşünülebilir.

Tekvin, “bir tek olanı bölerek, erkeği kadınla sakatlayarak, onları çoğaltmak için başlangıçtaki varlığı yeniden oluşturmaya zorlar” der! Neden?

Neden erkek ve kadın, cinsellik aracılığı ile, bıkıp usanmadan TEK varlığı oluşturmyaa çalışırlar?

Ötekinin sonsuza kadar kovalanışı, türün her kez yeniden birleşmeye yazgılı olduğu o çevrimler dizisi böylece doğrulanmış oluyor.

Size anne ve babanızın genlerinden hangi genetik piyango çıktı?!

Geleceğinizin tasarımları DNAnızda yazıyor mu?!

Bizim bütün insanlık tarihimiz öğretmeye odaklı olmuştur. Fakat modern biyolojiye göre, çevreden gelen talimatları doğrudan doğruya, yani doğal ayıklanmanın dönemeçlerinden geçmeksizin, DNA’nın içine kaydetmeye imkan verecek her hangi bir moleküler mekanizma yoktur. Yani doğa dediğimiz bileşim doğal seleksiyon ile bizi bir asansörde ilerletmektedir.

Bizler ise her şeyi kendimiz biliyoruz,yapıyoruz yanılgısıyla acı ve arzu treninde debeleniyoruz. Oysa kompartımana kurulup, camıyı yarıya kadar açıp, o güzel ritmik ray seslerini dinlerken, mis kokuları koklasak, geçtiğimiz yerleri zevkle seyretsek nasıl olur diyorum ben?

Erkeği kadınla sakatlayarak, zamanı ve dolayısı ile “gelecek” yanılgısını, yani OYUNu olasılıklı kılıyor.

Oyun kötü mü? Hayır… Özellikle oynadığını biliyorsan eğlenceli bile olabilir. Fakat BKÖ’de söylediğim gibi bal yiyen baldan usanır mı?!

Sizler ne düşünüyorsunuz bu konuda?

-2005 yılı günlükten-

Anasının Karnından Dizisi

Yine fark etmez :)

Tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.
Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, fark etmez. (Tobias-2009)

**

Bir Kadını Öldürmek (2004) kitabında defalarca geçiyordu fark etmez 🙂

Terasta yıldızların altında oturuyorduk. Yediğimiz yemeklerin artıkları hala masada duruyordu, ışık yakmamıştık. Öylece kendi sandalyelerimizde sessizce oturuyorduk.

Böyle ne kadar zaman geçtiğini ne o zaman ne de şimdi bilemiyorum.

Birden bir genişleme duygusu başladı, önce ikimiz ve aramızdaki masa, derken bütün bina, boğaz, İstanbul… Tam olarak tarif edemeyeceğim bu deneyim ilk kez bu kadar güçlü ve başka birinin yanında oluyordu.

Sanırım genişlemenin bir aşamasında “ne oluyoruz” endişesi duydum, ona baktım. Öylece ileriye doğru bakıyordu (her zamanki gibi). Dayanamayıp konuştum. Deneyimi dillendirdim ve bitti.

Ben o HALi heyecanla ona anlatırken, o sakince dinledi ve çoğunlukla yaptığı gibi “bak seeeennn” dedi. En sık kullandığı iki kelime budur, diğeri de “fark etmez”.

Hemen geriye dönüp bir durum değerlendirmesi yaptım ve geçen süre içinde “hiç düşünmemiş” olduğumu kabul etmek zorunda kaldım! Sanırım bu, ilk farkında olduğum boşluktu.

Ve ben bunu sevmiştim!

O geceden sonra, her istediğimde “dalabileceğim” yolu bana öğretmesini defalarca kendisine söyledim ve her seferinde şu cevabı aldım.

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum”

yani bu benim için şu anlama geliyordu

“Bilmediğim şeyi sana öğretemem!”

Bu durumda bana tek bir yol kalıyordu (başka yolunu bilmediğimden) o olmak!

Kolaylıkla herhangi başka bir obje olabildiğimden (Allaha şükür) ben de fırsat buldukça (çünkü birkaç haftada bir görüşebiliyorduk) kıvırcık genç bayan olmaya başladım.

İlk zamanlar beni en yadırgatan ve itiraf edeyim biraz da sinirlendiren şu meşhur “fark etmez” oluyordu.

“Bir şey ister misin?”

“fark etmez”

“Çay mı kahve mi?”

“fark etmez”

“Oyun oynayalım mı?”

“fark etmez”

Karar vermesi için ısrar etmeniz de hiç fayda etmiyor. Seçimi mutlaka ama mutlaka size bırakıyor.

Bunun “karşı taraf” için bir haksızlık olduğunu ona izah etmek zorunda hissettim kendimi. “Şimdi bak aşkım, ben zaten kendi seçimimi yapıyorum, kahve içeceğim ama bir de senin için seçim yapmak zorunda bırakılıyorum, bu bana ekstra bir yükümlülük ve zahmet getiriyor. Çünkü önce sen olmaya, ve ne isteyebileceğini ayırt etmeye çabalıyorum. Neden beni bu zahmete sokuyorsun, seç birini bitsin gitsin!”

“Ama fark etmiyor” öylesine samimi ki…

-Bir Kadını Öldürmek-

**

Savaşçıların dokunuşu hassas ama çok hafiftir. İlk başta savaşçının eli ağır, sımsıkı kavrayan bir demir pençe gibidir. Ama giderek bir hayaletin bürümcükten eline dönüşür. Savaşçılar hiçbir belirti, hiçbir iz bırakmazlar. Onların meydan okuması böyle olur. cc

**

Sıçrama Taşları

Sıçrama taşları, göz görgüsü!
Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine.
Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında.
Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar.
Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir.
Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin.
Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini.
Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir.
Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır.
Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez.
Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin.
Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın.
Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne.
Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana.
Bazı taşlar çok uzun süre kalmıştır yerinde, yosun tutmuştur ve kaygandır.
Çok kereler yuvarlanırsın çıktığın o nehre.
Yürümeyi öğrenen bir bebek gibi yılmadan, usanmadan çıkar çıkar, tekrar yuvarlanırsın.
Derken ayağını usturuplu basmayı öğrenirsin. Sana bir anda oldu gibi gelir. Sihirli bir deynek dokunmuş gibi olur omuz başına.
Oysa sihirli deyneğin hikmeti; taşların kayganlığında ve senin kıyıya çıkma azmindedir.
Geçtin mi bir kere karşı kıyıya, bayram edersin.
Fakat her şeyden bıkılır, gözümün bebeği, gönlümün çiçeği… Ah her şeyden bıkılır!
Bu kez dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik!
Bilmedik bi şey ister gönlün.

(BKÖ-Bir Kadını Öldürmek kitabından-