Dikkat Enerjisi=Sevgi

Sevgiyi bir kelime olarak almak, onu kavramsallaştırmak sanırım biz insanlar için oldukça talihsiz bir edim oldu. Oysa son derece basit refleksin sonucudur o, en yalın haliyle dikkatiniz “sevgi diye isimlendirilen” işlevdir.
Örneğin bir objeye yönelttiğiniz dikkatiniz, kızgınlık veya nefret duygusu ile desteklenmiş olsa bile bu sevgidir. Tuhaf geliyor kulağa değil mi?

Öncelikle sevginin bir duygu olmadığı konusunda anlaşmamız gerekiyor. Çünkü “duygular” bir düşüncenin ürünüdürler, oysa sevgi bir düşünce edimi değildir. Varlığımızın yansımasıdır bir anlamda, eğer onu dışarı yansıtırsanız, dikkatiniz bişeye yönelmiş demektir, ya da aynı şekilde içinize de yöneltebilirsiniz onu.

Bu konuya BKÖ’de oldukça büyük yer verilmişti:

Yeniden çok önemli bir konuya geri dönmek istiyorum; ilgi enerjisi…

Buna belki yoğunlaşmış dikkat de diyebiliriz. İnsan için hayati öneme haiz olan dikkat , enerji alışverişinin bildiğim en belirgin şeklidir.

İnsan dikkat gösterdiği her şeye görünmeyen ama çok güçlü halatlarla bağlanır. Bu bazen onu düştüğü denizden kurtarır, bazen de köleliğinin garantisi olur. Her iki şekilde kullanımı da mümkündür  ve insan hayatında her iki yolu da defalarca yaşar.

İnsanın algısının bulunduğu yer onun yerleşik olduğu konumdur demiştik. Ve her bir konumdayken belli bir enerji seviyesinde olur. İnsanın herhangi bir andaki enerji kesiti alınsa belli miktarda enerji stoku olduğu görülebilir. Bu tıpkı banka hesabınızdaki para gibidir. Para olmazsa görünen dünyada yaşanmaz. Enerji olmadığında ise hiçbir yerde yaşanmaz.

İnsan enerjisinin büyük bölümü, istemli ya da istemsiz bedensel işlevlerin tamamı için harcanır.

Eğer kalan enerji olmuşsa bu miktar nasıl harcanmakta?

Bakış yoluyla. Dikkatimizi yönlendirdiğiniz şeye bakışımızla enerji köprüsünü kurarız.

Bu iki yolla olur. Bazı insanlar bu yolların birini daha yoğunluklu olarak kullanabilir.

Yollardan biri dışarıya bakıştır ki bu gözlerle yapılır.

Diğer yol da tahmin edeceğiniz gibi içeriye bakıştır bu da görmenin değişik bir türüdür.

İki yolun birbirinden fazlaca farkı, önceliği yoktur.

Fakat önemli olan iç ya da dış bakış değil neye bakıldığıdır.

Bakılan şey, insanı nasıl güçsüzleştirir önce bunu anlamaya çalışalım:

Canlı varlıklar olarak nitelediğimiz bitki, hayvan ve insanlar (Yukarıda anlattığımız gibi) içlerinde Yang parçasını taşıdıklarından kendi enerji üretimleri vardır. Aslında cansız diye nitelendirdiğimiz taş, toprak, su, hava, ateş ve diğer elementler de içlerinde BİR malzemesi taşıdıklarından aynı enerjiye potansiyel olarak sahipler.

Ancak OYUNun Yin parçası bir hayal, yalnızca sistem kısmı olduğundan kendi enerjilerini üretemezler. Onların var olmak için enerji sömürmeye ihtiyaçları var.

İşte bu sebeple bakışınızı oyunun Yin parçasına çevirdiğinizde sürekli bir enerji kaybına uğrarsınız. Bunu şöyle örnekleyebiliriz; geçmiş hikayeler, geleceğe ait planlar, duygular, bilgiler (kitaplar, TV), hayatın günlük rutinleri üzerine yararsız sohbetler gibi, sizden enerji alamadığında yok olup gidecek şeyler.

Dış bakışla, dünyadaki her şeye; insana, dağ-tepeye, çiçek-böceğe dikkat (ilgi) ile bağlandığınızda sizin enerjiniz ona doğru akarken onlarda bulan enerji de size akar. Yani bu bir enerji değiş tokuş işlemi olur. Fakat burada bile eğer farkındalıklı yapılıyorsa usta işi bir durum mevcut. Eğer baktığınız şeye gözünüzü dikiyorsanız, kendinizi o şeye odakladıysanız, yoğunluklu olarak sizden enerji akmaya başlar. Aslında baktığınız o şey sizi (algınızı) ele geçirmiş olur. Bu durum fevkalade enerji harcatır hatta bunu sürekli aynı şeye yaparsanız ölebilirsiniz bile!

Oysa bakarken dağınık bakıyor, odaklanmıyor, buna rağmen genişleyen algınızla birden çok şeyi görüyorsanız, bu durumda siz yoğunluklu olarak enerji almaya başlarsınız; çünkü birden çok şeyin enerjisi size akmaya başlar. Siz o anda bir havuz gibi olursunuz.

İç bakışla ise düşüncelere bakarsınız. Bunlar Yang parçasından yoksun şeylerdir, bu sebeple enerji değiş tokuşu yerine sürekli para harcatırlar. Sizin enerjinizle beslenip varolacaklar, aynı asalaklar gibi yaşamaya sizin üzerinizden muktedir olacaklardır.

Oysa içe bakışta da (düşünce-duygu kirliliği olmaksızın bir iç sessizlik sağlanabilmişse) dağınık bakma yöntemi uygulanabilir ve enerji almanın en üstün şekli de bu olabilir. Çünkü içteki alan uçsuz bucaksız, dağınık ipeksi atalarımıza kadar uzanabilen sonsuzluğun aslıdır (dıştakiler, bu sonsuzluğun yansımaları demiştik).

Eskiden buna derin tefekkür denirmiş, şimdilerde meditasyon deniyor. Dinlerin de dualar, namaz, zikir vasıtasıyla taraftarlarını çekmeye çalıştığı bu dipsiz alandır. Ancak bunların neredeyse tamamı boşa gitmektedir; çünkü insanın en güç yapabildiği şey iç sessizliği sağlamaktır. İnsan gerçekte almayı bilmez.

Almak, için vermeye çalışmayı durdurabilmek gerekir.

Eğer sürekli olarak, duygularınızı, onu bunu, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız, içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz. Ve doğrusu yazık olur!

İnsan bir telsiz aleti gibi olmasına rağmen, sürekli yayın yapan, üstelik bununla gurur duyan bir radyo/televizyon gibi davranıyor. Oysa telsiz iki yönlü bir alettir ve eşzamanlı çalışmaz. Karşıyı dinlemek için siz susmalı ve “tamam” deyip beklemelisiniz.

Maalesef özellikle günümüz insanı iç ya da dış konuşma yapmadığında yok olacağından/yok sayılacağından delice korkuyor. Çoğunlukla bu korkudan bazen de kibirden konuşup duruyor. Şu anda benim yapmakta olduğum da budur.

Ulaşılmaz Olmak

Ulaşılmaz olmak demek çevredeki dünyayla temasta tutumlu olmak demektir. Bu beş bıldırcını birden yememektir yani. Bir ızgara çukuru yapacağım diye bitkileri heba etmemek.. Gerekli olmadıkça kendini rüzgarın gücüne bırakmamak.. Ve elbette, insanları, özellikle sevdiğimiz kimseleri kullanıp onları kupkuru bırakana dek sıkıp sularını çıkarmamaktır. Ulaşılamaz olmak, kendini ve başkalarını tüketmekten ölçünmeli olarak kaçınmaktır. Bir daha hiç yiyecek bulamayacağı korkusuyla midesini tıka basa doyuran zavallı bir dilenci gibi aç ve umutsuz olmamaktır.

Avcı, avını tuzağına her zaman çekeceğinden emin olduğu için tasalı değildir. Tasa, ulaşılabilir duruma sokar insanı. Bir kez kaygılanan insan, umutsuzluk içinde önüne çıkan herşeye yapışır, yapıştığında ya kendi tükenir yada yapıştığı kimseyi ya da şeyi tüketir gider..

Ulaşılmaz olmak, saklanmak yada gizlenmek değildir DJ ye göre. İnsanlarla görüşmemek anlamına da gelmez bu. Bir avcı dünyasını sevecence ve tutumlu kullanır – o dünya ister bir bitki, bir nesne, insan yada erk olsun. Avcı, dünyasıyla yakın ilişkidedir ama o aynı dünya için ulaşılmazdır da aynı zamanda.

“Dünyasını sıkıp onun biçimini değiştirmediği için ulaşılmaz olur kişi. Hafifce dokunur ona, gereksindiği sürece de kalır. Sonra bir iz bile bırakmadan ayrılır ordan..”

Ixtlan Yolculuğu

Altın değerinde öğütler Don Juan’ın demeleri. Cümlelerin içinde sanki tüm atalarımızın deneyimi yatıyor. Ulaşılmaz olmak, aynı zamanda Jung’un bize sabırla anlatıp durduğu içedönüklük ve dışadönüklük kavramlarının dengelenmesi ile de son derece ilişkili görünüyor bana.

Ve tabi Oyun Kuramından (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 ) şu dizeleri de hatırlatıyor bana:

Anlayacak kadar yaklaşıp, yutulmayacak kadar uzakta duran ve her an mevcut seviyesinden bütünü kolaçan eden kazanır.

… Ve BKÖ’den ( Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?page_id=24 ) :

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!

Hafif ve kıvrak olun.

Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz.

Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim!

Özgürlük ona odaklanmamaktır.

GO Oyunu -1

Yıllar sonra daha yirmidört yaşında bir go şampiyonu bunu şöyle açıklayacaktı:

“GO… İlk başlarda çok zevkli ve eğlenceli oluyor ama zaman geçtikçe öğrendikçe ilerledikçe hata yapmama düşüncesi baskı oluşturuyor. Go hatayı pek kaldırmıyor;  yani bazen öyle hatalar oluyor ki  ne yaparsan yap oyunu döndüremiyorsun.  O yüzden sürekli bir dikkat ve konsantrasyon  gerektiriyor.

Oyuna ilk başladığım zamanlar emekleme dönemiydi. Her şeyi yeni öğreniyordum;  yani hiç bir hamle beni şaşırtmıyordu.  Hedefim bir an önce daha iyi bir oyuncu olmaktı.  Sonra ilerledikçe bazı şeyler değişti.  Go da bazı aşamalar var.  Hemen iyi oyuncu olunmuyor.  Önce DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor.

Örneğin ben çok sabırsızdım. Uzun süre 3 kyuda kaldım.  Oyunu bir an önce sonlandırmak istiyordum. Sonra bu şekilde devam edemeyeceğimi fark ettim.

Yani oyundan zevk alamıyordum,  Kazanmaktan zevk alıyordum. Bunu şöyle fark ettim;

 Önde olduğumu düşündüğüm oyunları kaybetmeye başladım.  Durumum iyi olduğu halde bir an önce son darbeyi indirmek istiyordum; fakat son darbeyi vurmadan önce iyice hazırlık yapmak gerekiyormuş.

Oyunum çok agresif ve saldırgandı.

Arkadaşlarımla durum değerlendirmesi yaptım ve daha sakin oynamaya karar verdim. Önceleri oyunu çevirdiğim alanlarla değil öldürdüğüm taşlarla kazanmak daha çok hoşuma gidiyordu.

Sonra oyunum biraz daha olgunlaştı.

Yani senin deyiminle, orgazmı hedeflemeden sevişmekten zevk almayı öğrendim.

Bu şekilde devam edince dan seviyesine ulaştım.

Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).

Bir dan başlangıç seviyesidir.  Kyu seviyesindekiler hala oyunu öğrenmeye devam  etmektedirler. Bu yüzden 2 dan olmak için artık oyuna kendinden bir şeyler koyman gerekir. Ekstra hamleler bulamazsan, rakibini şaşırtamazsan, tesuji yapamazsan daha ileriye gidemezsin.

Kyu seviyesini go öğrencileri olarak görüyorum. Dan seviyesi go oyuncuları. Pro seviyesi go ustaları.   

Genelde go’da  şöyle bir gelenek vardır; daha iyi oyuncu, oyun bittikten sonra hamleleri tahtaya tekrar dizer ve oyunu yorumlar.

Go’da bir takım hatalar var;  oyuncunun seviyesine göre, yaptığı hata da değişiyor. Dan olmadan önce de oyundaki temel hataları fark edebiliyordum ama kendimi engelleyemiyordum.  Yüksek kyu seviyesindeyken dan olmak için çok uğraşmak gerekiyor çünkü  temel hata yapmıyorsun ama diğer hatalardan da kendini kurtaramıyorsun. Şöyle ki, go’da bazı şekiller var; temel şekiller. Bunlarda hata yapmamak çok önemli. Örneğin, kendini bir ressam olarak hayal et; hayatın resmini yapıyorsun,  ilk başta tablo boş, sonra dilediğin resmi yapmakta serbestsin. Göze hoş gelen bir şeyler koymak istiyorsan bazı temel şekilleri düzgün yapabilmelisin. Go’da bu böyle. Üst seviyelerde GO bir yap boz gibi oynanır. Şekiller bellidir onlar senin elinin altındadır,  sen bunları dilediğin gibi kullanırsın.

Biz genelde yeni başlayan öğrencilere şekil yapmayı anlatırız. Bu go’nun temelidir. Sonra öğrenci dilediği şekli dilediği yerde kullanır. Temel hata derken bunları kastettim. Bir de şu var;  örneğin bir durumda en iyi şekil en doğru hamle olmuyor. Şekli biraz bozunca ortaya çok iyi bir hamle çıkıyor, bunlara bazen tesuji deniliyor. Rakibin beklemediği, o durum için en iyi hamle oluyor ve  sanırım Picasso tarzını bu kategoriye sokabiliriz.

Öyle bir durum oluyor ki bir hamle her şeyi değiştirebiliyor. Umutsuz durumlarda bize umut veren hamle olarak düşünebilirsin tesujiyi. Biraz tesadüf gibi ama tam olarak öyle değil; çünkü genelde usta bir oyuncuyla oynarken durumun senin lehine gittiğini düşünürsün ama  hiç beklemediğin bir anda her şeyi değiştiren bir hamle gelir. Bunu sen düşünmemişsindir ama rakip büyük bir ihtimalle planlamıştır.”

 

İşte özetle ve kelimesi kelimesine söyledikleri bunlardı.

İsterseniz şimdi en başa dönün ve “go” kelimesinin olduğu her yeri “hayat” olarak değiştirin yani Dünya oyunu.

Belki size yeni bir farkındalık sağlayabilir. Ya da sağlamaz. Boşverin.

 

Yirmi dört yaşındaki Türkiye şampiyonu da onu sadece bir oyun sanıyordu zaten. Yaşının tüm gerekleri vardı onda, harikulade bir okul bitirmiş, nefis bir master yapmaktaydı. Ve aşık olduğu kız daha bir hafta önce onu başkası için terk etmişti. Şampiyon, şaşkınlık ve üzüntü içindeydi, anlamaya çalışıyordu; nedir aşk? Kadın-erkek nedir? Hayat neden böyle?

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

GŞG-Geçmiş/şimdi/gelecek

BİR amaç taşımaz bu sebeple OYUNları oyun yapan insan yanılsamasıdır.

Her OYUNun içinde kendi evreleri vardır.

Her evre bir bir geçilmek zorundadır.

Her insanın bir kerelik hayatı bu evreleri aşmaya yeterli değildir.

İnsan bir kere hayata gelir.

Çünkü insan yalnızca algısının bulunduğu yerde bulunur.

İnsan kendi benzersiz gen bütünlüğüdür.

Her insan, en geriye doğru, oyunun başından itibaren soy ağacının tamamıdır.

Bu sebeple evreleri tamamlayacak zamanı süresizce vardır.

İnsanın algısının bulunduğu yer/zaman dan, geçmişe ve geleceğe uzanan yansıması mevcuttur.

Algının bulunduğu ŞUAN, geçmiş ve geleceğe ait bütün anların yaratılmasını sağlar.

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlık, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.

Bir ağacın dalının koparılması, birbirine bağlı olarak hem şu anda hem de geçmiş/gelecekte aynı anda yeni olanak/olasılıklar yaratır.

Oyun Kuramından alıntı:

https://blog.sonsuz.us/?p=187

Bu bana dokuma gibi geliyor. Siz hiç dokuma tezgahı gördünüz mü?

Mekik soldan sağa, sonra sağdan sola fırlar ve üzerine tarak tak diye inip sıkıştırır. Yukardan inen bir anlamda dünyanın meridyenleri gibi olan dikey sabit ipliklere çözgü, yine enleme benzetebileceğiz yatay hareketli ipliklere ise atkı denir. Atkının çözgüler arasından fırlatılabilmesi için oluşturulan aralığa ağızlık denir.

Nerden geldiyse şimdi bu aklıma, sanki salonun o nemli havasının kokusunu duyar gibi oldum ve tabi kulakları sağır edecek kadar büyük bir gürültü! Bir dokumayı, yani kumaşı diğer kumaştan ayıran, kalite farkı da diyebileceğimiz çok basit bazı unsurlar vardır: İplik cinsi, iplik numarası, bir santimetrekare içindeki atkı/çözgü sayısı gibi… Tekstilci olanlar bilir, bu numaralar adeta şifre gibi günde defalarca söylenir! Bi çok tabir var bu işle ilgili; ipliği boyalı, baskılı, ham, haşıl, gücü, jakar, jet, kirkit vs vs…

İşte zaman bana aynı o tezgahtaki işlem gibi görünüyor. Dokuma ve örgü kelimelerinin hiç düşünmediğimiz halde zaman kelimesini beslemek için onun hemen yanında yer aldığına hiç dikkat ettiniz mi?

Zaman dokusu, zaman örgüsü… Hani Anadoluda el halıcılığı anlatılırken hemen herkesin söylediği nostalji ve romantizm kokan o cümle: genç kızlarımızın, kadınlarımızın tüm duygu ve hayallerinin o halı üzerine dökülmesi!

Benim aklıma daha haince bi tanesi geliyor, Fransız İhtilalinden hemen önce kadınlar, kafası giyotine gitmesi gereken soyluların isimlerini yazmışlar/örmüşler bir bir!   Giyotini erkek tasarlamış, kullanmış olsa da ferman kadınlardan gelmiş! O kadınlar ki, lokantada çalışan, fabrikalarda işçilik yapan, temizlikçiler, çamaşırcılar, kapı önlerinde çocuklarını bekleyen o kadınlar bir yandan önlerinden geçen hayatı ve asilleri seyrediyor bir yandan da  ellerindeki o aptalca zararsız örgüyü  örüyorlarmış… Hesabı tutan kadınlardır demişimdir hep.  (Bakınız BKÖ)

Radikal Gazetesi -haber

Müstakbel katil kim?

Başak ÜMİT

 

 

Bir Kadını Öldürmek, bir erkeğin bir kadın öldürme niyetini açık eden oldukça sarsıcı cümlelerle başlıyor. Kahraman, bu kadının nesi olduğunu söylemekte gönülsüz olmakla birlikte onun neden öldürülmesi gerektiğini ve öldüreceği kadının tarifini net olarak yapıyor. Sonra sahneye öldürülmesi gereken kadın dahil oluyor. Müstakbel katil ile kurbanın ilişkilerine kısaca göz atma fırsatı buluyoruz. Fakat yazarın bu konumda rahat etmemizi planlamadığı bir gerçek. Çünkü bizi güncel ortamdan alıp erkeğin âşık olduğu kadınlara sürüklüyor. Bu, kahramanımızın bir günah çıkarma seansı gibi adeta.

 

Rakam bölümlerinin sonuna yaklaştıkça, girişte karşılaştığımız ve öldürüleceğinden emin olduğumuz kadını gözden yitirmeye başlıyoruz. Neredeyse bu suçun işleneceğine dair ön bilgimiz aklımızdan uçup gidiyor. Bu noktada yazar hafızamızı tazelemeye karar veriyor ve bizi aniden ‘Bölüm Kırmızı’ ile yüzleştiriyor ki burada gerçekten ölü bir kadın var! Bu kadının kim olduğuna dair en ufak bir fikriniz olmadığına şaşırıyorsunuz ve kitap iyice bir polisiye roman havasına bürünüyor. Dedektiflerin çabalarını izlerken onların hayatlarına da göz atıyorsunuz, zanlı izlerinin zamanı ve mekânı aşar biçimde ilişkiler kurduğunu fark ederek şaşırıyorsunuz. Doğaüstü diye tanımlanabilecek bazı olayların ve kişilerin yalnızca fantastik filmlerde değil aramızda, anbean bizimle olduklarını bildiriyor Atasoy.

 

En eski kavga

 

Bir Kadını Öldürmek, özünde kahramanımızın deneyimlerinin samimi olarak dile getirilişini ve bu deneyimlerin sonucunda varılan felsefi sonuçları anlatıyor. Ölü olarak bulunuşuna şahit olduğumuz Füsun Güneşli, yaradılışın tarifini yaptığı bir oyun teorisi kurmuş. Kitabın değişik safhalarında bu teoriyle burun buruna geliyoruz. Ayrıca kitap, bizi GO oyunuyla yaşam arasında bir ilişki kurmaya sevk ediyor, hatta zorluyor. Oyun oynamayı hiç sevmeseniz bile, gidip bir GO takımı almak geliyor içinizden.

 

Beş bilinmeyenli kurmaca

 

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her bir diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla da tanışmış oluyorsunuz.

 

Sibel Atasoy, bulmacaları ve oyunları seviyor. Önceki kitabı Venüs Bağlantısı‘nı okuyanlar hatırlayacaklardır; orada romanın başlarında verilen beş bilinmeyenli bir mantık kurmacası vardı. Bir Kadını Öldürmek‘te de buna benzer bir taktik var. Kitabın şematik görünümü, yatay durmuş bir 8’i  -yada sonsuz simgesini- andırıyor. İlk kırk dokuz bölüm tek ve çift sayılar olarak tamamen ayrı ilerleyen bir elips çiziyor. Yani isterseniz tek sayılı bölümleri okuyun, anlam kaybına uğramayacaksınız. Ya da tam tersi. Bu iki kol birbirini hiç engellemiyor ama yine de birbirlerini mükemmel tamamlıyorlar. ‘8’in ikinci elipsini renk ve nota bölümleri oluşturuyor. Bunlar da birbirlerini incitmeden yol alıyor. Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; ‘nota’ bölümlerini bir daha okuyun derim.

 

‘Dişi ve erkek kutuplaşması’ temel fikri üzerine kurulu olan kitap, kadın-erkek ilişkilerine, her birinin kendi iç oluşumundaki bölünmüşlüğe ve cinselliğe bir başka yönden dikkat çekmeye çalışıyor. Bazı bölümlerdeki sarsıcı ifadeler, yazarın deyimiyle ‘yoğunluklu dişi enerji’ kullananları kızdırabilir. Oysa kadına karşı kullanılmış gibi görünen bu sert ifadeler teolojik ve felsefi düzeyde kadının yüzyıllardır yerden yere vurulmasının gerçek sebebini araştırmaya cesaret eden bir girişime öncülük ediyor. Dinlerin ve birçok öğretinin görünen yüzünde ‘kadın’ deyince, etiyle buduyla fiziksel kadını anlamıştık. Acaba gerçekten kastedilen bu muydu? İşte Atasoy bu gizli kapaklı, eksik anlaşılmış alanlara el atıyor.

 

Okuyucuyu kendi cinsiyeti üzerine düşünmeye itiyor.