ALLAH’A AÇIK MEKTUP

Biraz önce telefonla konuştum. Bir arkadaşımın kardeşinin karısı vefat etmiş. Tanıdığım bu kişinin yaşının 38 olduğunu varsayarsak kardeşi de 35’lerindedir büyük olasılıkla. Genellikle erkek kadından büyük olduğu için kadının yaşının 35’ten yukarı olma ihtimali çok düşük. Yuvasından yola çıkıp gideceği noktaya varmaya çalışan bir karıncayı bütün gün izleyip, yolun yarısında onun üzerine basmak ya çocukça ya da psikopatça bişey olmalı. Rahatsızlığım da bu noktada başlıyor ama bu noktada bitmiyor. Bu mektubu sana yazdım Allah:

“Sen kim olduğunu zannediyorsun da kendini “iyi”’den sorumlu devlet bakanı ilan edebiliyorsun. Sadece 6 yıl içinde 50 milyon insanın katline göz yumarken, doğmasına ve ya sonradan olmasına vesile olduğun sayısız kör, topal, felçli, şizofren, otistik, sağır, dilsiz’e utanmadan cennet meydanlarından sesleniyorsun. Mutsuz insan yaratmaktaki çıkarın nedir bilmem ama seni yıkmanın da senden kurtulmak demek olmadığını fark ettim. Öyle bir iz bırakmışsın ki homo sapiens hayatına, sana kafa tutan ne devrimciler geldi de kafa tuttuklarıyla kaldılar kara kalem tablona. Belki de Müslümanlar haklı, boyun eğmeliyiz sana. Ama duuur. Kaçamazsın hemen kelle koltukta. Kafana dayadığım şu silahı daha ateşlemiycem mektubum bitmeden. Şaka yaptım şaka, müslümanlar gibi ev köpeği olmaya da, bir reikici gibi götümü dönüp uyumaya da niyetim yok.

Seni kabul etmek de zor, yenmek de zor dedim ya, tarih söyler bunu ben değil. Öyle bir bulaştırmışsın ki mikrobunu, kulların tahtına oturmak isteyince anladık ki bir varlık değil bir hastalıkmışsın sen. Stalin, Hitler, Napoleon hep senin baba rolünü oynadı devletçilik oyunlarında. Doğal kaynakların yarısı %1’lik bir popülasyonda birikince “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Proudhon’a da hak veriyorum zaman zaman. Sahip oldukça bu kaynaktan çalıyoruz aslında. İstemeye, almaya, GSYH’mizi artırmaya çalışırken suçu biraz insanda ama daha çok senin eserin olan şu insan doğasında buluyorum. Biz talep ettikçe çalıyor, talep ettikçe öldürüyor, talep ettikçe sana benziyoruz. Demiş ya Stirner: “Tanrının meselesi bencil bir meseledir”. Çok benziyoruz birbirimize aslında çoook.

Saplantılı derecede seviyorsun ya iyi insanı, keşke bir ruh olarak var etseydin bizleri. Allah belanı versin diyecem, döngüsel mantık hatası olacak. Aslında sen hatanın kendisisin onu diycektim bak. Varolmanı bırak, var etmiş olduğun dünya bir hata. Başka bir perspektiften baktıklarını zannedip böbürlenen pozitivistler bile din olmayınca daha iyi bir hayat yaşanacağını iddia ediyorlar. Seni sevmeyenler bile senin dölünden geliyor anlayacağın. Benim sorunum dinle değil, şu dört yanı denizlerle çevrili eserinle. İnsan doğasıyla, Katrina kasırgasıyla benim kavgam. Şu evrensel enerjiler, mutluluk naraları hep sana karşı oluşan hayal kırıklıklarının bertaraf edilmeye çalışılmasından başka bir şey değil. Bunların hepsi nevrotik kişilerin nevrotik talepleri. Hasta insanlar bıraktın o cennet adalarına. Tadını çıkaramaz olduk otantik meyvelerin, kumun güneşin. Kaybolduk tapınaklarında, kurtulunca oradan, bulduk kendimizi gri bacaların arasında. Evvelden veba vardı, şimdi de kanser illetini çıkardın karşımıza. Allah belanı versin Allah.”

Anlayacağınız üzere ben ateist değilim, bizzat inanıyorum o pis kokan katile. Onu yok sayaraktan, arkamı dönüp uzaklaşacak değilim cinayet mahallinden. Şu sefil gezegende kurbanlık koyun gibi dolaşıyorsak bu sorumluluğu birine yüklememizin gerekliliğini hissediyorum akabinde. Hani Holivut filmlerindeki şu replik aklıma geliyor tanrı lafını duyunca: “Seni öldürmek mi? Bu kadar kolay kurtulacağını mı sandın, daha yeni başladık”. Bu, Nietzshce’nin öldürdüğü tanrının kalbine elektrik verip tekrar diriltmenin ve bir daha öldürmemek üzere ona sürekli işkence etmenin gerekliliğini gösterir kanımca. Evet ben tanrıya inanıyorum. Ensest babasından nefret eden bir oğul gibi, yetişkinliğinde ondan intikamını alacak bir gaddar gibi inanıyorum.”

Sakın ama sakın tanrının lafını ağzınıza almayın. Alırsanız da “iyi” ile aynı cümlede kullanmayın. Tanrı demek kırbaç demek, tanrı demek obsesif kompalsif bir ruh durumu demek, tanrı demek sadizm demek, tanrı demek bıçak demek, tabanca demek, bomba demek. İnsanın saldırganlığı, sevgisinin önüne geçiyorsa, bu leş doğayı yaratan tanrı, hayatta duyup duyabileceğiniz en büyük hakaret olmalı bir insana yapılan. Onu bulmaya çalışanlar kılcını kuşanmış birer barbardır. Tanrıya inanmak en geniş anlamıyla Vandallıktır. Bir liseye girip 35 kişiyi tarayan manyakla, bu sahneyi gerçek kılanı onaylayan dindar aslında aynı rolü paylaşır. Allah ile dindar suç ortağıdır. Nasıl olmaz ki?

STİRNER’DAN BİRKAÇ ALINTI

Biraz Stirner olmadan ayık kalamıyorum. En sevdiğimi sona sakladım. İyi seyirler:

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa “biricik” düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez.

“Biricik” olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım.

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez.

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve “boş” olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tanrı’nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

İnsanlık kendinden başka kimseyi görmüyor, meselesi kendisidir ve sadece kendisine faydası vardır. Amaçları ve istemleri uğruna halkları ve bireyleri acılara sürükleyip kullandıktan sonra, onlara teşekkür olsun diye tarihin çöplüğüne fırlatıyor. İnsanlığın da meselesi tam anlamıyla egoist bir mesele değil midir?

Kimse benden sorumlu değil ve kimseden de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim !!!

TESPİT-İ HAYAT 1

Çok akıllıyım. Ettiğim her kelamda zekamdan ufak belirtiler gösteriyorum. Bir matematik problemi ne kadar zor olursa olsun iki dakikadan fazla zamanımı almaz. Öyle ki, daha 3 yaşındayken ettiğim bikaç bilmiş laf bile benim ne kadar zeki, dolayısıyla ne kadar farklı olduğumu gösterir. Anam babam da bununla övünür: “Bizim oğlan çok zeki, bak yapıştırıverdi dayısına lafı”. Bebekliğimden beri “zeki ol” direktifleriyle büyüdüm. Bir ayrıcalıktır, bir şereftir zeki olmak. IQ’um 100’un üzerindeyse saygı duyulmamam hatta sevilmemem için hiçbir neden göremiyorum. Ayrıca espriliyim, o halde varım.

Pratiklikte de üstüme yoktur hani. Ver makası, sana cennet kuşu yaparım kağıttan. Annem bi sorunla karşılaşmaya görsün, ailenin akıllısı ve pratiği olarak onu çözmem an meselesi. Hani meşhur bir laf vardır: “İmkansız biraz uğraştırır” diye. İşte benim için uğraşıp da çözülemeyecek belki de bir ölüm vardır. Her türlü bilgisayar yazılımının yüklenmesinden tut da, tıkalı lavaboyu açmaya, yeni aldığımız çiçeği bahçeye dikebilmekten tut da, matkapla envayi çeşit soytarılık yapmaya kadar uzanır yetenek arşivim. Ben yapabildiklerimle övünürüm, yapamadıklarım günahlarımdır. O yüzden, ne kadar yapabilirsem o kadar insanım.

Her şey zekayla başlar, pratiklikle devam eder, akabinde yetenek girer işin içine. Bakmışsın başarının bütün kıstasları yerine gelmiştir. “Ne akıllı çocuk” cümlesinin ardında erdemli olmuşsundur toplumda. Hayranlık uyandırır canavar gibi veletlerin daha 6 yaşındayken bilgisayarı kendi açıp oyun oynayabilmesi ve ya sıçtığı bok daha dereye gitmeyen ergenlerin Wikipedia’dan bikaç zıvır öğrenip sana, bana satması. O derece değersizdir toplumun gözünde, otu boku bilmek yerine sadece değer verdiği şeylerle yaşamak isteyen. Bu bağlamda en saygı duyulan kişi Costa Rica’nın yüz ölçümünü bilen kişidir. Çünkü, bu hayatta insan, yaptığı ciro üzerinden değerlendirilir.

Pazarlamacıların da saygınlığı buradan gelir. Nefret ettiği ürünü bile pratikliği sayesinde sana bana bi güzel kakalarlar ki pratik aklı vücut bulsun. Çok şey bilirler; kız isen etkilenir, erkek isen imrenirsin. Koca karpuzun içini yarınca da gördüğün renk kırmızı değil, beyazdır. Eve gidince oynayacağı bir Playstation’ı, ertesi gün iş arkadaşlarına pazarlayacağı bir “Takunyalı Führer”’i vardır. İş çıkışı barına gider, yan masadaki bayanlarla günümüzün teknolojik trendlerinden konuşur. Eh ama herkes konuşur, bir birey olarak farkı olmalıdır. Az bildiği alternatif Rock gruplarıyla alternatif olur. National Geographic’ten öğrendiği köpekbalığı anatomisinden bikaç enstantaneyle entel olur. Belden aşağı esprilerle de cesur olur. Bacak bacak üstüne atıp, kısık kısık bakarken de özgüvenini sezdirmeyi ihmal etmez. O sadece zeki ve pratik değil, dünya mutfaklarından anlayan, şarabı koklayarak içen, gerekirse yan masadaki erkeklere de kötü kötü bakıp namusunu pazarlayan, yarı insan yarı amfibi, radyoaktif bi ucube olur.

İşte toplum bunu ister: Her duyduğu kelamın altında ince bir hesap, her koca göbekli patronun kafasında uçuşan tilkiler, her kısık gözün ardında Iğdır’ın plaka numarasını bir çırpıda söyleyebilecek embesiller görmek ister.

HAYAT BU. ADAPTE OLACAKSIN !!!

Samsung Galaxy S, İpod Touch 4, LG 47LH50, Playstation 4, Nokia 5800, Philips LCD Ambilight Spectra … Daha ince, daha hızlı, daha ekonomik, daha pratik, daha renkli, daha parlak, daha seksi, daha karizmatik, daha fonksiyonlu, daha, daha, daha.
E dahası? Dahası da var. 3 boyutlu gözlük. E daha? Gözlüksüz 3 boyutlu. Yok artık, e daha? Biraz zor ama uzay zamanı da birleştirirsek 4 boyutlu geliyor. Çüşşşş.

Ama lütfen dahası olmasın. Daha kolaylaşmasın, daha ışıldamasın telefonum. Daha incelmesin televizyonum. Lütfen yeter artık sayın teknomanyak.

“Rekabet iyiyi doğurur”. “İmkansız hiçbirşeydir”. “Sizin için varız”. Olmayın arkadaş benim için, neyseniz o olun. Ben nerdeyim peki? Televizyonun karşısında, Telefonun yanında, Facebook’un içinde. Ben heryerdeyim. Bu çılgınlığın içinde istesem her şeyi yaparım. Bunu bana siz öğrettiniz. Kişisel gelişim kitapları, evrensel enerjiler, teknolojinin sınırsız hikmeti, yatırım fırsatları. Her şeyi yaparım ben. Bu fırsat kaçmaz

Daha fazla ye, daha fazla iç, daha fazla sıç. Hep daha fazlasını isterim ben. Hayatta ortalama 60 küsür yıl yaşıcaksam, olunca en iyisi olsun dimi? Tabi para gerek bunun için. Adres, milli piyango kuyrukları, popstar elemeleri, az biraz yemek yapmayı biliyorsam MasterChef seçmeleri. Kurukta kalbi bırakma, beş kuruşluk adamlardan zılgıt yeme pahasına girerim ben kumara, bana verilen mesaj hep para olunca. Hayvanlığın lüzümu yok tabi arada bir insalığımı da anarım. En ince ekranlı televizyonumu izlerken domuz eti yememeye dikkat ederim. Liberalim ben ama insanım da. Oğlum Playstation’da dandik kadroyla Barcelonaya 4 çeker, beni benden alır. Diğer oğlan daha akıllı. Daha şimdiden borsanın kurdu olmuş. Kız desen facebook’ta 700 arkadaşı var. Daha ne? Hayat bu, adapte olacaksın.

Ülkem için canımı veririm akabinde. Türküm ben Türk. 1453’ün yıldönümünü gururla kutlar ama Hiroşima’ya atılan bombanın hesabını sorarım. Bu arada 4. oğlan geliyo adını Fatih koyacam, kahpelerin topraklarını fetheden padişahımız gibi olsun huyu. Gelenekler, görenekler adetler çok önemlidir benim için. İnsanlara yardım Hak’tan gelir. Ha bu arada noldu bizim Gümüşhanedeki Hidroelektrik Santral? Bi haber var mı?

Var senin santralden haber. Yaklaşık 1000 kişi vatan haini ilan edildi. Güzel bi haber daha veriyim:11 boyutlu ekran çıkıyor. Sicim teorisyenleri üzerinde çalışıyomuş. Evrensel enerji donuma kadar sokan “Secret” kitabı yazarlarının son kitabı “İnsan istese uçar” da çıkıyomuş.
Son haberlere göre Marx’ın mezarını çalmışlar, Nietzsche’nin ölüsüne tecavüz ediyorlarmış, Dali’nin resimleri saçma olduğu için yakılmış Birtek bebekler Mozart dinlediği için klasik müzik raflardan kaldırılmış. Serdar Ortaç’a devlet sanatçısı ünvanı verilmiş. Bir gün içinde çocuğunu bale, piyano, tenis, güzel konuşma ve matematik kursuna göndermeyi başaran ilk bir milyon veliye de gümüş plaket verilmiş.

KADIN VE İNSAN ÜZERİNE

KADIN VE İNSAN ÜZERİNE

“Sktrin anlamı” adı altında yazmış olduğum yazıyla ilgili bazı yanlış anlaşılan hususlar dikkatimi çekti. İma ettiklerim sanki bir dayatma, bir terbiye muhasebesi, bir İslami ahlaklılık istemi gibi algılandı. Bunlara çok üzüldüğümü başta belirtmek isterim. Küfürü ayıplamaktan ziyade bir farkındalık yaratma niyetindeydim. Bu bağlamda küfür edeni suçlu bulacak değilim. Yazdığım o yazıda yer alan “bu suça ortak oluyoruz” cümlesi de biraz haddini aşmış bir cümleydi, bunu da kabul ediyorum. Amacım hiçbir kadını zavallı duruma düşürmek değildir. Tam tersi ne demek istediğimi anlayan arkadaşlar, kadın dediğimiz kavramı bir kadından öte bir insan olarak algıladığım konusunda hemfikirdirler kanımca.

“Bir Zorunluluk Olarak Hayat” adlı yazımda, hayata biraz da “değerler” gözlüğünden bakılmasını tavsiye etmiştim. Karşılaşılan manzara ise korkunçtur. Bir bunaltı hali sarıp sarmalar midemi her çevreme bakışımda. Hem kişilerin kendisinde, hem de yarattıkları eserlerde populizme dayalı bir konfor görürüm. İnsanın en önemli özellikleri; düşünmesi, hissetmesi ve hissettiği ölçüde kendini ifade etmesidir. Bu da kendi gibi olabilmesinden yola çıkar. Değerden anladığım özgün ifadelerdir. Çalışılmış, düşünülmüş, katılmış, ruha bürünmüş şeylerdir ifadeler.

Günümüz Hollywood filmlerinde, şu anki Türk TV dizilerinde, tartışma programlarında, Allah temalı sohbetlerde, yarışmalarda, gazetelerde, otobüste yol alırken iki çift laf ettiğin yanımdaki kişide, yani hemen her yerde aynı populizmi görmekteyim. Değersizlik, bu bağlamda bir Xanax toplumu doğurur. Onlar için bu yaşamaksa, bana göre uyumaktır.

Konuyu biraz daha genişletmek gerekirse, temel istençlerinin nesnelleşmesine şahit oluruz insanların. Nihilizme kapılmamamız elde değildir. İçerikle ilgili hiçbir şey mevcut değildir zati bu dünyada. Aynı durumu kadınlara yaklaşımda da görürüz. Örneğin, dekoltesini açan, mini eteğini belirli bir niyetle giyen kadına (kendini vücudu aracılığı ile göstermek niyeti) kaşar ve ya orospu gözüyle bakarız. Aslında yaptığımız, kadının kendine yaptığı ile aynıdır. Kadına, basit, değersiz, popülist gözüyle bakmaktan ziyade onu yine vücudu ile yargılarız. Nesnelleşen temel istenç hem onda kendini gösterir hem de ona tepki veren bizde. Kendini o şekilde ifade eden kadına yöneltilmesi gereken eleştiri bu bağlamda popülizm, basitlik, özgün olamama, insan olmanın hakkını (ifade etme anlamında) verememe olmalıdır. O kadın değersizdir, orospu değil.

Dikkat ettim, bana yöneltilen eleştirilerin çoğu küfür üzerinden gelmiş. Kimse eşcinselliğin sadece eşcinseli değil kadını da aşağıladığı sonucuna değinmemiş. Centilmenliğin, kadını zayıf görmenin bir önsavı olduğu fikrine görüs bildirilmemiş. Ya da yetenek ayrımının bir ayrım olup olunmadığı tartışılmamış. Ve ya nafakanın ardında yatan bir cins ötekileştirilmesi ve “zayıfa destek” algısına değinilmemiş. “Sen önce kadına el kaldırana tepki ver, sonra gel burada konuş” zihniyetiyle kadına yapılan ayrımcılık her zaman şiddet üzerinden değerlendirilmiş. Sadece karısını döven adam haksız çıkarılmış (ki haklıdır demiyorum, başka yerlere çekilmesin). Bir centilmen değil, nafakayı meşru kılan yasalar hiç değil. Ancak bunu yine anlayabiliyorum. Bu, konun tam anlaşılmadığını gösterir ki yukarıdaki değerle ilgili paragraf umarım yanlış anlaşılmayı önlemiştir.

Bir diğer eleştiri, “erkek kahvesinde kadın nasıl savunulur” şeklinde özetleyebileceğimiz bir isyan. 1950’li yılların Mississipi’sinde, bir beyaz olarak siyahîlerin haklarını savunmam, bir kısım beyazın aynı mantaliteyle beni suçlamasına sebebiyet verirdi. Neden siyahların hakkını bir beyaz savunsun ki? Kürt haklarını neden bir Türk savunsun? Bir kadın olsam haklı çıkacaktım. Ama bir erkek olduğum için bu hakkı kendimde nasıl buluyorum. Peki kendisi bu ayrımcılığı yapacak hakkı kendisinde nasıl buluyor ona şaşıyorum. “Kadını, biriki erkekçik nasıl savunur” diye düşünüp kadınlara kızan birey, Hitler’le aynı hataya düşer. Başkaldırıyı doğuştan varolduğunu iddia ettiği bir kavramın tekeline alır. Hitler için isyan eden Alman ırkı iken, o birey için kadın olmalıdır.

Yazdığımız yazılar, bir düşünce, bir his, bir istem taşır. Eylemlerimizin sonucudur. Kişiliklerimizi veya bizi tanımlayan sıfatları bir kenara bırakırız. Bir insan olarak yola çıkarız. Yazımız da bir erkeğin ve ya kadının değil bir insanın yazısıdır. İnsan doğduğunda bir hiçtir. Kadın olmayı, erkek olmayı sonra edinir. Herhangi bir cinse ait olmak, o kişinin edimleriyle ilgili değil uzuvlarıyla ilgili bir iştir. Kadını da erkeği de edimleri doğrultusunda değil organları doğrultusunda değerlendirirsek, eşcinsellere ibne demek de, kadınlara orospu demek de caiz olur. Cinsiyet üzerinden gelen bu yargılama talebi de genellikle zayıf olarak gözüken kadın cinsiyeti üzerinden döner. Bele bağlanan kırmızı kuşak sosyolojik tespit üzerinden bir başkaldırıysa, küfürü irdelemek değerler üzerinde bir başkaldırıdır.