ben, biricik, mülkiyet

Dünyaya gelmek bir şans meselesidir, bu şans herkesin yüzüne gülmez. Çok çekici, büyüleyici, kazanmadan elde edilen bu şans neredeyse hoş bir mucize kadar caziptir. Bu şans benim mülkiyetimdir. »Hiçbir şey benden üstün değildir«, çünkü her şey benim mülkiyetimdir. En az şu kağıt kadar yer ve gök de benim olandır. Şu kadın, şu erkek, herkes benim hazzımın nesnesidir. Ne yazik ki, tüm hazlar gibi her şey geçicidir. Mülkiyetimde olmayan tek şey ölümdür. Bir boşluk olan şu evreni ancak kendimle doldururum, çünkü ben, Hiç’im derken boş olduğumu asla söylemedim -bunda ısrarlıyım.

Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü oldugumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir. Meselemi Hiç’e bıraktığım için, hiçbir tutku umurumda değil. Ben tutkuların kölesi değil, efendisiyim. Beni var eden benim, çünkü benim nedenim benim. Kimse benden sorumlu değil ve kimseden’de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im.

Max Stirner

BİR ZORUNLULUK OLARAK HAYAT

Hayat bir zorunluluktur dostlar. İte kaka çalışır, zenginleşir, yoksullaşır, mücadele eder, amaç belirler ve bıkarız hayattan. Sanki biri bize: “Bu hayat senin, al tepe tepe kullan” dedi ve biz de o bedenin içine hapsolduk. Güzel ve ya çirkin fark etmez, bu bedeni, dolayısıyla bu kaderi biz seçmedik. “Kader yolunu kendimiz çizeriz” zırvalıklarını bırakın. Sosyal sorumluluk, iyi insan dayatması vb diğer ahlaki öğeler çizmeye çalıştığımız kaderin üzerine hep bir çarpı atıyor. Nesnel yargılar, pratik hayatın sürükleyiciliği bana kendimi ifade edebileceğim tek bir yer bırakıyor. O da burası.

Nefret ediyorum felsefesiz, sanatsız, ifadesiz bireylerin bütün gün Dolar-TL paritesini değerlendirmesinden ve bunları dinleyen toplumun suratının aldığı hayranlık ifadesinden. Televizyonda sabah keyfi, kuran-ı kerim sohbetleri, ana haber programları, Master Chef yarışması, cep telefonunun dayanılmaz hafifliği, markaların kaçırılmaz fırsatları, ısrarla istenen dergiler, entel takılan iç mimarlar, trendler, CHP populizmi, AKP pragmatizmi, kısa etekli melez muhafazakarlık, uluslar arası ilişkiler ve diplomasi yalanı, Wikileaks kandırmacası, bitmeyen terörle bitmeyen mücadele, iyiliğin evrensel sorumluluğu, zenginliğin toplum gözünde değeri, “ben” demenin lanetlenmesi, felsefenin bilimsel bilgi içinde kaybolması, sanatın yalnızlığı ve saflığın kaçınılmaz yitirilişi. Dönüp bir bakın hayata, bu saçmalıkları yaşıyoruz biz. Bir içerik, bir değer var mı yukarıdaki saydıklarımda, varsa haber edin bana.

Bu hayatı iki SS kuralına göre yaşamalıyız a dostlar. Görmeliyiz ki gözümüz kararsın, tatmalıyız ki midemiz kalksın. İfadesiz her şeye burada bu sitede meydan okumamız lazım. Orta Çağ sonu ile 20. yüzyıl arasında yaşanan o döneme geri gidip hakkını vermeliyiz sanatın ve felsefenin o en saf halinin. Tıpkı o filozoflar gibi resmedelim hayatı. Dinden bağımsız ama bilimsel bilgiyi de bir araç olarak kullanarak ifade katalım dünyaya. Bildiklerimizi unutarak bir doğa felsefesi yaratalım, aktaralım bu sayfalara. Ne demekmiş doğa, fizikçiler bir de bizden duysun. Ne demekmiş insan, biyologlar bizden öğrensin biraz. Ve ne demekmiş varoluş, dindarlara anlatalım bu site kapatılmadan.

Zorunluluklar hapishanesinde yalnız kalabildiğim tek yer olan sonsuz.us’u ölümüm pahasına koruyacam. Yalnız kalmadan felsefe olmaz, felsefe olmadan anlam olmaz. Özgün olun, kendiniz olun, onun bunun”-ci”’si olmayın burada. Madem kar-zarar analizi yaparken midem bulanacak, o zaman bir sandoz da siz verin yazılarınızla.

GÜÇLÜ DOSTUMA

“Ulan” diye kızdım kendi kendime (insan niye kendisine böyle hitap eder bilmem): Sabahtan beri yayıyosun götü. Kalk bi kitap oku. Bişeyler kat bünyeye. Aç idefix.com’u ne var ne yok popüler, bi yokla.

   Aldım Richard Dawkins’in “Tanrı Yanılgısını”. Önceleri diğer tarafı da düşünerekten: “Sonsuz güçteki varlığın soktuğu laf da, attığı tokat da sonsuz olur mu acaba?” gibisinden bir üşüme geldi bünyeye. Yusufla birlikte aldım elime kitabı. Okudum. Bitti… Ve taktım …

   Ama öyle böyle değil, hergün Dawkins’in youtube’dan konuşmalarını izliyor, onla yatıp onla kalkıyor, sırf onun için evrimle halay çekiyordum her Darwin’in günü. Ateist olmakla pis bir gurur duyuyor, yakınlara felan tepeden bakıyordum. Bi gençtim, bi isyankardım, bi heyecanlıydım o dönem. Gurur duyuyordum ateliğimle. Coşku bünyeden taşıyor, maytaplarla kutlayasım geliyordu tanrısız her anımı. Ama sonra uykum geliyordu hep. 

   Bir gün Göztepe’de 2. el kitaplar satan sol görüşlü seyyar bir kitapçının tezgahını kesti gözüm. Eşim bankadan para çekerken, Deccal isminde bir kitaptan fışkıran öfke dolu bakışlara aldandım. Bilmiyordum o kitabı alarak felsefenin derin sularına tüpsüz dalacağımı, felsefeyi tehlikeli hale getireceğimi. O karşılaşma itibariyle, “tanrı yok” diyip uyumak yoktu artık. Cebren ve hile ile öldürmeliydik onu. Elimizde tanrının kanını hissetmeliydik.

   Hissettim de o kanın sıcaklığını. Ağzıma bir damla çaldım, tadı da sıcaktı. Taze taze öldürmüştüm onu. O an itibariyle, her şeyden önce ben demeyi öğrendim. Yalnızdım, susuzdum, arayıştaydım. Öyle tatlı, öyle acı bir arayıştı ki bu, hiçbir cümlenin sonuna nokta koymak istemedim. En güzeli bu yalnız cümlelerdi. Tıpkı onun, tıpkı benim gibi. 

   İşte o kişi, beni sonsuz defa dövmesinden korktuğum tanrıya, satırla dalmama sebebiyet veren kişiydi. Güç istenci içinde yat. Ruhun iyinin ve kötünün ötesinde, doğa koşulunda bir yerde olsun. Ara sıra kavga etsek de, hayatımı sana borçluyum güçlü dostum Nietzsche.