Amazing Maglev technology, Startram Project, Future of Travel?

Son günlerde Maglev trenleriyle ilgili şeyler okudum ve ulaşabilecekleri hız kapasitesinden oldukça etkiledim. ( rekor 581 km/h). Altını çizmek gerekir ki, bu rakamlar hız konusunda ileride ulaşılabilecek olası limitleri sınırlamıyor.. Olasılıklar arasında vakumla örtülü trenlerden tutunda bazı çılgın muhendislerin hayallerini süsleyen uzay trenlerine ilginç projeler var. (Startam Project) . Bakalım gelecek ne getirecek, ama kabul etmek gerekir ki fikirler şimdikten ilham verici.

Öncelikle konunun temelleri hakkında bazı bilgiler sunalım.

Manyetik levitasyon treni

1.“MAGLEV” sözcüğü ingilizce “Magnetic Levitation” sözcüklerinin kısaltılmasıyla elde edilmiş, yani “manyetik olarak havada tutma, yükseltme” anlamına geliyor. Maglev kavramı, aslında günlük hayatta çok uzak olmadığımız bir kavram. Bildiğimiz gibi, iki mıknatısın eş kutupları birbirini iter. Alt alta uygun şekilde konulmuş iki mıknatıstan biri manyetik itme kuvvetlerinin etkisiyle diğerinin üzerinde hiçbir şeye değmeden havada durabilir. Magnev trenler de temelde bu ilkeyle çalışırlar. Magnev trenlerin altında mıknatıslar bulunur. Aynı zamanda maglev trenler için özel olarak üretilmiş tren raylarında da elektromıknatıslar bulunur. Elektromıknatıs, bir telin üzerinden elektrik akımı geçmesiyle oluşturulan manyetik alana sahip mıknatıstır. Tellerden akım geçmediğinde manyetik etki de ortadan kaybolur ya da akımın yönü kontrol edilerek mıknatısın kutupları değiştirilebilir. Bu mıknatıslar sayesinde tren, raylar üzerinde 10 mm’lik bir yükseklikte ilerler. Raylarla temas olmadığı için sürtünme büyük ölçüde azaltılmış olur. Trenin şekli de havayla sürtünmeyi en aza indirecek şekilde tasarlanır. Yani, bu trenlerin motoru yoktur ve hiçbir yakıt tüketmemektedirler. Zaten, bu taşıtın önemi de çok daha çevre dostu, hızlı ve ucuz olmasından kaynaklanmaktadır.

Maglev trenlerin günlük yaşamdaki ilk örneği, Çin’in Şangay kentinde kullanılmaya başlandı. 30 km’lik bir hat üzerinde çalışan tren, bu mesafeyi 7 dakika 20 saniyede geçebiliyor. Fakat, Magnev tren teknolojisi büyük ölçüde geliştirilme aşamasında olduğu için henüz yaygın olarak kullanılmaya başlanmadı. Şu an Almanya ve Japonya, magnev tren teknolojileri üzerinde çalışıyor.

Magnev trenler, normal trenlere oranla daha hızlı ve ucuz olmalarına karşın, çok güçlü elektromıknatıslar ve çok duyarlı kontrol sistemleri gerektiriyor ve şu anki teknoloji, bu trenlerin yaygın kullanımına izin verecek kadar gelişmiş değil. Magnev trenlerin önündeki diğer büyük engelse, normal tren raylarında çalışamıyor olmaları.(Bu konuda çalışmalar var normal tren raylarının ortasına yapılan bir sistem ile Maglev ve normal tren aynı rayları kullanılması planlanıyor.) Bu trenler için yerleşim merkezleri arasında özel hatlar döşenmesi gerekiyor ve bunun maliyeti de hayli yüksek. Fakat geçen zamanla birlikte gelişen teknoloji, maglev trenlerin avantajlarını artırdıkça bu maliyet göze alınabilir. Gelecekte bu tür trenler, özellikle ülke içi yolcu taşımacılığında havayolu taşımacılığının yerini alabilir. 2050 yılında bu trenlerin vakumlu tünellerin içinde saatte 3000 km hızla seyahet etmemize olanak sağlayacağı tahmin ediliyor ki bu da ingiltere’den Amerika’ya trenle 2 saat içinde gidilebileceği anlamına geliyor.

Vacuum Maglev Test Train Breaks Speed Record

Chinese scientists from the Traction Power State Key Laboratory at the Jiaotong University (Chengdu) have successfully developed a Maglev train model that will travel as fast as an airplane. The test model of the vacuum maglev train was able to run in trial use at a speed equal to the speed of a plane, between 700 and 1,200 kilometers per hour.

By doing so, China has developed the world’s fastest Maglev train. Previous record-holder was Japan, whose Maglev JR-trains travel at 581 kilometers per hour.

Vacuum Tunnel for Maglev Technology

Shuai Bin, vice dean of the Jiaotong University, told the press that he expects that the new Maglev technology will be put into operation within 10 years: “What we have now, is just an experimental success. The value of the current research is small as there is a great challenge in adopting the Maglev test technology for practical use. But it’s an important experimental success and the target is to promote the new Maglev technology across the country in the years to come.” The revolutionary vacuum travel technology would allow passengers to make the trip from Guangzhou to Beijing in less than two hours while a similar flight takes three hours. There are several other advantages as well: Maglev trains would emit almost zero noise and consume only 10% of the fuel that a plane does. According to Science Pictorial, the Maglev trains would be even able to run –theoretically- at speeds of 20,000 kilometers per hour in vacuum tubes.

A Train to Space: All Aboard the 20,000-Mile-Per-Hour Low-Earth-Orbit Express

From the man who brought you magnetic levitation, a concept maglev cannon that could launch a train into space.

Today in grandiose space ambitions that would make even Newt Gingrich balk: a $60 billion, 1,000-mile long, 12-mile high, 20,000-miles-per-hour maglev train that starts on the ground and arrives in low Earth orbit. The minds behind the Startram project think it could reduce the cost per kilo (that’s like 2.2 pounds American) for cargo from roughly $10,000 to just $50.

A quick cost-benefit analysis says this makes sense. But does the technology? Here’s the gist, according to Startram (which, incidentally, is co-invented by one of the people who invented the superconducting maglev, Dr. James Powell): start a maglev train in a vacuum sealed tunnel on the ground, accelerate it for five straight minutes to speeds up to 5.6 miles per second, and launch it from the end of said tunnel–which, as it happens, needs to be raised about 12 miles into the sky where the air is thin enough that it won’t destroy the spacecraft-train, which is now moving about 20,000 miles per hour.

Now, in principle, there’s no part of building a super-fast maglev train that isn’t doable (how safe it would be is another question entirely). But how do you permanently suspend the business end of this massive maglev cannon a full twelve miles in the air? With maglev, of course. Powell and his partner Dr. George Maise posit that if they were to run a superconducting cable through the ground beneath the ascending maglev tunnel carrying 200 million amperes and cable in the launch tube itself bearing 20 million amperes, the tunnel would remain suspended up there via magnetic levitation, with huge cables holding it in position.

Apparently Sandia National Labs has actually reviewed this proposal and couldn’t find a reason to rule it out as a possibility entirely, though finding $60 billion in any budget for a far-out space train seems perhaps the least likely scenario out of all of this. But Startram does make a point: the space shuttle program alone cost nearly 3 times more than that over three decades. Maybe an express train to LEO is exactly what commercial space needs. But just for the record, we’re not suggesting any of our readers sign up for the inaugural ride.

The Startram Tunnel Rising Toward Low Earth Orbit

Teremin nedir?

Teremin ilk elektronik ve çalarken temas gerekmeyen müzik aletidir. İsmini mucidi olan rus Profesör Leon Theremin den alır, 1928 de mucidi tarafından patenti de alınmıştır. Orijinal adı Termenvox veya Aetherphone dur, daha sonra ingilizceleşerek zamanla Theremin adını almıştır. Kontrolü iki metal anten arasında sağlanır, bu antenler aleti çalan kişinin ellerinin pozisyonunu algılarlar. Bir el ile titreşim dalgaları gönderilir diğer el ile de sesin şiddeti ayarlanır. Teremin ürkütücü sesler ile birleşik bir alettir. Elektrik sinyalleri Teremin uzerinde büyütülür ve bağlı olan hoparlörlere gönderilir.

Teremin sanat müziklerinde ve rock gibi popüler müziklerde de kullanılır.

The theremin /ˈθɛrəmɪn/,originally known as the ætherphone/etherphone, thereminophone or termenvox/thereminvox is an early electronic musical instrument controlled without discernible physical contact from the player. It is named after its Russian inventor, Professor Léon Theremin, who patented the device in 1928. The controlling section usually consists of two metal antennas which sense the position of the player’s hands and control oscillators for frequency with one hand, and amplitude (volume) with the other, so it can be played without being touched. The electric signals from the theremin are amplified and sent to a loudspeaker.

The theremin was used in movie soundtracks such as Miklós Rózsa’s for Spellbound and The Lost Weekend and Bernard Herrmann’s for The Day the Earth Stood Still and as the theme tune for the ITV drama Midsomer Murders. This has led to its association with a very eerie sound. Theremins are also used in concert music (especially avant-garde and 20th- and 21st-century new music) and in popular music genres such as rock. Psychedelic rock bands in particular, such as Hawkwind, have often used the theremin in their work.

Operating principles

The theremin is rare among musical instruments in that it is played without physical contact. The musician stands in front of the instrument and moves his or her hands in the proximity of two metal antennas. The distance from one antenna determines frequency (pitch), and the distance from the other controls amplitude (volume). Most frequently, the right hand controls the pitch and the left controls the volume, although some performers reverse this arrangement. Some low-cost theremins use a conventional, knob operated volume control and have only the pitch antenna. While commonly called antennas, they are not used for receiving or broadcasting radio frequency, but act as plates in a capacitor.

The theremin uses the heterodyne principle to generate an audio signal. The instrument’s pitch circuitry includes two radio frequency oscillators. One oscillator operates at a fixed frequency. The frequency of the other oscillator is controlled by the performer’s distance from the pitch control antenna. The performer’s hand acts as the grounded plate (the performer’s body being the connection to ground) of a variable capacitor in an L-C (inductance-capacitance) circuit, which is part of the oscillator and determines its frequency. (Although the capacitance between the performer and the instrument is on the order of picofarads or even hundreds of femtofarads, the circuit design gives a useful frequency shift.) The difference between the frequencies of the two oscillators at each moment allows the creation of a difference tone in the audio frequency range, resulting in audio signals that are amplified and sent to a loudspeaker.

To control volume, the performer’s other hand acts as the grounded plate of another variable capacitor. In this case, the capacitor detunes another oscillator; that detuning is processed to change the attenuation in the amplifier circuit. The distance between the performer’s hand and the volume control antenna determines the capacitance, which regulates the theremin’s volume.

Modern circuit designs often simplify this circuit and avoid the complexity of two heterodyne oscillators by having a single pitch oscillator, akin to the original theremin’s volume circuit. This approach is usually less stable and cannot generate the low frequencies that a heterodyne oscillator can. Better designs (e.g. Moog, Theremax) may use two pairs of heterodyne oscillators, for both pitch and volume.

Mucizevi deniz salyangozları

Ne kadar güzeller.. Deniz salyangozlarına ait bu resimleri gördüm ve onların şaşılacak ölçüdeki güzellikleri karşısında hayran oldum.. Yarı hayvan yarı bitki sayılabilecek bu canlılar, DNA’larındaki özel bir gen sayesinde enerji üretimini fotosentez yoluyla yapabiliyorlar. Sadece ışık (ve fotosentez) yoluyla hayatta kalabiliyorlar. Bilim insanları bu canlıları günde 12 saat boyunca ışıklı ortamda bırakmışlar ve bu sayede başka hiçbirşey yemeden hayatta kalabildikleri görülmüş. Klorofil üretimi yeni jenerasyonlara genetik olarak aktarılıyor, ancak bu özelliğin (fotosentez yapabilme) aktive olabilmesi için yeni döllerin önce alg yemesi (alglerle beslenmesi) gerekiyor.

“Bu salyangozlar bize gösterdi ki; DNA bir türden diğerine transfer edilebiliyor. Ancak bunun nasıl bir mekanizmayla gerçekleştiğini henüz bilmiyoruz” (Biologist Sidney Pierce, University of Florida in Tampa, in “LiveScience”.)

Konrad Zuse Kimdir? Bilgisayarın Mucidi

Today I heard the first time about Konrad Zuse, never heard this name before. Oh what a shame 😉 Without his invention I couldnt write here on my laptop, you couldnt read what I write here and the sonsuz-forum couldnt exist, cause he is the inventor of the computer. He fulfilled his life-long dream with this invention, but one interesting thing also his, he gave people warning of his invention, he said: If computers get to mighty and you couldnt stop them, pull the plog!

Konrad Ernst Otto Zuse (d. 22 Haziran 1910, Berlin – ö. 18 Aralık 1995, Fulda yakınında Hünfeld) bir inşaat mühendisi, mucit ve girişimci (Zuse KG) idi. 1941 yarattığı Z3 ile, dünyada tam otomatik, yazılımla yönlendirilen, programlanabilen, sayısal ve aritmetik hesaplamayla çalışan ilk bilgisayarı icad etmiştir.

Z1 – Mekanik Beyin

Yapı mühendisliğindeki monoton ve can sıkıcı hesapları otomatikleştirebilme fikrine vardı. 1937’de anı defterine “bir yıldan beri mekanik beyin için tasarımlarla uğraşmatayım” notunu düşmüş. 1938’de mekanik elektrikle çalışabilen hesap makinesi Z1’i üretti. Dünyanın ilk sayısal hesaplayabilen, giriş ve çıkışı yongalı, bellekli ve film şeritlerine işlenmiş programlarla çalışabilen hesap makinesini yarattı. Mekanik düzeni ama sorun ediyor ve bu yüzden düzgün çalışamıyordu. Charles Babbage’i ilk bilgisayar babası olarak da sayan Zuse ondan ancak savaş sonrası haberi olabildi.

Z1 için bilgisayar denkli kayan nokta (floating point), mantisse (significand) ve üslü sayı (potenz) ana metodunu geliştirdi. Bilgisayarlardan, cep hesap makinelerine kadar bugün hesap makineleri bu yöntemle hesap etmektedirler. IEEE-754 standardı ile tanımlanan kayan nokta formatı da Zuse’nin geliştirme çalışmalarının bir ürünüdür.

Daha Z1 için çalışırken mekanik çalışma prensibini elektromekanik röle sistemine bağdaştırdı. İlk önce Z2 prototipini 1939 da bitirdi. 1940 da Uçak Araştırma-Geliştirme Müdürlüğünün direktörüne gösterim sonunda cihazının geliştirilmesi için maddi destek almayı başardı.

Z3 – Dünyanın ilk yazılımla çalışabilen bilgisayarı

1941’de kendi kurduğu mühendislik firmasının atölyesinde Z3’ü inşa ettiler. Tam otomatik, sayısal kayan nokta ile çalışabilen bellekli olan ana ünitesi telefon rölelerinden oluşuyordu. Hesaplamalar programlanabilirken, satır takip ve tekrarlamalar yapılamıyordu. Bugün Z3 dünyanın çalışabilen ilk bilgisayarı olarak tanımlanmıştır.

Cihaz pratik alanda işleme konulmuş ve karmaşık matris hesaplamalarda, özellikle uçakların kanat titreme (birçok uçak kazasına sebep olan semptom) araştırmalarının hesaplamalarında çalıştırıldı. Ancak Z3 hiçbir zaman öncelikli sıfatı ile tanımlanmadığından rutin işletme ile çalıştırılmadı ve 1944’te bir bomba saldırısında tahrip oldu.

İşlemci ile hesaplama fikri

Henschel Uçak Fabrikaları için uçak kanat hesapları için sabit programlanmış özel hesap makineleri S1 (1942) ve S2 (1943)’yi geliştirdi. Bu sırada ölçüm saatlerin otomatik okunmasını mekanizleştirme fikrini yarattı. Bunun için yarattığı alet ilk Analog-to-Digital Converter’dir. 1944’te fabrikanın taşındığı atölyelerinde ilk komut prozesli hesap makinesini üretti.

Z4 – Alman Bilgisayar Sanayiisin ivmesi

Z3’ün gelişmiş modelini Alman Uçak Geliştirme Müdürlüğünce desteklenmişti. Röle çalıştırma prensibine dayalı modeldi. Bu zamana kadar üretilen makinelerin adları Z ile başlarken, personelin savaş nedeni ile V4 diye adlandırılması, roket adları V1 ve V2 (V = Vergeltungwaffe / İntikam silahı)’ye bağdaştırılarak tanımlandırılmış. Böylece savaşta çekilen ordu ile Göttingen şehrine kaçırılabilinmiş. Burada toplama kamplarında savaş esirlerden haberdar olan Zuse, Wernher von Braun’un grubuna katılabilmiş ve onlarla beraber Bavyera’ya sığındılar.

Bir zaman sonra Allgäu bölgesine yerleşen Zuse burada Z4’ü bir ahırda tekrar üretti. Savaş sonunda yaptığı yağlı boya tabloları Amerikan turistlere satarak ailesinin geçimin sağlayan Zuse’nin Z4 üzerine yayılan dedikodular sonunda IBM’in ilgisini çeker ve bu makinenin geliştirilmesi ve üretilmesini patent haklarını koruma sebebi nedeniyle engellemek istendi. Amerikalı bilgisayar üreticisi Remington Rand ile delikli şerit için işbirliğine girişti. 1949’da Zürih Teknik Üniversitesinden Prof. Eduard Stiefel Zuse’yle buluşmasında Z4’ün gösterimine şahit oldu. Büyük bir miktarda kiralama ücreti ile Zuse tekrar bir şirket (Zuse KG) kurma fırsatını yakaladı. 1954 de Avrupa’da çalışabilen yegane bilgisayar ve dünyada tek kurumsal bilgisayar unvanını alan Z4, UNIVAC’tan da birkaç ay önce faaliyete geçebildiydi.

Plankalkül – bir üst programlama dili

1937’de Zuse makineleri üzerine çalışırken “mantıksal varsayım dengeleme”yi yeniledi. Z4 üzerine çalışırken proglama için gerekli makine dilinin pratik olmadığını ve zor öğrenildiğini fark eden Zuse, bunun üzerinde daha geliştirilmiş bir üst dile ihtiyaç olduğunu fark etti. İlk önce Esperanto dilini buna uygun gördü. 1945/46 senelerinde savaş nedenleriyle verimli çalışmalar yapamazken, “mantıksal varsayım dengeleme”yi (Alm. Plankalkül) geliştirken bunu yayımlayamadı. Üstün programlama dil fikri tam on sene sonra yeniden gündeme geldiğinde Fortran, Algol ve Cobol dilleri yaratıldılar. Plankalkül ise bu dillere göre daha universel iken, ancak 2000 senesinde uyarlaması gerçekleştirelebildi.

Patent kayıt işleminin reddi

Zuse savaş zamanında birçok patent için başvurmuştu. Bunlardan en önemlisi ise 1941’de Z3’ün tanımlaması idi. Alman patent denetleyicilerinin bir itirazı olmadığından 1952’de patent hakkı verilip yayımlandı. İlk önce Triumph sonra da IBM buna itiraz ettiler. Dava birçok mahkemede bakılırken nihayet 1967’de Federal Patent Mahkemesi tarafından “yetersiz icad değeri” sebebi ile patent hakkı Zuse’ye red edildi. Prosesli çalıştırma fikrini patentleme de Zuse’nin hiç aklına gelmedi.

Zuse KG şirketi

Savaştan sonra Neunkirchen’de Zuse KG kuruldu. Baş harfleri Z olan seri numaralı birçok bilgisayar seri üretildi. Z5 ile Leitz firması objektiflerin hesaplamalarını yaptı. Z11 ise halen röle tekniği ile çalışırken birçok müdürlükte ve optik branşında, üniversitelerde, tapu kadastro müdürlüklerinin hesaplama işlemlerinde kullanıldı. Elektroniğin kullanılmaya başlaması ile yeni sayma işlemleri yaratılırken, ilk defa 1955’te Z22 ile kathod lambalar kullanılırken, bilgiler manyetik taşıyıcılara kayıt edildiler.

1957’de Bad Hersfeld’e taşınan şirket 1967 ye kadar 251 bilgisayar üretti. Şirket “Graphomat Z64” adlı ilk plotteri üretti.

Hızlı büyüme safhasında olan şirkete, bankaların bilgisayarın bilinmeyen bir şey olmasını ve geleceği görememeleri nedeniyle ancak yüksek faizli kredi vermeye yanaşmaları ve bu arada devlet desteğinin de olmaması sonucu Z25 üretiminde sıkıntılar yaşayan firma iflasının eşiğine geldi. 1964 senesinde aktif hissadarlıktan Zuse ayrılınca, şirket önce Alman BBC sonrada 1967 senesinde Siemens tarafından üstlenildi.

Ödülleri

Toplam 8 fahri doktor unvanına sahip olan Zuse’ye, Bilişim Derneği (Gesellschaft für Informatik) ve Alman İnşaat Endüstrisi Merkez Birliği (Zentralverband des Deutschen Baugewerbes) bilişim üzerine üstün hizmetlerinden dolayı madalya verdiler.

Alman Liyakat nişanınına (1995), Wener-von-Siemens yüksüğüne (1964) ve Wilhekm-Leuschner madalyasına laik görüldü.

1980’de 60 bin DM’lık Aachen ve Münih Teknik ve Fen özel ödülü ile onurlandırıldı.

1984’de Konrad Zuse Bilişim Teknoloji Merkezi açıldı.

1985’te Bilişim derneğinin onursal üyesi oldu. 1987’den beri her iki senede bir Konrad Zuse madalyası vermektedir.

1995’de CCC (Chaos Computer Club) diye Almanya çapında ünlü bilgisayarcılar derneğinin onursal üyesi oldu. Hoyerswerda şehri fahri hemşeriliğini verdi.

2002 senesinde Weimar Bauhaus Üniversitesi’nin kampüsünde açılan bilişim merkezine adı verildi.

2003 senesinde Alman televizyonu ZDF tarafından yapılan ankette en büyük 15. Alman seçildi.

Konrad Zuse adı ve hizmetleri birçok teknik okulunun adı verilirken özel posta pullarına ve, teknik müzelerin adlarına verildi. 100. doğum gününde özel baskı 10€’luk madeni paralar basıldı.

Zuse bilgisayarların teşhirleri

Zuse tarafından tekrardan yapılan dünyanın ilk bilgisayarı Z1’in yanında Z11, Z22, Z23, Z25, Z31, Z60 ve Z64 bilgisayarları Alman Teknik Müzesi Berlin’in özel Zuse bölümünde teşhir ediliyorlar.

Hünfeld şehrinin müzesinde bir Zuse bölümü olup burda Z23, Z25, Z31 ve Z64 Graphomat örnekleri teşhir ediliyorlar.

Karlsruhe Yüksek Meslek Okulu’nda 2005’e kadar faaliyette olan bir Z22 vardı ve bu 2005 sene başında Sanat ve Medyateknoloji Merkezi’nde çalışır vaziyette gösterim için tekrar kuruldu. Bugün sık sık bozulan ve yedeklerinin tedariki neredeyse imkânsız olan kathod lambalarının bakım maliyeti çok yüksek olması sebebi ile, pek seyrek gösterişi yapılmaktadır. Daha bazı çeşitli Z modelleri faaliyet halinde iken çeşitli müzelerde teşhir edilmektedirler.

Zuse Z13

Zeki İnsanlar İçin Bireysel Gelişim

The last days I read something about and from Steve Pavlina. I was impressed and tried to find a turkish blog, what I found is a book in turkish:

Arka Kapak

Bireysel gelişim kimi uzmanların önerdiği gibi ne kolay ne de hızlı bir süreç. Cesaret, dürüst yüzleşmeler, sıkı çalışma ve disiplin gerektiren uzun bir yolculuk bu.

Zeki İnsanlar İçin Bireysel Gelişim, gençlik günlerinde heyecan olsun diye hırsızlık yapınca hapse düşen son derece zeki birinin yaşanmış bireysel gelişim hikâyesinden özümsediklerini insanlarla paylaşma arzusuyla şekillenmiş dürüst ve samimi bir kitap.

Dünyanın en çok okunan, en başarılı Blog’larından birinin kurucu yazarı Steve Pavlina, bilinçli gelişme için evrensel ilkelerin varlığından söz ediyor: Gerçeklik, Sevgi, Güç, Teklik, Otorite, Cesaret ve Zekâ.

Bu ilkeleri; Sağlığınızı, İlişkilerinizi, Mali durumunuzu ve İnançlarınızı bilinçli olarak geliştirmekte nasıl kullanabileceğinizi okudukça görecek, gördükçe enerji ve heyecanla devam etmek isteyeceksiniz.

Steve Pavlina’nın kendi deneyimlerini paylaşma nedenine ışık tutan aşağıdaki satırlar, kitabı okumak için de çok iyi bir neden:

Kendimle paylaşımlarımı, yazıya döktüğüm düşüncelerimi inceleyerek derinleştirdikçe dış dünyam o içsel büyümeyi yansıtacak biçimde değişti. Sığ sohbetler yerine, insanlar benimle konuşmaya, kendilerince büyük önem taşıyan konulara doğrudan girerek başlarlar… İçsesimle daha çok söyleştikçe, başkalarıyla olan ilişkilerim derinleşir… Dışarıda insanlarla bağ kurmakta sorununuz varsa, bu belki içinizde kendinizle söyleşmediğiniz için olabilir. İçinize sevgiyle bağlandığınızı hissetmeyi öğrendiğinizde, başkalarıyla bağ oluşturmanın çok daha kolay olduğunu göreceksiniz.

One blog from him about religion, I will also put here, neyse, I only found in english, but I like to share with you and give you for discussion. Maybe one can found the same blog in turkish or some other interesting blogs from Steve Pavlina. One interesting experiment from him is about polyphasic sleeping.